Alayne (Sansa) Bölümü (Çeviri) - The Winds of Winter


#1

[align=left][align=center]ALAYNE[/align]

Mya Taş, çizme ve deri pantolonla kuşanmış şekilde ağır bir ahır kokusuyla, odanın kapısını çalmaya geldiğinde; küçük lorduna Kanatlı Şövalye’nin masallarından birini okuyordu. Mya’nın saçında saman; yüzünde ise kaşları çatık bir ifade vardı. Alayne, bu kaş çatıklığının Mychel Redfort ile alakalı olduğunu biliyordu.

“Lordum, Leydi Waynwood’un sancakları yolun bir saat kadar aşağısında görüldüler” diyerek Lord Robert’ı bilgilendirdi Mya. “Leydi birazdan burada olur; kuzeniniz Harry ile beraber. Onları karşılamak ister misiniz?”

Neden Harry’den bahsetmek zorundaydı ki diye düşündü Alayne. Şimdi Tatlıbülbül’ü asla yatağından dışarı çıkaramayacağız. Çocuk bir yastığı tokatladı. “Gönder onları. Onları asla burada istemedim.”[/align]
[align=left]
Mya, ne yapacağını bilemez bir şekilde baktı. Vadi’de ondan başka kimse bir katırla daha iyi başa çıkamazdı ama küçük lord ayrı bir meseleydi.
“Onlar davet edildiler.” dedi kız kendinden emin olmayarak, “turnuva için. Ben…”

Alayne kitabını kapadı. "Teşekkürler, Mya. İstersen izin ver, Lord Robert ile ben konuşayım."
Mya, yüzünde açık bir rahatlamayla, başka bir söz söylemeden çıktı.

“Şu Harry’den nefret ediyorum.” dedi Tatlıbülbül, kız dışarı çıktığında. “Bana kuzen diyor; ama o, sadece benim ölmemi bekliyor ki Kartal Yuvası ona kalsın. Benim bilmediğimi zannediyor, ama biliyorum.”

“Lordumuz böyle saçmalıklara inanmamalı.” dedi Alayne. “Eminim ki Sör Harrold sizi gayet seviyordur.” Ve eğer Tanrılar merhametliyse, beni de sever. Karnında ufak bir titreme hissetti.

“Hayır sevmiyor,” diye ısrar etti Lord Robert. “O, sadece babamın kalesini istiyor, hepsi bu; o yüzden seviyormuş gibi davranıyor.” Çocuk battaniyeyi sivilceli göğsüne çekti. “Senin onunla evlenmeni istemiyorum, Alayne. Ben Kartal Yuvası Lordu’yum ve bunu yasaklıyorum.” Sesi ağlamak üzereymiş gibi çıkmıştı. “Onun yerine benimle evlenmelisin. Her gece aynı yatakta yatabilirdik, ve bana hikayeler okuyabilirdin.”

Cüce kocam dünyanın bir yerinde yaşamaya devam ettiği müddetçe kimse benimle evlenemez. Petyr’nın iddia ettiğine göre Kraliçe Cersei düzinelerce cüce kafası toplatmıştı ama hiçbiri Tyrion ‘a ait değildi.
“Tatlıbülbül, böyle şeyler söylememelisin. Sen Kartal Yuvası Lordu’sun ve Vadi’nin Savunucusu’sun; sen asil bir leydi ile evlenmeli ve senden sonra Arryn Hanedanı’nın Yüksek Salonu’nda oturacak bir erkek çocuk sahibi olmalısın.”

Robert burnunu sildi. “Ama ben istiyorum ki—”

Parmaklarını çocuğun dudaklarına koydu. “Ne istediğini biliyorum, ama bu mümkün değil. Ben senin için uygun bir eş değilim. Ben piç doğumluyum.”

“Umrumda değil. Ben seni herkesten çok seviyorum.”

Sen, tam bir küçük aptalsın. “Lordumuzun sancaktarları umursayacaklardır. Bazıları babama abartılmış ve hırslı diyorlar. Eğer beni eş olarak alırsan; bunu, onun sana yaptırdığını söyleyebilirler, ve bu hiçbirimizin istediği bir şey değil. Beyan Lordları, ona karşı yine silahlanabilirler; o ve ben, ikimiz ölüme mahkum edilebiliriz.”

“Onların seni incitmesine izin vermem!” dedi Lord Robert. “Eğer denerlerse onların hepsini uçururum.” Eli titremeye başlamıştı.

Alayne, çocuğun parmaklarını okşadı. “Geçti, benim Tatlıbülbülüm; sakin ol şimdi.” Titremesi geçtiğinde, “Senin münasip bir eşin olmalı, meşru ve asil doğumlu bir kız.” dedi.[/align]
[align=left]
“Hayır. Ben seninle evlenmek istiyorum, Alayne.”

Zamanında Leydi annen de tam buna niyetlenmişti; ama o zaman ben hem meşru doğumlu hem de soyluydum. “Lordum bunu söylemekle çok kibar.” Alayne çocuğun saçını düzeltti. Leydi Lysa, hiçbir zaman hizmetlilerin çocuğun saçına dokunmasına izin vermezdi, ve onun ölümünden sonra da Robert ne zaman birisi ona traş bıçağıyla yaklaşsa korkunç bir titremeden muzdarip oluyordu; o yüzden saçları omuzlarından dökülüp güçsüz beyaz göğsünün yarısına gelinceye kadar uzadı. Gerçekten de güzel saçları var. Eğer tanrılar merhametliyse ve evlenecek kadar uzun yaşarsa, karısı saçına hayran olacaktır. Karısı en azından bu yönünü sevecektir. [/align]

[align=left] “Bizim çocuğumuz piç doğumlu olurdu. Sadece meşru doğumlu bir Arryn Hanedanı evladı, Sör Harrold ‘ı senin vârisin olmaktan kurtarabilir. Babam senin için uygun bir eş bulacaktır, benden bile güzel asil doğumlu bir kız. Beraber avlanıp, atmaca uçuracaksınız ve turnuvalarda takman için sana kendi lütfunu verecek. Çok geçmeden beni tamamiyle unutacaksın.”

“Hayır, unutmayacağım!”[/align]
[align=left]
“Unutacaksın. Unutmalısın.” Sesi kesin ama nazikti.

“Kartal Yuvası Lordu istediğini yapabilir. Başkasıyla evlensem bile seni sevemez miyim? Sör Harrold bayağı bir kadına sahipmiş. Benjicot’un dediğine göre kız onun piçini taşıyormuş.”

Benjicot aptal ağzını kapalı tutmayı öğrenmeli. “Benden istediğin bu mu? Bir piç?” Çocuğun kavramış olduğu parmakları geri çekti. “Benim namusumu bu şekilde kirletir miydin?”

Çocuk dehşete düşmüş gibi baktı. “Hayır. Ben asla öyle demek —”

Alayne ayağa kaktı. “İzin verirseniz Lordum, gidip babamı bulmalıyım. Birinin Leydi Waynwood’u karşılaması gerek.” Küçük lordunun itiraz etmesine fırsat vermeden, hızlı bir reverans yaparak odadan çıktı; koridordan aşağı indi ve Lord Savunucu’nun dairesine giden kapalı köprüden geçti.

O sabah Petyr’ı bıraktığında; ter içinde kalmış atının üstünde, Martı Kasabası’ndan dönmüş olan yaşlı Oswell ile yemek yiyordu. Hala konuştuklarını umdu ama Petyr’ın üst kamarası aksine boştu.
Birisi pencereyi açık bırakmıştı ve kağıt yığınları yerlere uçuşmuştu. Güneş, eğimle kalın sarı pencerelerden içeri giriyordu ve toz zerreleri küçük altın böceklermiş gibi ışığın içinde dans ediyorlardı. Kar, yukarıda Dev Mızrağı’nın doruklarını örtmüş olmasına rağmen; sonbahar dağın aşağısında oyalanıyor ve kış buğdayları tarlalarda olgunlaşıyordu. Pencerenin dışarısından gelen çamaşırcı kadınların kahkahalarını da iyi duyabiliyordu, şövalyelerin talim yaptığı koğuştan gelen çeliğin çelik üstünde çıkardığı çınlama… Güzel sesler.

Alayne burayı sevmişti. Kendini tekrar yaşıyormuş gibi hissetti, babasından beri ilk defa…Lord Stark’ın ölmesinden beri.

Pencereyi kapadı, düşen kağıtları bir araya topladı, masanın üstünde yığın haline getirdi. Kağıtlardan biri yarışmacıların listesiydi. Altmış dört şövalye, Lord Robert Arryn’nin yeni Kanatlı Şövalyeler Kardeşliği arasında yer almak için rekabet etmeye davet edilmiş; ve altmış dört şövalye, savaş miğferleri üzerinde kartal kanatlarını taşıma ve lordlarını koruma hakkını kazanmak için mızraklarını sallamaya gelmişti.

Yarışmacılar Vadi’nin herbir yanından geliyorlardı, dağ vadilerinden ve sahilden, Martı Kasabası’ndan ve Kanlı Kapı’dan, hatta Üç Kızkardeşler’den bile. Birkaçı nişanlı olmasına rağmen, sadece üçü evliydi; sekiz galipten -Alayne yedi kişi önermişti; tıpkı Kral Muhafızları gibi, ama Tatlıbülbül, Kral Tommen’dan daha fazla şövalyesi olması gerektiği konusunda ısrar etti- önlerindeki üç sene boyunca Lord Robert’ın yanında, onun şahsi muhafızları olarak görev yapmaları beklenecekti; bu yüzden eşli ve çocuklu daha yaşlı olanlar davet edilmemişti.

Ve geldiler, diye düşündü Alayne gururla. Hepsi geldi.

Kuzgunların uçtuğu gün, her şey Petyr’nin dediği gibi sonuçlandı.
“Hepsi gençler, hevesliler, macera ve şöhret için açlar. Lysa, onların savaşmasına izin vermedi. Bu onlar için ikinci en iyi şey. Lordlarına hizmet etmek ve kahramanlıklarını kanıtlamak için bir şans. Geleceklerdir. Hatta Vâris Harry bile.” Kızın saçını düzeltmiş ve alnından öpmüştü. “Ne kadar da zeki bir kız evlatsın.”

Gerçekten de zekiceydi. Turnuva, ödüller, kanatlı şövalyeler, hepsi kendi fikriydi. Lord Robert’ın annesi, çocuğu gözyaşlarıyla doldurmuştu; ama çocuk her zaman, kızın ona okuduğu Sör Artys Arryn, Kanatlı Şövalye efsanesi, adın kaynağı, gibi hikayelerden cesaret kazanıyordu. Neden onun etrafını Kanatlı Şövalyeler ile çevirmeyelim ki diye aklına gelmişti bir gece, Tatlıbülbül sonunda uykuya daldığında. Onu koruyacak ve ona cesaret verecek kendi Kral Muhafızları. Ve Petyr’e bu fikrini söyledikten kısa süre sonra, Petyr gitti ve hemen hayata geçirdi. Sör Harrold’ı karşılamak için orada olmak isteyecektir. Nereye gitmiş olabilir?

Alayne kule merdivenlerinden aşağı indi ve Büyük Salon’un arkasındaki sütunlu balkona girdi. Aşağısında, hizmetliler akşamki ziyafet için ayaklı masaları hazırlarken, eşleri ve kızları da eski hasırları süpürüyor ve taze olanları dağıtıyorlardı. Lord Nestor, Leydi Waxley’e av ve kovalama desenli değerli goblenlerini gösteriyordu. Bir zamanlar Robert, Demir Taht’ta otururken Kral’ın Şehri’ndeki Kızıl Kale’de asılı duran aynı duvar kaplamaları. Joffrey onları indirtmiş ve bir mahzende çürümeye bırakmıştı, ta ki Petyr Baelish onların Nestor Royce’a armağan edilmek üzere Vadi’ye getirilmesini ayarlayıncaya kadar. Kaplamalar güzel olmakla kalmayıp aynı zamanda, Baş Vekilharç’ın, eğer dinleyecek biri varsa anlatmaktan zevk aldığı gibi, bir zamanlar bir kralla aittiler.

Petry, Büyük Salon’da değildi. Alayne balkonu geçti ve kalın batı duvarının içine inşa edilmiş merdivenlerden indi ve mızrak dövüşünün yapılacağı alana çıktı. Seyirci standları gelip izlemek isteyenler için kurulmuş ve aralarına dört uzun mızrak bariyeri yerleştirilmişti. Lord Nestor’ın adamları bariyerleri badanayla boyuyor, standları parlak sancaklarla örtüp, yarışmacıların giriş yapacağı kapıya armalar asıyorlardı.

Avlunun kuzey ucunun sonunda, üç tane mızrak talimlerinin yapıldığı korkuluklar kurulmuştu ve bazı yarışmacılar onlarla sürüş yapıyorlardı. Alayne onları armalarından tanıyordu; Bellmore’un çanları, Lynderlylerin yeşil yılanları, Breakstone’un kırmızı kızağı, Tollett Hane’sinin siyah ve gri zikzakları. Sör Mychel Redfort mızrak direklerinden birini mükemmel bir hamleyle döndürdü. Kartal kanatlarını kazanmada favorilerden biriydi.

Petyr mızrak direklerinin orada ya da avlunun herhangi bir yerinde de değildi. Ama gitmek için döndüğünde bir kadın sesi onu çağırdı.[/align]
[align=left]
“Alayne!” diye seslendi Myranda Royce, kayın ağacının altında taştan oyulmuş bankta iki erkeğin ortasında otururken. Kurtarılmaya ihtiyacı varmış gibi duruyordu. Alayne, gülümseyerek arkadaşına doğru yürüdü.

Myranda, yünden gri bir elbiseyle yeşil başlıklı bir pelerin giymişti ve oldukça umutsuz bir görünümü vardı. Her iki yanında da birer şövalye oturuyordu. Sağ taraftakinin kırlaşmış sakalı, kel bir kafası ve kucağının olması gereken yerde kılıç kemerinden taşan bir göbeği vardı. Sol taraftaki, on sekizinden fazla değildi ve bir mızrak kadar sıskaydı. Kızıl bıyıkları yüzündeki kızgın, kırmızı sivilceleri saklama görevini sadece kısmen görüyordu.

Kel olan şövalye, bir çift kocaman pembe dudakla süslenmiş koyu mavi bir cüppe giyiyordu. Sivilceli-kızıl oğlansa, Martı Kasabası’ndan bir Shett olduğunu gösteren kahverengi zemin üzerinde dokuz beyaz martıyla kuşanmıştı. Myranda’nın göğüslerine o kadar istekle bakıyordu ki Myranda, Alayne’e sarılmak için kalkıncaya kadar onu farketmedi bile. Dönüp, “Sörler, size Leydi Alayne’i takdim edebilir miyim?” demeden önce, “Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler” diye kulağına fısıldadı Randa.

“Lord Savunucu’nun kızı,” diye açıkladı kel şövalye, içten bir nezaketle. Ağır ağır kalktı. “Ve görüyorum ki hakkında anlatılanlar kadar güzel…”

Altta kalmamak için sivilceli şövalye yerinden sıçradı, “Sör Ossifer doğru söylüyor, siz Yedi Krallık’taki en güzel genç kadınsınız.” Eğer direkt göğüslerine doğru söylenmemiş olsaydı daha tatlı bir nezaket gösterisi olabilirdi.

“Ve siz, bütün genç kadınları kendi gözlerinizle gördünüz mü, Sör?” diye sordu Alayne. “Böyle bir seyahat için epey gençsiniz.”

Genç, kızardı ki, bu sadece sivilcelerini daha da kızgın gösterdi. “Hayır, Leydim. Ben Martı Kasabası’ndanım.”

[i]Ve ben değilim,[/i] diye geçirdi içinden; [i]ama Alayne orada doğdu.[/i] Bu gencin yanında daha dikkatli olmalıydı. "Martı Kasabası’nı sevgiyle hatırlıyorum," dedi belirsiz bir gülümsemeyle. Myranda’ya, "Bir ihtimal babamın nereye gittiğini biliyor olabilir misin acaba?"

“Sizi ona götüreyim, Leydim.”

“Umarım sizi Myranda’nın arkadaşlığından mahrum ettiğim için beni affedersiniz” dedi şövalyelere Alayne. Bir karşılık için beklemeden kendisinden yaşça büyük olan kızın koluna girerek onu banktan uzaklaştırdı. Ancak duyulabilecekleri mesafeden çıktıklarında;
“Gerçekten babamın nerde olduğunu biliyor musun?” diye fısıldadı.

“Tabi ki hayır. Daha hızlı yürü, taliplerim takip ediyor olabilirler.” Myranda yüzünü buruşturdu. “Ossifer Lipps Vadi’deki en sıkıcı şövalye, ama Uther Shett onun bu şöhretine talip. Onların benim için düelloya tutuşup birbirlerini öldürmeleri için dua ediyorum.”

Alayne kıkırdadı. “Eminim ki Lord Nestor böyle taliplerden pek hoşnut kalmazdı.”

“Ah, kalabilirdi. Lord babam eski kocamı öldürüp başına bu kadar dert açtığım için zaten bana kızgın.”

“Ölmesi senin hatan değildi.”

“Hatırladığım kadarıyla yatakta başkası yoktu.”

Alayne’nin konuyu kapatmaktan başka seçeneği yoktu. Myranda’nın kocası onunla sevişirken ölmüştü. “Bu, dün gelen Kızkardeş adamları kibardılar,” dedi konuyu değiştirmek için. “Eğer Sör Ossifer ya da Sör Uther’ı beğenmediysen, onlardan biriyle evlen onun yerine. Bence en genç olanı gayet yakışıklıydı.”

“Fok derisi pelerini olan mı?” diye sordu Myranda inanmayarak.

“Onun kardeşlerinden biri, o zaman.”

Myranda gözlerini devirdi. “Onlar Kızkardeşler’den. Sen hiç mızrak sallayabilen bir Kızkardeş gördün mü? Onlar kılıçlarını morina balığı yağında temizleyip soğuk deniz suyuyla dolu fıçılarda yıkarlar.”

“Şey, onlar en azından temiz.” dedi Alayne.

“Bazılarının ayak parmakları arasında ağlar var. Ben, yakında Lord Baelish ile evleneceğim. O zaman senin annen olurum. Soruyorum sana, parmağı ne kadar küçük ?”

Alayne, bu soruyu cevaplayarak itibar etmiş olmak istemedi. “Leydi Waynwood oğullarıyla birlikte yakında burda olur.”

“Bu öylesine bir söz mü yoksa tehdit mi?” sordu Myranda. “İlk Leydi Waynwood bir kısrak olmalı, sanırım. Yoksa başka türlü nasıl bütün Waynwood erkeklerinin at suratlı olmasını açıklayabilirsin ki? Eğer ben bir Waynwood erkeği ile evlenecek olsaydım; ne zaman benimle sevişmek istese miğferini giymesi için söz verdirtirdim. Bakıyorum da onu atladın. Onu benden çaldığın için seni asla affetmemen gerek aslında. Benim evlenmek istediğim oydu.”

“Nişan babamın işiydi,” diye karşı çıktı Alayne, daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi. O sadece dalga geçiyor diye hatırlattı kendine… ama alayların arkasındaki kırgınlığı duyabiliyordu.

Mryanda şövalyelerin kılıç talimi yaptıkları avludan ileriye bakmak için durdu. “İşte, şimdi tam da ihtiyacım olan koca tipleri.”

Biraz ötede iki şövalye köreltilmiş talim kılıçlarıyla dövüşüyorlardı. Kılıçlar iki kez birbirine çarptı, sonra ancak havaya kalkmış kalkanlar tarafından bloke edilmek üzere birbirlerinden sıyrıldı, ama daha iri olan zemine çarptı. Alayne durduğu yerden kalkanın önünü göremiyordu ama saldıranın kalkanına, uçarken pençelerinde kırmızı kalpler taşıyan üç kuzgun oyulmuştu. Üç kalp ve üç kuzgun.

O zaman, kavganın nasıl sonuçlanacağını anlamıştı.

Bir süre sonra iri adam sersemlemiş şekilde çarpık miğferiyle toza serildi. Yaveri başından çıkarmak için bağları çözdüğünde, kafatasından kan süzülüyordu. Eğer kılıçlar körleştirilmiş olmasaydı, beyin de olacaktı. Son kafa darbesi o kadar sertti ki düştüğünde Alayne acımayla irkildi. Myranda Royce, galibe düşünceli şekilde baktı. “Sence Sör Lyn’den kibarca istersem benim taliplerimi öldürür mü?”

“Yapabilir, altın dolu dolgun bir kese için.” Sör Lyn Corbray her zaman paradan yana sıkıntılıydı, tüm Vadi’nin bildiği gibi.

“Yazık, elimde olan sadece bir çift dolgun meme. Gerçi Sör Lyn eteğimin altında dolgun bir sosis olarak bana daha iyi hizmet eder.”

Alayne’nin kıkırdaması Corbray’in dikkatini çekti. Elindeki kalkanı hantal yaverine verdi, miğferini ve kapitonesini çıkardı. “Hanımlar.” Uzun kahverengi saçları terden kaşlarına yapışmıştı.

“İyi vuruştu, Sör Lyn,” diye seslendi Alayne. “Ama korkarım, zavallı Sör Owen’ı acımasızca yere indirdiniz.”

Corbray rakibinin avluda yaverinden yardım aldığı tarafa doğru baktı. “Başlatmasının hiçbir mantığı yoktu ya da beni denememeliydi.”

Haklı diye düşündü Alayne, ama bu sabah onda haylazca bir iblislik vardı, o yüzden Sör Lyn’e kendince bir hücumda bulundu. Tatlıca gülümseyerek, “Lordum, babamın dediğine göre kardeşinizin karısı hamileymiş.”

Corbrey ona karanlık bir bakış attı. “Lyonnel üzüntülerini yolladı. Sanki bir fahişeyi hamile bırakan ilk erkekmiş gibi kadının karnının büyümesini izlemek için satıcısının kızıyla beraber Yürek Ocağı’nda kaldı.”

Ah, işte açık bir yara, diye düşündü Alayne. Lyonel Corbray’ın ilk karısı ona zayıflıktan başka bir şey vermedi, küçükken ölen hasta bir bebek, ve o kadar yıl boyunca Sör Lyn kardeşinin vârisi olarak kalmıştı. Zavallı kadın en sonunda öldüğünde, Petyr Baelish bir adım attı ve Lord Corbray için yeni bir evliliğe aracı oldu. İkinci Leydi Corbray, on altı yaşındaydı ve Martı Kasabalı zengin bir tüccarın kızıydı, ama kız muazzam bir çeyizle geldi ve insanlar onun uzun, etine dolgun, sağlıklı, büyük göğüslerle; iyi, geniş kalçalara sahip olduğunu söylediler. Ve görünüşe göre doğurgandı da.

“Hepimiz, Anne’nin ona kolay bir doğum ve sağlıklı bir bebek bağışlaması için dua ediyoruz,” dedi Myranda.

Alayne kendine hakim olamadı. Güldü ve dedi ki, “Babam her zaman Lord Robert’ın sadık sancaktarlarına hizmet etmekten memnunluk duyar. Eminim ki sizin içinde bir evliliğe aracı olmaktan hoşnut kalır, Sör Lyn.”

“Ne kadar da kibar.” Corbray’in dudakları sanki gülmek istermişçesine gerildi, ki bu Alayne’nin çok hoşuna gitti. “Ama arazilerim ya da bırakacak bir şeyim yoksa mirasçıları ne yapayım, Lord Savunucu sağ olsun! Hayır. Lord babana söyle onun damızlık kısraklarına ihtiyacım yok.”

Sesindeki zehir o kadar kalındı ki bir an için onun aslında babasının adamlarından biri olduğunu unuttu, alınmış ve ücreti ödenmiş. Yoksa öyle miydi? Belki de Petyr’nin adamı yerine onun düşmanı gibi davranırken aslında gerçekten onun düşmanı olup adamı gibi davranıp düşmanıymış gibi davranıyordu.

Sadece düşünmesi bile kafasını döndürmeye yetti. Alayne, bir anda avludan döndü… ve arkasındaki turuncu saçlı, kısa, keskin yüzlü adama çarptı. Adamın elleri fırladı ve düşmeden onu tuttu. “Leydim, sizi gafil avladıysam özür dilerim.”

“Hata benim. Sizi orada dururken görmedim.”[/align]
[align=left] “Biz fareler sessiz yaratıklarız.” Sör Shadrich, o kadar kısaydı ki bir yaver ile karıştırılabilirdi; ama yüzü çok daha yaşlı bir adama aitti. Adamın ağzının kenarında kırışıklıkların içinde uzun kümeler görülüyordu; kulağının altındaki yarada eski savaşlar ve gözlerinin arkasında hiçbir gencin sahip olamayacağı katılık. Bu yetişkin bir adamdı. Myranda bile ona saygıyla bakıyordu.

“Siz de kanatlar için şansınızı deneyecek misiniz?” dedi Royce kızı.

“Kanatlı bir fare komik bir görüntü olurdu.”

“Belki onun yerine meydan dövüşünü denersiniz?” diye önerdi Alayne. Sonuçta bu, bütün kardeşler, amcalar, babalar ve yarışmacıların gümüş kanatları kazanıp kazanmayacağını izlemek için onları Kanlı Kapı’ya kadar geçiren arkadaşları için bir avuntuydu, ama bu, şampiyonlar için ödül ve fidye kazanmak için bir şans olurdu.

“İyi bir meydan dövüşü, gezgin bir şövalyenin umabileceği her şey, eğer bir kese ejderha için tökezlemezse. Ve bu pek olası değil, değil mi?”

“Sanırım değil. Ama şimdi bize izin vermek zorundasınız, sör, Lord babamı bulmamız gerekiyor.”

Duvarın tepesinden boru sesleri geldi. “Çok geç.” dedi Myranda.
“Buradalar. Onları kendimiz onurlandırmalıyız.” diyerek sırıttı. “Kapıya en son varan Utter Shett ile evlenir.”

Böylece yarışmaya başladılar. Avlu boyunca paldır küldür fırladılar ve ahırları geçtiler, etekleri çırpışıyordu; şövalyeler ve hizmetliler dönüp onlara bakıyorlardı; domuzlar ile tavuklar önlerinde dağılıyorlardı. Bu bir leydiye göre değildi ama Alayne kendi kendini gülerken buldu. Koşarken sadece küçük bir an için kim ve nerede olduğunu unuttu ve kendini Kışyarı’nın parlak soğuk günlerinde buldu; Kışyarı boyunca arkadaşı Jeyne Poole ile birlikte koşarken ve Arya arkadan onları yakalamaya çalışırkenki zamanlarda.

O sırada kapıodasına varmışlardı, ve ikisi de kırmızı suratlarıyla soluklanıyordu. Myranda yolda bir yerde pelerinini kaybetmişti. Tam zamanında gelmişlerdi. Kale kapısı kaldırılmıştı ve yirmi güçlü adamdan oluşan binici kolonileri altından geçiyordu. Başlarında Anya Waynwood vardı, Demirmeşe Leydisi, sert ve ince, gri-kahverengi saçları eşarbına dolanmıştı. Binici pelerini, kahverengi kürk ile süslenmiş ağır yeşil yündendi ve boğazı hanesinin kırık tekerleği şeklindeki savatlanmış bir broş ile tutturulmuştu.

Myranda Royce öne çıktı ve reveransta bulundu. “Lady Anya. Ay Kapılarına hoş geldiniz.”

“Leydi Myranda. Leydi Alayne.” Anya Waynwood ikisi içinde sırayla başını eğdi. “Sizin bizi karşılamanız iyi oldu. İzin verin size torunum, Sör Roland Waynwood’u takdim edeyim.” Şövalyeye karşı başını salladı. “Ve, bu da benim en genç oğlum, Sör Wallace Waynwood. Ve tabi ki benim vesayetim altındaki, Sör Harrold Hardyng.”

Vâris Harry, diye geçirdi içinden Alayne. Müstakbel kocam, eğer beni kabul ederse. İçini ansız bir korku kapladı. Yüzü kırmızı mı değil mi diye merak etti. Sakın ona bakma, diye hatırlattı kendine; gözünü dikme, bakakalma, boş boş bakma. Uzağa bak. O kadar koşmadan sonra saçı korkunç şekilde dağılmış olmalı. Gevşek tutamları yerine sokmamak için bütün kuvvetini kullandı. Şu aptal saçını umursama. Saçının bir önemi yok. Önemli olan o. O ve Waynwoodlar.

Sör Roland, üçü içinde en büyük olandı; ama yine de yirmi beşten fazla değildi. Sör Wallace’dan daha uzun ve kaslıydı, ama ikisi de uzun suratlı ve çeneli, tel tel kahverengi saçlı ve kısık burunluydular. At suratlı ve gösterişsiz, diye düşündü Alayne.

Ama Harry…

Benim Harry’im, Lordum, sevgilim, nişanlım.

Sör Harry Harrdyng’in her santimi bir lordunkini andırıyordu; endamlı ve yakışıklı, bir mızrak gibi dümdüz ve kaslı. Jon Arryn’in gençliğini bilecek yaştakilerin, Sör Harrold’ın ona benzediğini söylediklerini biliyordu. Dağınık kum sarısı saçları vardı, açık mavi gözler ve kartal burun. Joffrey de alımlıydı, diye hatırlattı kendine. Alımlı bir canavar, o buydu işte. Küçük Lord Tyrion daha nazikti, ama yine de çarpık.

Harry ona bakıyordu. Kim olduğumu biliyor, diye fark etti; ve beni gördüğüne memnunmuş gibi durmuyor. Armasına dikkat ettiğinde farketmişti. Cüppesi ve koşu takımı Hardyng Hanesi’nin kırmızı ve beyaz elmaslarıyla desenlendirilmişti, kalkanı dörde ayrılmıştı. Hardyng ve Waynwood armaları birinci ve üçüncü çeyreklerde gösterilmişti, ayrı ayrı, ama ikinci ve dördüncü çeyrekte Arryn Hanedanı’nın ayı ve kartalı oyulmuştu, gökyüzü mavisi ve krem rengi. Tatlıbülbül bundan hoşlanmayacak.

Sör Wallace, “S-s-son gelenler biz-z-z miyiz?” diye sordu.

“Evet, sizsiniz.” diye cevap verdi Myrnada Royce, adamın kekemesine hiç dikkat etmeden.

“Mız-z-rak yarışlar-r-ı ne z-z-zaman başlaya-a-a-cak?”

“Ah, umarım yakında” dedi Randa. “Yarışmacıların bazıları ay dönmesinden beri burdalar, babamın etinden ve bal liköründen pay sahibi oluyorlar. Hepsi iyi arkadaşlar, ve çok cesurlar… Ama gerçekten de çok yiyorlar.”

Waynwoodlar güldüler, Vâris Harry bile inceden sırıttı. “Gerilerde kar yağıyordu yoksa daha erken burada olurduk.” dedi Leydi Anya.

“Eğer Kapılar’da bizi böyle bir güzelliğin beklediğini bilseydik, uçarak gelirdik,” dedi Sör Roland. Gerçi sözleri Myranda Royce’a doğruydu, söylerken Alayne’e gülümsedi.

“Uçmak için kanatlara ihtiyacınız olurdu,” diye cevap verdi Randa, “…ve buradaki bazı şövalyelerin bu konuda söyleyecek şeyleri olabilir.”

“Hararetli bir tartışmayı dört gözle bekliyorum.” Sör Roland atından aşağı indi, Alayne’e döndü ve gülümsedi. “Lord Serçeparmak’ın kızının güzel ve zarafet dolu olduğunu duymuştum ama kimse bana onun bir hırsız olduğunu söylememişti.”

“Benim hakkımda yanılıyorsunuz, sör. Ben hırsız değilim!”

Sör Roland elini kalbine götürdü. “Peki, göğsümden kalbimi çaldığınız bu boşluğu nasıl açıklayacaksınız?”

“O, sa-a-dece alay-y edi-i-yor, Leydim,” diye kekeledi Sör Wallace. “Yeğeni-i-min hiç-ç bir-r zaman kalbi-i-i olmadı.”

“Waynwood tekerleğinin kırık bir çomağı var, ve bizim de amcamız işte böyle.” Sör Roland, Sör Wallace’ın kulağının arkasına bir fiske vurdu. “Yaverler, şövalyeler konuşurken sessiz olmalı.”

Sör Wallace kızardı. “Be-e-n art-t-ık bir yaver deği-i-lim, Leydim. Yeğen-n-im gayet i-i-yi biliyor ki ba-a-na şövalye-e-e-e-e-li-k-k—”

“Ünvanı verildi?” diye devam ettirdi Alayne, kibarca.

“Ünvanı verildi,” dedi Wallace Waynwood, minnettarca.

Eğer yaşasaydı Robb, şimdi onun yaşında olurdu, diye düşünmeden edemedi, ama Robb bir kral olarak öldü, bu ise sadece bir çocuk.

“Lord babam sizler için Doğu Kulesi’ndeki odaları ayarladı.” diye bilgilendirdi Leydi Myranda Leydi Waynwood’u, “ama korkarım ki şövalyeleriniz yataklarını paylaşmak durumundalar. Ay Kapılar’ı asla bu kadar fazla soylu ziyaretçi için yapılmadı.”

“Siz, Kartal Kulesi’ndesiniz, Sör Harrold,” diye araya girdi Alayne. Tatlıbülbül’den olabildiğince uzakta. Bunun kasten ayarlandığını biliyordu. Petyr Baelish böyle şeyleri şansa bırakmazdı. “Eğer sizi memnun edecekse, odanızı ben kendim göstereyim.” Bu sefer gözleri Harry’ninkilerle buluştu. Ona gülümsedi, ve Bakire’ye sessizce dua etti. Lütfen beni sevmek zorunda değil; beni beğensin yeter, sadece biraz, bu şimdilik yeterli olur.

Sör Harrold ona doğru soğukça baktı. “Neden herhangi bir yere Serçeparmak’ın piçi tarafında eşlik edilmek beni memnun etsin ki?”

Üç Waynwood da göz ucuyla ona baktılar. “Burada misafirsin, Harry,” diye hatırlattı ona Leydi Anya, buz gibi bir sesle. “Sakın unutma.”


Bir leydinin silahı onun nezaketidir.
Alayne, kanın yüzüne sıçradığını hissedebiliyordu. Ağlamamak için dua etti. Lütfen, lütfen, ağlamamalıyım. “Siz nasıl dilerseniz, sör. Ve şimdi eğer müsade ederseniz, Serçeparmak’ın piçi, Lord babasını bulmalı ve geldiğinizi haber vermeli ki yarın turnuvayı başlatalım.” Ve belki atınız tökezler, Vâris Harry, böylece ilk mızrak yarışında o aptal kafanızın üstüne düşersiniz. Waynwoodlar garip bir şekilde arkadaşları adına özür dilemeye çalışırlarken soğuk bir surat takındı. Bitirdiklerindeyse dönüp oradan uzaklaştı.

Kalenin yakınında, Ser Lothor Brune’nun olduğu tarafa doğru paldır küldür koşarken nerdeyse adamı yere deviriyordu. “Vâris Harry mi? Ahmak Harry, bence. O sadece abartılmış bir yaver.”

Alayne ona sarıldığı için çok minnettardı. “Teşekkür ederim. Babamı gördünüz mü, sör?”

“Aşağıda mahzenlerde,” dedi Sör Lothar, “Lord Grafton ve Lord Belmore ile Lord Nestor’un tahıl ambarlarını denetliyorlar.”

Mahzenler büyük, karanlık ve pisti. Alayne, ince bir mum yaktı ve inerken eteğini tuttu. Sona doğru, Lord Grafton’ın gürleyen sesini duydu ve takip etti. “Tüccarlar almak, lordlar ise satmak için yaygara çıkarıyorlar,” diyordu Martı Kasabalı, onları bulduğunda. Uzun bir adam olmamasına rağmen, Grafton kalın kol ve omuzlara sahip geniş bir adamdı. Dağınık kirli sarı saçları vardı. “Bunu nasıl durdurabilirim ki Lordum?”

“Muhafızları limanlara yolla. Eğer gerekirse, gemilere el koyun. Hiçbir besin maddesi Vadi’den dışarı çıkmadıkça, nasıl olduğu farketmez.”

“Ama, fiyatlar,” diye karşı çıktı şişman Lord Belmore, “…bu fiyatlar adil olmaktan çok öte.”

"Bunu sen söylüyorsun, Lordum. “Bence, umduğumuzdan daha az. Bekle. Eğer gerekirse, yiyecekleri kendin alıp depola. Kış geliyor. Fiyatlar yükselecektir.”

“Belki,” dedi Belmore kuşkuyla.

“Bronz Yohn beklemeyecektir,” diye yakındı Grafton. “Martı Kasabası’na yelken açmasına gerek yok, zaten kendi limanları var. Biz hasatımızı stoklarken, Royce ve diğer Beyan Lordları, kendilerininkileri gümüşe çevireceklerdir, bu konuda emin olabilirsin.”

“Umalım da öyle olsun,” dedi Petyr. “Kendi mahzenleri boşaldığında, bizim gıdalarımızı almak için o gümüşlerin en ufak kırıntısına bile ihtiyaçları olacak. Şimdi; müsade ederseniz, Lordum, görünen o ki kızımın bana ihtiyacı var.”

“Leydi Alayne,” dedi Lord Grafton. “Bakıyorum da bu sabah gözleriniz parlıyor.”

“Bunu söylemekle çok kibarsınız, Lordum. Baba, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim ama Waynwoodların geldiğini bilmek istersiniz diye düşündüm.”

“Ve, Sör Harrold da onlarla mı?”

Korkunç Sör Harrold. “Evet.”

Lord Belmore güldü. “Royce’un onun gelmesine izin vereceğini hiç düşünmezdim. Bu adam kör mü, yoksa sadece aptal mı?”

“Onurlu. Bazen ikisi de aynı anlama gelebilir gerçi. Eğer çocuğun kendisini ispatlama şansını reddetseydi, araları bozulabilirdi; yani neden mızrak sallamasına engel olsun ki? Çocuğun hiçbir surette Kanatlı Şövalyeler arasına girmesi için yeterli yeteneği yok.”

“Sanırım yok,” dedi Belmore, gönülsüzce. Lord Grafton, Alayne’in elini öptü ve iki lord dışarı çıkarak, baba kızı yalnız bıraktılar.

“Gel,” dedi Petyr, “…yürü benimle.” Kızın elini koluna koydu ve onu mahzenin derinliklerine doğru yönlendirdi; boş zindanı geçtiler. [/align]

[align=left] “Şimdi, Vâris Harry ile ilk görüşmen nasıldı?”

“O, korkunçtu.”

“Dünya, birçok dehşetle dolu, tatlım. Şimdiye kadar bunu anlamış olmalısın. Onlardan yeterince gördün.”

“Evet,” dedi kız, “ama neden bu kadar acımasız olmak zorundaydı ki? Bana senin piçin dedi. Avlunun tam ortasında, herkesin önünde.”

“Onun bildiği kadarıyla, öylesin. Bu nişan asla onun fikri değildi ve şüphesiz; Bronz Yohn onu benim oyunlarıma karşı uyarmıştır. Sen benim kızımsın. Sana güvenmiyor, seni kendisinden aşağı zannediyor.”

“Ama, değilim. Kendini mükemmel bir şövalye zannedebilir, ama Sör Luther, onun sadece abartılmış bir yaver olduğunu söylüyor.”

Petyr, kolunu kıza doladı. "Evet, öyle, ama o aynı zamanda Robert’ın vârisi de. Harry’i buraya getirmek, planın ilk aşamasıydı; ama şimdi onun kalmasını sağlamalıyız, ve bunu da ancak sen yapabilirsin. Güzel bir yüz onun zayıf noktası, ve kimin yüzü seninkinden güzel ki? Onu cezbet. Büyüle. Kendine bağla.’’

“Nasıl yapacağımı bilmiyorum,” dedi umutsuzca.

“Ah, bence biliyorsun,” dedi Serçeparmak, o gözlerine ulaşmayan gülüşüyle. “Bu gece, salondaki en güzel kadın sen olacaksın, aynı annenin senin yaşında olduğu gibi güzel. Seni kürsülerin oraya oturtamam ama duvar apliklerinin altında yüksek, saygın bir yerin olacak. Ateş saçlarında parlayacak, böylece herkes ne kadar güzel bir yüzün olduğunu görecek. Yaverleri kovuşturmak için, eline şöyle uzun bir kaşık al, tatlım. Şövalyeler lütfun için yalvarırken, yeşil oğlanların ayak altında dolaşmasını istemezsin.”

“Kim bir piçin lütfunu takmak ister ki?”

“Harry, eğer tanrıların bir kaza verdikleri kadar aklı varsa… ama sakın lütfunu ona verme, başka bir aşık seç ve lütfunu ona ver. Fazla hevesli gözükmek istemezsin.”

“Hayır,” dedi Alayne.

“Lady Waynwood, Harry’e seninle dans etmesi için ısrar edecektir, sana bu kadarını söz verebilirim. Bu senin şansın olacak. Çocuğa gülümse. Konuşurken ona dokun. Kibrini kırmak için onunla alay et. Eğer karşılık veriyor gibi gözükürse, ona bitkin hissettiğini söyle ve seni temiz hava alman için dışarı çıkarmasını iste. Hiçbir şövalye genç bir kızın bu isteğini reddetmez.”

“Evet,’’ dedi kız, " …ama o benim bir piç olduğumu zannediyor.”

“Güzel bir piç, ve Lord Savunucu’nun kızı.” Petyr, kızı kendine çekti ve her iki yanağından da öptü. “Gece sana ait, tatlım. Bunu hatırla, her zaman.”

“Denerim baba,” dedi kız.

Ziyafet, tam babasının söz verdiği gibiydi.

Lordlarının karşısına gümüş kanatlar için yarışmaya gelen altmış dört yarışmacı onuruna altmış dört çeşit yemek. Nehir ve göllerden turna balığı, alabalık ve somon; denizlerden yengeçler, morina ve ringa balıkları. Ördekler de vardı, tüyleri içinde horozlar ve tavus kuşları ve de badem sütü içinde kuğular. Yavru domuzlar ağızlarında elmayla pastırma eşliğinde servis edildi ve üç kocaman yaban öküzü mutfak kapısından geçemedikleri için avludaki ateş yığınlarında bütün olarak kızartılmıştı. Sıcak ekmek somunları Lord Nestor’un salonundaki masaları dolduruyordu, ve mahzenlerden kocaman peynir tekerleri getirilmişti. Tereyağı taze çalkalanmıştı ve pırasalar, havuçlar, kızarmış soğanlar, pancarlar, turplar ve de yaban havuçları vardı. Ve hepsinden iyisi, Lord Nestor’ın aşçıları, muhteşem bir incelikle, Dev’in Mızrağı şeklinde limonlu kekler hazırlamışlardı, üç buçuk metre boyunda ve Kartal Yuvası şekeri ile süslenmiş.

Benim için, diye düşündü Alayne, kek servis arabasıyla getirilirken. Tatlıbülbül de limonlu kekleri sevdiğini söylüyordu ama ancak kız onları sevdiğini söyledikten sonra. Kek, Vadi’deki bütün limonlara mal olmuştu ama Petyr daha fazlası için Dorne’a adam göndereceğine söz vermişti.

Hediyeler de vardı, şatafatlı hediyeler. Her yarışmacıya gümüş kumaştan pelerin ve kartal kanatları şeklinde taştan broşlar verilmişti. Erkek kardeşlere, babalara ve mızrak yarışlarını izlemeye gelenlere iyi çelikten hançerler verilmişti. Anneler, kız kardeşler ve leydiler içinse adil olmak adına ipek kumaşlar ve Myr dantelleri vardı.

“Lord Neston’ın eli açıkmış.” dediğini duydu Alayne, Sör Edmund Breakstone’un. “Açık bir el ve serçeparmak.” diye karşılık verdi Leydi Waynwood, başını Petyr Baelish’e doğru sallayarak. Breakstone çok geçmeden kadının ne demek istediğini anlamıştı. Bu cömertliğin asıl kaynağı Lord Nestor değil, Lord Savunucu’ydu.

Son yemek de servis edilip kaldırıldıktan sonra, dans edilecek yer açmak için masalar ayaklıklarından çıkarıldı ve müzisyenler içeri alındı.

“Hiç şarkıcı yok mu?” diye sordu Ben Coldwater.

“Küçük Lord onlara katlanamıyor,” diye cevapladı Lynderly. “…Marillon’dan beri.”

“Ah, Leydi Lysa’yı öldüren oydu, değil mi?”

Alayne çekinmeden konuştu. “Şarkı söylemesi Leydi’yi fazlasıyla memnun etmişti ve Leydi de ona fazlasıyla iyilik göstermişti, belki de. Babamla evlendiği zaman şarkıcı delirdi ve onu Ay Kapısı’ndan aşağı attı. O zamandan beri Lord Robert şarkı söylenmesinden nefret ediyor. Ama hala müzikten hoşlanıyor.”

“Benim gibi,” dedi Coldwater. Kalktı ve Alayne’i dansa davet etti. “Beni bu dansla onurlandırır mısınız, leydim?”

Dans pistine doğru giderken, “Çok kibarsınız.” dedi genç kız.

O geceki ilk partneri oydu ama son olmaktan çok uzaktı. Aynı Petyr’ın söz verdiği gibi genç şövalyeler başına üşüşüyor ve genç kızın lütfu için rekabet ediyorlardı. Ben’den sonra Andrew Tollett ile dans etti, yakışıklı Sör Byron, kırmızı burunlu Sör Morgarth ve ‘Deli Fare’ Sör Shadrich. Sonra Sör Albar Royce, Myranda’nın iri, sıkıcı erkek kardeşi ve Lord Nestor’ın vârisi. Sunderlandslerin üçü ile de dans etti ve hiçbirinin parmakları arasında ağlar yoktu ama ayak parmakları için söz veremezdi. [/align]
[align=left] Uther Shett görünüşe göre kızın iki yüzlü iltifatlarını ayağına basarak ödetmek istiyordu, ama Sör Targon, “Yarıvahşi”, tam olarak bir nezaket ruhuna sahip olduğunu kanıtladı. Ondan sonra Sör Roland Waynwood onunla dans etti ve salondaki şövalyelerin yarısı hakkında alaycı yorumlar yaparak genç kızı güldürdü. Amcası Wallace da sırasını kullandı ve aynısını yapmak istediyse de kelimeler bir türlü ağzından çıkamadı. Alayne sonunda ona acıdı ve utancından sıyrılması için sevinçle konuşup durmaya başladı. Dans bittiğinde kız mazur görülmesini rica ederek şarap içmek için yerine geçti.

Ve orada duruyordu, Vâris Harry’nin kendisi; uzun, yakışıklı, sert bakışlı. “Leydi Alayne. Bu dansı bana lütfeder misiniz?”

Bir an için düşündü. “Hayır. Sanmıyorum.”

Gencin yanakları kızarmaya başladı. “Avluda size karşı affedilemez şekilde kabaydım. Beni bağışlamak zorundasınız.”

“Zorundayım?” saçını arkaya attı, şarabından bir yudum aldı, onu biraz bekletti. “Affedilemez şekilde kaba olan birini nasıl affedebilirsiniz ki? Bunu bana açıklar mısınız, sör?”

Sör Harrold, kafası karışmış gözüküyordu. “Lütfen. Sadece bir dans.”

Cezbet onu. Büyüle. Kendine bağla. “Madem ısrar ediyorsunuz.”

Genç adam başını salladı, elini uzattı ve onu pistin oraya doğru götürdü. Müziğin devam etmesini beklerlerken, Alayne, Lord Robert’ın onları izlediği kürsülerin oraya göz attı. Lütfen, diye dua etti, onun şimdi seğirip titremesine izin verme. Burada olmaz. Şimdi olmaz. Üstat Coleman muhakkak ki ziyafetten önce ona güçlü dozda tatlısüt vermiştir, ama yine de.

Sonra müzisyenler bir melodi tutturdu ve dans etmeye başladılar.

Bir şey söyle, diye zorladı kendini. Eğer onunla konuşacak cesareti bulamazsan, asla onu kendine aşık edemezsin. Ona, ne kadar iyi bir dansçı olduğunu söylemeli miydi? Hayır. Büyük ihtimal bunu bu akşam düzinelerce kez duymuştur. Hem zaten Petyr çok hevesli gözükmemen gerektiğini söyledi. Onun yerine dedi ki, “Duydum ki baba olmak üzereymişsiniz.” Bu çoğu genç kızın müstakbel nişanlısına söylemeyeceği bir şeydi, ama Sör Harrold’ın yalan söyleyip söylemeyeceğini merak etti.

“İkinci defa. Kızım Alys iki yaşında.”

Piç kızın Alys, diye geçirdi içinden Alayne, ama onun yerine, “Ama annesi başka bir kadın.” dedi.

“Evet. Cissy, ben onunla düşüp kalkarken güzeldi, ama çocuk doğurmak onu bir inek gibi şişman yaptı, o yüzden Leydi Anya onunla adamlarından biri arasında bir evlilik ayarladı. Safran ile daha farklı.”

“Safran?” Alayne gülmemeye çalıştı. “Gerçekten mi?”

Sör Harrold durumu fark ederek kızardı. “Babası diyor ki; kızı onun için altından bile daha değerli. Babası zengin, Martı Kasabası’ndaki en zengin adam. Baharatlardan bir servet.”
“Bebeğin adını ne koyacaksınız?” diye sordu. “Kız olursa Tarçın? Erkek olursa Karanfil?”

Genç adam neredeyse tökezliyordu. “Leydim alay ediyor.”

“Ah, hayır.” Petyr bu söylediğimi duyunca kahkaha atacaktır.

“Bilmelisiniz ki, Safran çok güzeldir. Uzun ve ince, büyük kahverengi gözler ve bal rengi saçlar.”

Alayne elini kaldırdı. “Benden de mi güzel?”

Sör Harrold, genç kızın yüzünden bir anlam çıkarmaya çalıştı.

“Yeterince alımlısınız, kabul ediyorum. Leydi Anya bana bu eşlemeden ilk bahsettiğinde, babanıza benzeyebileceğinizden çok korktum.”

“Küçük sivri bir sakal falan mı?” Alayne güldü.

“Ben öyle demek…”

“Umarım konuşmanızdan daha iyi mızrak sallıyorsunuzdur.”

Bir an için genç adam donakaldı. Ama şarkı sona ererken, kahkahaya boğuldu. “Kimse bana sizin zeki olduğunuzu söylemedi.”

Güzel dişleri var, diye düşündü genç kız, düzgün ve beyaz. Ve güldüğü zaman gerçekten güzel gamzeleri ortaya çıkıyordu. Parmaklarından birini gencin yanağının altına koydu. “Eğer evlenirsek, Safran’ı babasına geri göndermen gerekecek. İsteyeceğin tüm baharat ben olacağım.”

Genç adam sırıttı. “Size söz veriyorum, Leydim. O gün gelinceye kadar, şimdilik, turnuvada sizin lütfunuzu takabilir miyim?”

“Hayır, takamazsınız. Söz verdim… başkasına.” Henüz kim olduğunu bilmiyordu ama birini bulacağından emindi.

[/align]


#2

Valla ilk çevirimdi umarim begenirsiniz. Hata gorurseniz lutfen soyleyin

Sent from my iPhone using Tapatalk


#3

saol çeviri güzel bence


#4

Eline sağlık, güzel olmuş.
Sansa sonunda erdi muradına şaka maka.


#5

Çeviri için teşekkürler. Harrold’un ne bok olduğunu Robert’in bile bilmesine şaşırdım.


#6

Teşekkürler… Şaka maka özlemişiz yaa [emoji26] bir an önce yazar umarım… Seriden soğuyacağız neredeyse [emoji300]️[emoji300]️[emoji300]️

iPhone 'den Tapatalk aracılığı ile gönderildi


#7

Bu yazıdan anladığımız kadarı ile serçeparmak sayesinde Sansa akıllanmaya başladı. İlerliyen zamanlar da daha da etkili olduğunu görebileceğiz.


#8

Çeviri için teşekkürler


#9

Serinin başında starklar arasında en zayıf halka olarak gözüken sansa, hanenin ve krallığın kaderini etkileyecek kadar değişim geçiriyor. Onun povlarını zevkle okuyacağım.

Çeviri için teşekkürler.


#10

Bu seride okuduğum en zevkli Sansa povu bu oldu, şaka maka adamın iki Piçi var :smiley: bu adam Lord Arryn olursa acaba piçlerini kabul edermi merak ettim


#11

Bence Etmez Blackfyre isyanından sonra hiç bir büyük lord buna kalkışmaz


#12

Blogların birinde birisi Serçeparmak’ın asıl planının Sansa’yı Harry ile değil de Robin ile evlendirmek olabileceğini yazmıştı. Çünkü Robin’ i kontrol etmek çok daha kolay. Robin Harry’i kıskanacak, Harry’nin ortadan kaldırılmasını sağlayacak. Brandon-Catelyn-Petyr üçgeni: Harry-Alayne- Robin şeklinde yeniden yaşanacak; ama Petyr bu sefer kendisi gibi zayıf ve güçsüz Robin’in kazanmasını sağlayacak. Bana pek olası gelmedi ama iyi bir plot twist olurdu.

Sent from my iPhone using Tapatalk


#13

Beğendim çevirini. Teşekkürler.


#14

Serçeparmağın Yazar dışında kimse bilemez ne yapmak istediğini. Kitabı okuduktan sonra bu serinin iki tane oyuncusu var. Biri serçeparmak diğeri (varys) herkes bu ikisin oyuncağı olmuş. Merak ettiğimiz vadi ve halkını sansa sayesinde görmekte güzel oldu.


#15

Öncelikle verdiğin emek için teşekkür ediyorum. Şu ana kadar okuduğum kısımda bir kaç küçük hata var ama sadece 1 tane ciddi hata gördüm ve müdahale etmem gerektiğini düşündüm . Ben yakında Lord Baelish’le evleneceğim değil de “Lord Baelish’le evlenmeyi yeğlerim.” daha doğru bir çeviri olur. Okuduğun için sağol.


#16

O şekilde karisiklik yaratacagini dusunmemistim ama asıl yazida da o şekilde diye oyle cevirdim cunku orda Lord Baelish ile evlenmeyi kafasini koymus şakalı bir ifade var. Bolumun diger kisimlarindan zaten oyle bir durum olmadigi belli. Ama direkt onu okuyunca karisiklik yaratabilir haklisin. Yorum icin tesekkurler. [emoji4]

Sent from my iPhone using Tapatalk


#17

Sansa olmuş, teşekkürler Martinciğim,Ve purple serpentsciğim, çeviri için.

Vadi bana şeyi anımsatıyor,böyle küçük tatlı bir odanın içindeki onlarca özürlü ve onların bakıcıları.Sanırım bu evet.


#18

Çeviri için teşekkürler.

Sansa cidden biraz biraz oldu olacak gibi gibi.

(Hala şüphelerim var o kız için napiyim.)


#19

Sizi bilmemde kitaplardaki bölümler artık beni ciddi anamda sıkmaya başladı. Arya’nın ve Sansa’nın bazı bölümleri de buna dahil oldu. Jon Snow Theon Asha ve Jaime gibi aksiyonun dışındaki karakterler artık zevk vermiyor.


#20

Bu arada eline sağlık