(Çeviri Tamamlandı) Prenses ve Kraliçe


#101

Allah razı olsun senden


#102

Kitabın geçtiği zaman diliminde stark’ların başında kim var?


#103

9.Bölüm

Tumbleton katliamının haberi bütün şehirde yayılıyordu. Bununla birlikte insanların yaşadığı korku da artıyordu. İnsanlar birbirlerine sıranın Kral’ın Şehri’ne gelebileceğini söylüyordu. Ejderhalar kendi aralarında savaşırsa şehir kesinlikle yanardı. Yaklaşan düşmandan korkan insanlar şehirden kaçmaya çalıştılar fakat altın pelerinliler kapılarda bekleyip onların geçmesine izin vermedi. Şehir duvarlarının arasına kapatılan insanlar ateşlerden korunmak için sığınabilecekleri mahzenler aradılar. Bazıları ise dua etti ya da içki içti. Kimileri de teselliyi kadınlarda buldu. Karanlık çöktüğünde şehirdeki bütün hanlar, genelevler ve septler avuntu arayan ya da nasıl kaçacaklarını düşünen insanlarla dolup taştı. Birbirlerine başlarına gelebilecek felaketle ilgili hikayeler anlattılar.

Altmış fersah güneybatıdaki Tumbleton’a farklı bir kaos hakimdi. Kral’ın Şehri korkuyla sarsılıyordu ama düşmanları da şehre ilerlemeye korkuyordu.Çünkü Kral Aegon’un destekçilerinin lideri yoktu. Anlaşmazlık, çatışma ve şüphe dört bir yanlarını sarmıştı. Ormund Hightower, Eski Şehir’in en önemli şövalyesi olan kuzeni Bryndon Hightower ile birlikte ölmüştü. Çocukları binlerce fersah uzaktaydı. Öyle olsa bile henüz toy oğlanlardı. Lord Ormund, Daeron Targaryen’i “Cesur Daeron” olarak adlandırıp şövalye yapmıştı. Onun savaştaki cesaretini takdir etmişti ama yine de prens daha çocuk sayılırdı. Kral Aegon’un en küçük kardeşi olan prens diğer kardeşlerinin gölgesinde büyümüştü. Bu yüzden emir vermek yerine daha çok onları uygulamaya alışmıştı. Ordunun başında kalan en kıdemli Hightower, Lord Ormund’un diğer kuzeni Sör Hobert’di. Şimdiye kadar kendisine emanet edilen tek şey ise yük arabalarıydı. Anca yavaş olduğu kadar kuvvetli olabilen Hobert Hightower altmış yaşına kadar kendisini bu işlerden ayrı tutmuştu fakat şimdi Kraliçe Alicent ile olan akrabalığından dolayı ordunun başına onun geçmesi bekleniyordu.

İhanet’den sonra Tumbleton’da yaşanan bu kadar uzun, acımasızca ve gaddarca bir yağmalama Westeros’da çok nadiren gerçekleşmişti. Prens Daeron’un gördükleri karşısında midesi bulanmıştı. Sör Hobert Hightower’a bu yağmalamayı durdurmasını emretti. Ancak adamın gayreti kendisi kadar acizdi.

En büyük suçlar piç doğumlu ejderha sürücüsü olan İki Hain, Beyaz Ulf ve Hugh Hammer tarafından işlendi. Sör Ulf kendisini tamamen içkiye verdi. Zamanını şarapla ve kadınlarla harcadı. Kendisini memnun edemeyenleri ejderhasına yedirdi. Kraliçe Rhaenyra’nın ona verdiği şövalyelik unvanı yeterli olmamıştı. Hatta Prens Daemon’un adamı Acı Köprü’nün lordu yapması bile yeterli değildi. Beyaz’ın aklında daha büyük bir ödül vardı. Niyeti Yüksek Bahçe’nin lordu olmaktı. Tyrelller’in dansta yer almadıklarını bu yüzden de hain ilan edilmeleri gerektiğini söylüyordu.

Ancak diğer dönek Hugh Hammer ile kıyaslanınca Sör Ulf’un hırsı mütevazi sayılırdı. Sıradan bir demircinin oğlu olan Hugh Hammer iri yarı bir adamdı. O kadar güçlüydü ki elleriyle çelik çubukları bile bükebildiği söylenirdi. Savaş için eğitilmemesine rağmen cüssesi ve gücü adamı korkulan biri haline getirmişti. Silah olarak ise savaş çekici kullanıyordu. Bununla insanlara ezici ve öldürücü darbeler vuruyordu. Bir zamanlar Yaşlı Kral’ın ejderhası olan Vermithor’u sürüyordu. Diğer ejderhalarla kıyaslanınca sadece Vhagar, Vermithor’dan daha yaşlı ve daha büyüktü. Tüm bu nedenlerden ötürü Lord Hugh Hammer(kendisini böyle isimlendirmişti) kral olmanın hayallerini kurmaya başlamıştı. Etrafında toplanan destekçilerine “Kral olabilecekken neden lord olayım ki?” diyordu.

Prens Daeron’un Kral’ın Şehri’ne yapacağı saldırıya İki Hain’de hevesli görünmüyordu. Büyük bir orduları ve üç tane de ejderhaları vardı fakat kraliçenin de ejderhaları vardı. Prens Daemon ve Nettles dönerse de beş tane olacaktı. Lord Peake, Fırtına Burnu’ndan Lord Baratheon destek getirinceye kadar beklemelerini önerdi. Sör Hobert ise Menzil’e geri çekilip hızla azalan erzaklarını yenilemek istiyordu.Ordunun sayısının her geçen gün daha da azalmasını kimse önemsemiyor gibiydi. Daha fazla adam kaçtıkça sayıları çiy taneleri gibi eriyordu. Her giden adam evine giderken taşıyabileceği kadar malzemeyi çalıp gidiyordu.

Binlerce fersah kuzeyde, Yengeç Koyu’nun yukarısında bulunan kalenin lordu da kendisini bir çıkmazın içinde buldu. Bakire Havuzu lordu Manfryd Mooton’a Kral’ın Şehri’nden bir kuzgun gelmişti. Prens Daemon’un sevgilisi olduğu söylenen Nettles’ın kellesi isteniyordu. Ağır ihanet suçu işlediği düşünülen kızın hükmü bizzat kraliçe tarafından verilmişti. “Targaryen Hanesi’nden lord kocam Daemon Targaryen’e bir zarar verilmeyecek,” diye emretmişti kraliçe. “İşi hallettiğinizde ona burada acil ihtiyacımız olduğunu söyleyin ve bana yollayın.”

Bakire Havuzu Günlükleri’nin yazarı Üstat Norren’in dediğine göre Manfryd Mooton mektubu okuduktan sonra o kadar sarsılmıştı ki sesi bile gitmişti. Üç kadeh şarap içinceye kadar da sesi düzelmemişti. Sonra muhafızlarının kumandanını yollayarak kardeşini ve hanesinin şampiyonu Sör Florian Greysteel’i çağırmasını istedi. Üstadın da yanlarında kalmasını emretti. Hepsi bir araya toplandığında mektubu okuyup onlara akıl danıştı.

“Bu iş kolayca halledilebilir,” dedi muhafızların kumandanı. “Prens kızla birlikte uyuyor ama artık yaşlı sayılır. Bize karşı koyarsa kendisini zapt etmek için üç adam yeterli olur. Yine de garantiye almak için altı adamla giderim. Lordum hemen bu gece yapılmasını ister mi?”

Lord Mooton’un kardeşi “Altı adam ya da altmış adam fark etmez. O hala daha Daemon Targaryen,” diyerek itiraz etti. “Prens şarabın etkisiyle sızdıktan sonra bu işi yapmak daha akıllıca olur. Uyandığında kızı yanında ölmüş olarak bulsun.”

“Kız daha çocuk ama onu hainlikle suçluyorsunuz,” dedi Sör Florian. Yaşlı şövalyenin kırlaşmış saçları ve sert bir yüz ifadesi vardı. “Yaşlı Kral bizden asla böyle bir şey istemezdi. Onur sahibi hiçbir adam istemez.”

“Bunlar kötü zamanlar,” dedi Lord Mooton. “Kraliçenin bana sunduğu da kötü bir seçenek. Kız burada misafir. Kraliçenin emrine uyarsam Bakire Havuzu sonsuza kadar lanetlenecek. Uymazsam yakalanıp öldürüleceğiz.”

“Hangi kararı verirsek verelim öldürüleceğiz,” dedi lordun kardeşi. “Prensin esmer kıza özel bir düşkünlüğü var ve ejderhası da yanında. Akıllı bir lordun yapacağı şey prens yaşadığı hiddet ile Bakire Havuzu’nu yakmasın diye ikisini de öldürmek olur.”

“Kocasına zarar gelmemesini emretti,” diye hatırlattı Lord Mooton. “Ayrıca iki misafiri yataklarında uyurken öldürmek birini öldürmekten çok daha kötü. Böyle bir durumda iki defa lanetlenirim.” Daha sonra iç çekip “Keşke mektubu hiç okumasaydım,” dedi.

Üstat Norren söz alıp “Belki de okumadınız,” diye yanıt verdi.

Bu sözün ardından ne söylendiği bilinmiyor. Tek bildiğimiz Prens Daemon ve Nettles akşam vakti yemeklerini yerken yirmi iki yaşındaki genç üstadın gidip mektubu onlara gösterdiği. Prens Daemon mektubu okuduktan sonra “Kraliçe emri lakin fahişe eylemi,” demişti. Ardından kılıcını çekip dışarıda kendilerini esir almak için bekleyen birileri olup olmadığını sordu. Üstat kimseye söylemeden gizlice geldiğini söyleyince Prens Daemon kılıcını kınına sokarak “Sen kötü bir üstatsın ama iyi bir adamsın,” demişti. Sonra da üstada gitmesini ve yarın buradan ayrılıncaya kadar bundan kimseye bahsetmemesini emretti.

Prens ve piç kızın o geceyi Lord Mooton’un çatısı altında nasıl geçirdikleri bilinmiyor. Ancak şafak söktüğünde ikisi de avludaydı. Nettles, Kuzu Hırsızı’nı eyerlerken Prens Daemon ona son bir kez yardım etti. Ejderhasıyla uçmadan önce onu her gün beslemeye alışmıştı. Ejderhalar tok olduğunda daha kolay boyunlarını eğerlerdi. Nettles o sabah ejderhayı Bakire Havuzu’nun en büyük koçuyla besledi. Koçun boğazını bizzat kendisi kesti. Üstat Norren’in dediğine göre kız ejderhaya binerken kıyafetleri kanla, yanakları ise göz yaşlarıyla lekelenmişti. Adamla kız arasında bir veda konuşması geçmemişti. Ancak Kuzu Hırsızı deri kanatlarını çırpıp gök yüzüne havalandığı sırada Caraxes kafasını kaldırıp kükremişti. Kükremesi o kadar şiddetliydi ki Jonquil Kulesi’ndeki camlar kırılmıştı. Kasabanın yukarısında Nettles ejderhasını Yengeç Koyu’na doğru çevirdi ve sabah sisinin ortasında kayboldu. Bir daha da ne kalede ne de sarayda görülmedi.

Daemon Targaryen, Lord Mooton ile kahvaltı etmek için kaleye geri döndü. “Bu beni son görüşünüz,” dedi lorda. “Konukseverliğiniz için teşekkür ederim. Bilmelisiniz ki buradan Harrenhal’a gidiyorum. Yeğenim Aemond benle yüzleşecek cesareti bulursa ona Harrenhal’a gelmesini söyleyin. Tek başıma olacağım.”

Böylece Prens Daemon, Bakire Havuzu’ndan son kez ayrıldı. Üstat Norren lordunun yanına gidip “Boynumdaki üstat zincirini alın ve ellerimi bağlayın. Beni kraliçeye vermelisiniz. Haini uyarmaya gittiğim zaman ben de bir hain oldum,” dedi. Lord Mooton bunu kabul etmedi. “Hepimiz hainiz,” diye yanıt verdi. O gece Bakire Havuzu’nun kapılarında dalgalanan Rhaenyra’nın sancakları indirildi. Yerlerine Kral Aegon’un sancakları asıldı.

Prens Daemon Harrenhal’a geldiğinde parçalanmış ve kararmış kulelerin hiç birinde sancak dalgalanmıyordu. Prens ejderhasıyla aşağı inip kaleye yerleşti. Kalenin mahzenlerinde ve kilerlerinde orayı sığınma amaçlı kullanan birkaç otlakçı vardı ama Caraxes’in kanatlarını görür görmez kaçtılar. Sonuncusu da gittiğinde Daemon Targaryen karanlık salonlarda yürüdü ve bir zamanlar Harren’in sahip olduğu tahta oturdu. Yanında ejderhasından başka kimse yoktu. Her gün hava karardığında tanrı korusuna gitti. Oradaki yürek ağaçlarından birine kesik attı ve bir günün daha geçtiğini işaretledi. Yürek ağacında hala daha prensin açtığı on üç iz görülebilirdi. Bu izler eski, derin ve koyu yaralar gibiydiler. Daemon’dan sonra Harrenhal’u yöneten lordlar her baharda o yaraların tekrardan kanadığını söyler.

Prensin Harrenhal’a varmasının on dördüncü gününde kalenin üstünü herhangi bir buluttan daha kara bir gölge kapladı. Tanrı korusundaki bütün kuşlar ürküp kaçtı. Sıcak bir rüzgar avludaki yaprakları boylu boyunca uçurdu. Vhagar sonunda gelmişti. Sırtında da tek gözlü prens Aemond Targaryen vardı. Gece kadar kara zırhının üstüne altın kabartmalarla kaplıydı.

Prens tek başına gelmemişti. Alys Nehir’i de yanında getirmişti. Kızın uzun siyah saçları dalgalanıyordu karnı ise taşıdığı bebek nedeniyle şişmişti. Vhagar dış avluya iniş yapmadan önce kulelerin etrafında iki kere daire çizdi. Sonra Caraxes’in yüz metre kadar uzağına indi. Ejderhalar birbirine düşmanca baktılar. Caraxes kanatlarını açıp tısladı. Dişlerinin arasında alevler dans etti.

Prens metresinin ejderhadan inmesine yardım etti. Ardından amcasıyla yüzleşmek için yüzünü Daemon’a çevirdi. “Amca, duyduğuma göre bizi arıyormuşsun,” dedi.

“Sadece seni arıyorum,” diye yanıt verdi Daemon. “Nerede olduğumu kimden öğrendin?”

“Leydim söyledi,” dedi Aemond. “Seni bir fırtına bulutunda gördü, seni bir dağ havuzunda gördü, yemek için yaktığımız ateşte gördü. Benim Alys’im çok daha fazlasını görüyor. Buraya tek başına gelmekle aptallık ettin.”

“Tek başıma olmasaydım gelmezdin,” dedi Daemon.

“Gel gör ki ikimiz de buradayız. Sen yeterince yaşadın amca.”

“İşte bu konuda hemfikiriz,” diye yanıt verdi Daemon. Sonra da yaşlı prens ejderhasına boynunu eğmesini söyleyip sert bir şekilde sırtına çıktı. Genç prens ise leydisini öpüp Vhagar’ın üstüne hafifçe atladı. Kemeri ve eyeri arasındaki dört kısa zinciri dikkatli bir şekilde bağladı. Daemon ise zincirlerini bağlamadı. Caraxes tekrar tısladı ve havaya ateş püskürttü. Vhagar ise buna bir kükremeyle karşılık verdi. Ardından iki ejderha da havalandı.

Prens Daemon bulutların arasında kayboluncaya kadar ejderhasını çelik uçlu kamçısını kullanarak hızlı bir şekilde yukarı çıkardı. Vhagar daha büyük ve daha yaşlıydı. Aynı zamanda boyutu yüzünden de daha hantal ve yavaştı. Tanrı Gözü’nün sularının üstündeki semaya kendisini ve sürücüsünü git gide hızlanarak çıkardı. Vakit geçti, bu yüzden güneş batmaya yakındı. Göl ise durgundu. Gölün suları dövülmüş bakırdan oluşmuş gibi parlıyordu. Daha da havalanan ejderha süzülerek Caraxes’i aradı. Bu sırada Alys Nehir Kingspyre Kulesi’nde onları izliyordu.

Caraxes bir anda yıldırım gibi bir hızla saldırdı. Sert bir çığlık atarak Vhagar’ın üstüne çöktü. Kükremesi düzinelerce mil uzaktan duyuldu. Batan güneşin parlamasından yararlanarak Prens Aemond’a görünmeden saldırmıştı. Caraxes kendisinden daha büyük ejderhaya korkunç bir şiddetle çarpmıştı. İki ejderha birbirlerine sarılıp boğuşurken kükremeleri Tanrı Gözü boyunca yankılandı. Alevleri o kadar parlaktı ki olayı izleyen balıkçılar bulutların alev aldığını sanarak korktular. Birbirine kenetlenen ejderhalar göle doğru yuvarlanmaya başladılar. Meraxes’in dişleri Vhagar’ın boynuna kapandı. Siyah dişleri her seferinde daha da derine battı. Vhagar bu haldeyken bile pençeleriyle Meraxes’in karnını yardı ve kanatlarından birini kopardı. Meraxes ise aldığı yaralar sebebiyle ısırığını daha da kuvvetlendirdi. Bu sırada aşağılarındaki gölde ise şiddetli bir akıntı vardı.

Anlatılana göre işte tam o sırada Daemon Targaryen eyerini savurmuş ve kendi ejderhasından diğer ejderhaya atlamıştı. Elinde de Kraliçe Visenya’nın kılıcı Dark Sister vardı. Gördüğü karşısında dehşete düşen Tek Göz Aemond ise onu eyerine bağlayan zincirleri çözmeye çalıştı. Ancak Daemon yeğeninin miğferini çıkarıp kılıcını Aemond’ın kör gözüne sapladı. Darbe o kadar kuvvetliydi ki kılıcın ucu Aemond’ın boğazının arkasından dışarıya çıkmıştı. Birkaç kalp atımı süre geçtikten sonra ise ejderhalar göle çakıldılar. Çarpmanın etkisiyle havaya fırlayan suların Kingspyre Kulesi kadar yüksek olduğu söylenir.

Orada yaşayan balıkçıların dediklerine göre böyle bir darbe karşısında ne ejderhalar ne de insanlar hayatta kalabilirdi. Hayatta kalamadılar da. Caraxes sürünüp karaya ulaşabilecek kadar yaşayabildi. İçi dışına çıkan ejderhanın bir kanadı kopmuştu ve üstünde göl sularının dumanları tütüyordu. Caraxes göl kıyısından sürünüp Harrenhal’ın duvarlarının altına ulaşıncaya kadar gidecek gücü kendinde buldu. Son nefesini orada verdi. Vhagar’ın cesedi ise göle saplanmıştı. Boynundaki açık yaradan sıcak kan akıyor ve öldüğü yerdeki göl sularını kaynatıyordu. Ejderhaların Dansı bitip aradan birkaç yıl geçtikten sonra ikisinin de bedeni bulundu. Prens Aemond’ın cesedi zırhının içinde eyerine bağlı olarak duruyordu. Dark Sister ise kabzasına kadar batırılmış bir şekilde prensin göz çukurundaydı.

O gün hiç şüphesiz ki Prens Daemon da öldü. Cesedi ise hiçbir zaman bulunamadı. Ancak o gölde akıntı ve aç balıklar vardı. Şarkıcıların dediğine göre yaşlı prens bu olay sonucunda hayatta kalmış ve hayatının geri kalanını Nettles ile birlikte geçirmek için onun yanına gitmişti. Bu tür hikayeler şarkılar için büyüleyicidir fakat tarihin gerçeklerine uymaz.

Ejderhalar, Tanrı Gözü’nün tepesinde dans edip öldüklerinde 130 AC yılının beşinci ayının yirmi ikinci günüydü. Daemon Targaryen öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. Prens Aemond ise yirmi yaşına yeni girmişti. Kara Dehşet Balerion’un ölümünden sonra Westeros’un gördüğü en büyük ejderha olan Vhagar yüz seksen bir yıl yaşamıştı. Böylece Aegon’un Fethi’nin günlerinden kalma tek ejderhanın hayatı güneş batıp hava kararırken Kara Harren’in lanetli kalesinde son buldu. Ancak Prens Daemon’un son savaşının herkesçe bilinmesine biraz vakit vardı çünkü bu olaya tanıklık edebilen insanların sayısı çok azdı.

9.Bölüm Sonu


#104

çok begendim çooook
[hr]
Bu bölümler dizi olarak çekilseydi Prens Daemon Etkileyici bi karakter olurdu


#105

Cregan Stark.


#106

acaba devamı varmı kardesim bu arada çevirdiğinin için tesekkurler


#107

Devamı var. 10.bölümü yarın ya da sonraki gün atacağım.


#108

Biri Cregan Stark için, karşılaştığım en iyi kılıç kullanıcısı minvalinde bir şey söylüyordu. Bu Targaryenlerden biri mi acep?


#109

Evet Ejderha şövalyesi Aemon Targaryen söylüyor.


#110

Yeni bölüm ne zaman gelir?


#111

Önceki soran arkadaşa en geç bugün demiştim ama yetiştiremedim maalesef. Bu bölüm diğerlerinden biraz daha uzun olduğu için çevirisi biraz uzadı. Ama en geç 2 güne yayınlamayı düşünüyorum.

Ek not: Bu bölüm bittikten sonra kitabın bitmesine çok az kalacak. Çevirinin devamı çabuk gelir diye tahmin ediyorum.


#112

Hepsi bitsin de bastırıp okuyayım artık… tutamıyorum kendimi :slight_smile:


#113

Az kaldı az. 10.bölümden bi kurtulayım gerisi çok kolay gelecek :smiley:


#114

Çeviri için çok teşekkürler büyük merakla beklemedeyiz.


#115

Hepsini bir seferde okumak için seni bekliyorum @Lanre 5. vitese tak artık:D


#116

10.Bölüm

Kral’ın Şehri’nde bulunan Kraliçe Rhaenyra ise yaşadığı her yeni ihanetle birlikte kendini daha da yalnız hissediyordu. Döneklikle suçladığı Addam Velaryon yakalanıp sorguya çekilmeden önce kaçmayı başarmıştı. Kraliçe, Addam Velaryon’u yakalama emri vererek sadece bir ejderha ve ejderha sürücüsü kaybetmedi. Aynı zamanda Kraliçe El’ini de kaybetti. Demir Taht’ı almak için Ejderhakayası’ndan yelken açan ordunun yarısından fazlası Velaryon Hanesi’ne aitti. Lord Corlys’in Kızıl Kale’deki zindanlardan birinde çürüdüğünü öğrendiklerinde kraliçenin davasından vazgeçmeye başladılar. Bazıları Lostracılar Meydanı’nda toplanan kalabalığa katıldı. Bazıları ise Driftmark’a geri dönmek için yan kapılardan ya da duvarlardan atlayıp kaçtılar. Geriye kalan diğerlerine ise güvenilemezdi.

Aynı gün hava karardıktan sonra sarayda başka bir dehşet hadise daha yaşandı. Aegon II’nin çocuklarının annesi, kraliçesi, kız kardeşi aynı zamanda da karısı olan Helaena Targaryen kendini Maegor Kulesi’nin penceresinden aşağı atmıştı. Aşağıdaki kurumuş hendekte bulunan demir kazıklara saplanarak öldü. Öldüğünde daha yirmi bir yaşındaydı.

Gece olduğunda bütün sokaklarda, caddelerde, hanlarda, genelevlerde, dükkanlarda hatta kutsal septlerde bile daha karanlık bir hikaye anlatılmaya başlandı. İnsanlar birbirine Kraliçe Helaena’nın tıpkı oğlu gibi katledildiğini anlattı. Çok geçmeden Prens Daeron ve ejderhası şehir kapılarına dayanacaktı. O zaman da Rhaenyra’nın devri sona erecekti. Yaşlı kraliçe kendi yıkılışının üvey kız kardeşi tarafından görülmesini istemiyordu. Ona bu keyfi yaşatma niyetinde değildi. Bu yüzden Sör Luthor Largent’i gönderip kraliçeyi penceresinden attırmıştı.

Kraliçe Helaena’nın katledildiğine dair “söylentiler” çok geçmeden Kral’ın Şehri’nin yarısına yayıldı. Bir zamanlar halkın sevgilisi olan Kraliçe Rhaenyra’ya artık düşman olmaları bu hikayeye tamamen inandıklarını gösteriyordu. Rhaenyra’dan nefret ediliyordu. Helaena ise çok seviliyordu. Halk, Prens Jaehaerys’in Kan ve Peynir tarafından acımasızca katledildiğini de unutmamıştı. Helaena’nın ölümü ise merhametli sayılacak bir şekilde çabuk gerçekleşmişti. Kazıklardan biri boğazına saplanmış ve kraliçe sesini dahi çıkaramadan ölmüştü. Kraliçe öldüğü sırada şehrin karşısındaki Rhaenys Tepesi’nde ejderhası Dreamfyre, Ejderha Çukuru’nu sallayacak kadar şiddetli bir şekilde kükremişti. Havalanmaya çalışan ejderha kendisini bağlayan zincirlerden ikisini kırmıştı. Dul Kraliçe Alicent kızının öldüğünü öğrendiğinde sinirden elbisesini yırtmış ve düşmanlarına ağır bir lanet okumuştu.

O gece Kral’ın Şehri’nde kanlı bir ayaklanma çıktı. Ayaklanma ilk olarak Bit Çukuru’nun sokaklarında başladı. Yüzlerce insan sinirli, korkmuş ve sarhoş bir şekilde hanlardan, dükkanlardan, pis çukurlardan akın etmeye başladı. İsyancılar daha sonra şehrin her bir yanına yayıldılar. Öldürülen prensler ve anneleri için adalet istediklerini haykırdılar. At arabaları ve el arabaları devrildi. Evler ve dükkanlar yağmalanıp ateşe verildi. Kargaşayı bastırmaya çalışan altın pelerinliler saldırıya uğrayıp sert bir şekilde dövüldüler. Alt tabaka ya da soylu fark etmeden herkese saldırdılar. Lordlar çöp yağmuruna tutulurken şövalyeler ise eyerlerinden indirildi. Leydi Darla Deddings kendisine tecavüz etmeye çalışan üç sarhoşu durdurmaya çalışan kardeşi Davos’un gözünden bıçaklandığını gördü. Gemilerine dönemeyen denizciler Nehir Kapısı’na saldırdılar. Burada Şehir Gözcüleri’yle büyük bir kavgaya tutuştular. Denizcileri dağıtmak için Sör Luthor Largent komutasında dört yüz altın pelerinli mücadele verdi. Nehir Kapısı’ndaki kargaşa bittiğinde kapının yarısı parçalanmıştı. Yerde yatan yüz kişi ya ölmüştü ya da can çekişiyordu. Onların dörtte biri altın pelerinliydi.

İsyanın sesi Lostracılar Meydanı’nın dört bir yanında duyulabiliyordu. Şehir Gözcüleri epey teçhizatlıydı; Siyah zırhlarının içinde beş yüz adam, çelik miğferleri ve uzun sarı pelerinleriyle hazır bekliyordu. Ellerinde kısa kılıçlar, mızraklar ve dikenli tokmaklar vardı. Meydanın sol yakasına mızrak ve kalkan duvarı oluşturarak dizildiler. Başlarında ise Sör Luthor Largent vardı. Elinde uzun kılıcıyla birlikte savaş atına binmişti. Kumandanın bu hali yüzlerce kişinin ara sokaklara kaçması için yeterliydi. Sör Luthor Largent, altın pelerinlileri yürütmeye başladığında ise daha fazla kişi kaçtı.

Ancak o kadar kişi kaçtıktan sonra geriye kalanların sayısı on bindi. Kalabalık o kadar fazlaydı ki kaçmak isteyenler bile kıpırdayamadı, itildi ve ezildi. Gözcüler ilerlerken diğer insanlar akın akın geliyor, kollarını birbirine kenetleyip bağırıyor ve lanetler yağdırıyorlardı. “Yolu açın aptallar,” diye kükredi Sör Luthor Largent. “Evinize gidin. Hiç birinize zarar gelmeyecek. Evinize dönün.”

Bazıları ölen ilk kişinin bir fırıncı olduğunu söyler. Mızrağın etini delmesi sebebiyle hırıldamaya başlayan adamın önlüğü kırmızıya bulanmıştı. Bazıları ise ilk ölenin küçük bir kız olduğunu iddia eder. Anlatılanlara göre kız, Sör Luthor’un savaş atının altında ezilmişti. Bunun üzerine kalabalığın arasından bir taş atılmış ve altın pelerinlilerden birinin kaşı yarılmıştı. Bağırışlar ve lanetler okunan altın pelerinlilere çatılardan sopalar, taşlar ve çömlekler atıldı. Meydanın köşesindeki duran bir okçu da ok atmaya başladı. Meşale atılan gözcülerden birinin altın pelerini bir anda tutuştu.

Altın pelerinliler genç, güçlü, disiplinli ve iri adamlardan oluşurdu. Teçhizatları ve zırhları sağlamdı. Kalkan duvarları yirmi metre boyunca kalabalığın içinde kendilerine yol açacak kadar dayanabildi. Bunu yaparken de etrafa ölüler ve yaralılar bıraktılar. Ancak altın pelerinlilerin sayısı sadece beş yüzdü. Oraya toplanan isyancılar ise on binlerce insandan oluşuyordu. Gözcüler birer birer yıkıldılar. Sonra da halk aradaki boşluklardan geçerek bir anda ellerindeki bıçaklar ve taşlarla saldırdı. Hatta dişlerini bile kullandılar. Şehir Gözcüleri’nin etrafına üşüşen insanlar yanlardan ve arkadan saldırıya geçtiler. Çatılardan ve balkonlardan kiremitler atıldı.

İsyana dönüşen savaş şimdi de katliama dönüşmüştü. Dört bir yandan sarılan altın pelerinliler kuşatıldılar ve sürüklendiler. Ellerindeki silahları kullanmaya yetecek kadar bile boşluk bulamadılar. Bir çoğu kendi kılıçlarıyla öldürüldü. Diğerleri ise parçalara ayrıldı, tekmelenerek öldürüldü ve insanlar tarafından ezildi. Bazıları ise çapalarla ve kasap satırlarıyla doğrandı. Dehşetli Sör Luthor Largent bile bu kıyımdan kaçamadı. Elinden kılıcı alınan adam, eyerinden çekilip düşürüldü ve karnından bıçaklandı. Kaldırım taşıyla kafası ezilerek öldürüldü. Kafası ve miğferi o kadar parçalanmıştı ki ertesi gün yük arabaları cesetleri toplamaya geldiğinde o adamın Sör Luthor Largent olduğu sadece cüssesine bakılarak anlaşıldı.

Kaos o uzun gece boyunca şehrin yarısına yayıldı. Diğer bölgelerde ise tuhaf lordlar ve karışıklıktan yararlanan krallar birbiriyle didişti. Sör Perkin adında bir gezgin şövalye on altı yaşındaki yaveri Trystane’i kral yaptı. Oğlanın Kral Viserys’in oğlu olduğunu iddia etti. Her şövalyenin istediği kişiyi şövalye yapmaya hakkı vardı. Bu yüzden Sör Perkin, Trystane’in sancağı altında toplanan bütün paralı askerleri, hırsızları ve kasap çocuklarını şövalye yapmaya başladı. Yüzlerce adam kendisini Tyrstane’in davasına katılmaya adadı.

Sabah olduğunda şehrin her yanı ateşlerle kaplıydı. Lostracılar Meydanı’na cesetler saçılmıştı. Birkaç vahşi grup Bit Çukuru’nda dolaşıp evleri ve dükkanları yağmalamış, karşılaştıkları düzgün insanları dövmüşlerdi. Hayatta kalabilen altın pelerinliler barakalarına geri çekilmişlerdi. Ancak onlar gittiklerinde sokakları sahte şövalyeler, krallar ve deli peygamberler kaplamıştı. Hamamböcekleri gibi bir araya toplanan insanlar güneş doğmadan önce kaçmışlardı. Gizlendikleri deliklere geri dönüp yağmaladıkları ganimetleri bölüşmüş, ellerindeki kanları yıkamış ve uykuya çekilmişlerdi. Sör Balon Byrch ve Sör Garth Yarıkdudak komutasındaki altın pelerinliler Eski Kapı ve Ejderha Kapısı’na gittiler. Öğle vaktine kadar Rhaenys Tepesi’nin kuzey ve doğu sokaklarındaki düzeni tekrar sağladılar. Sör Medrick Manderly de Beyaz Liman’dan getirdiği yüz adamıyla birlikte Aegon Yüksek Tepesi’nin kuzeydoğu tarafındaki alanda düzeni sağladı.

Kral’ın Şehri’nin kalanında ise kaos hâlâ daha devam ediyordu. Sör Torrhen Manderly önderlik ettiği kuzeylileri Kanca’dan aşağı götürürken Balıkçılar Meydanı’nın ve River Row’un , Sör Perkin’in sahte şövalyeleriyle dolu olduğunu gördü. Nehir Kapısı’ndaki siperlerde “Kral” Trystane’in sancakları dalgalanıyordu. Kumandanın ve üç rütbeli gözcünün cesedi ise gözcü kulesine asılmıştı. Oradaki garnizonun geri kalanı da Sör Perkin’in tarafına geçti. Sör Torrhen, Kızıl Kale’ye çekilinceye kadar adamlarının dörtte birini kaybetti. Ancak Sör Lorent Marbrand ile kıyaslanınca ucuz kurtulmuştu. Sör Lorent, komuta ettiği yüz şövalye ve asker ile birlikte Bit Çukuru’na gitmiş fakat sadece on altı kişi geri dönebilmişti. Kraliçe Muhafızları’nın Lord Kumandanı Sör Lorent geri dönebilenlerin arasında değildi.

Saltanatı zarar gören Rhaenyra Targaryen’in akşam olduğunda her yanını keder kaplamıştı. Bakire Havuzu’nun düşmanının tarafına geçtiğini, Nettles’ın kaçtığını ve sevgili kocasının ona ihanet ettiğini öğrendiğinde sinirden kudurdu. Leydi Mysaria bu gecenin dünden daha beter geçeceğine dair kraliçeyi uyardığında ise titredi. O sabah şafak sökerken yanında yüzlerce insan taht odasında kraliçeye refakat ediyordu fakat her biri teker teker oradan sıvışmıştı.

Kraliçenin öfkesi çaresizliğe dönüştü. Demir Taht’ı o kadar sıkı kavramıştı ki güneş battığında iki eli de kanla kaplıydı. Demir Kapı’nın kumandanı Sör Balon Brych’in, Kışyarı’na ve Kartal Yuvası’na kuzgun yollamasını emretti ve onlardan daha fazla yardım göndermelerini istedi. Bakire Havuzu’nun Mooton’larının hain ilan edilmesine dair bir kararname yayınlattı. Daha sonra da Sör Glendon Goode’u Kraliçe Muhafızları’nın Lord Kumandan’ı yaptı. (Daha yirmi yaşında olan ve bir ay dönümünden daha kısa süredir Beyaz Kılıçlara katılmış olan Goode, Bit Çukuru’ndaki mücadelede kendini kanıtlamıştı. İsyancılar Sör Lorent’in cesedine zarar vermeden önce onu Kızıl Kale’ye taşımıştı.)

Genç Aegon annesinin yanından hiç ayrılmadı ancak çok nadiren konuştu. Zırhını giyen on üç yaşındaki Prens Joffrey, Ejderha Çukuru’na gidip Tyraxes’e binmek için yalvardı. “Ben de senin için savaşmak istiyorum anne. Tıpkı kardeşlerim gibi. Onlar kadar cesur olduğumu kanıtlamama izin ver.” Ancak bu sözler kraliçenin kararını daha da kuvvetlendirdi. “Cesurdular fakat şu an ikisi de ölü. Tatlı çocuklarım.” Böylece kraliçe oğlunun kaleden ayrılmasına bir kez daha izin vermedi.

Güneşin batışıyla birlikte Kral’ın Şehri’ndeki insanlar tekrar saklandıkları deliklerden, mahzenlerden ve çukurlardan çıkmaya başladılar. Sayıları bir gece öncekinden daha fazlaydı.

Nehir Kapısı’nda Sör Perkin çaldıkları yemeklerle sahte şövalyelerine ziyafet çektirdi. Onları nehir kıyısından aşağı götürürken iskeleleri ve genelevleri yağmaladılar. Kral’ın Şehri devasa duvarlara ve sağlam kulelere sahip olmasına rağmen şehir dışından yapılacak saldırıları püskürtecek nitelikteydi. Şehrin içinden yapılan saldırılara karşı sağlam değildi.Tanrı Kapısı’ndaki garnizon da epey zayıf bir kuvvetti. Çünkü garnizonun üçte biri ve kumandanları, Sör Luthor Largent ile birlikte Lostracılar Meydanı’nda ölmüştü. Geriye kalanların çoğu ise yaralı olduklarından dolayı Sör Perkin’in adamları tarafından kolayca alt edildi.

Bir saat geçmeden Kral Kapısı ve Aslan Kapısı da açıldı. Kral Kapısı’nı savunan altın pelerinliler kaçtı. Aslan Kapısı’ndakiler ise ayaktakımı tarafından ele geçirildi. Böylece şehrin yedi kapısından üçü Rhaenyra’nın düşmanlarına açılmış oldu.

Ancak kraliçenin en büyük düşmanının şehirde olduğu anlaşılmıştı. Gece olduğunda Lostracılar Meydanı’nda önceki geceden iki kat daha fazla ve üç kat daha korkusuz bir kalabalık toplandı. Kraliçeyi nasıl hor görüyorlarsa Kral Aegon’un da gece bitmeden arkasında ordusu ve ejderhalarıyla gelmelerinden de korkuyorlardı. Bu yüzden dehşet içinde gökyüzüne bakıyorlardı. Çünkü kraliçenin artık onu koruyamayacağına inanıyorlardı.

Çoban denen tek elli çılgın bir peygamber, ejderhaların aleyhine konuşmaya başladığında yarı delirmiş halk yanına gelip onu dinledi. “Ejderhalar geldiğinde,” diye haykırdı. “Etiniz yanacak ve üstünde kabarcıklar çıkacak. Sonra da etiniz küle dönüşecek. Karılarınız ateşte çıplak bir şekilde yanarken acı feryatlar edecekler. Çocuklarınızın ağladığını göreceksiniz. Gözleri eriyip yüzlerine akıncaya kadar ağlayacaklar. Pembe etleri kararıncaya ve kemiklerinden düşünceye kadar ağlayacaklar. Yabancı günahlarımızı cezalandırmak için gelir. Gözyaşlarının alevi söndüremeyeceği gibi edilen dualar da onun hiddetinin karşısında nafiledir. Bunu sadece kan yapabilir. Sizin kanınız, benim kanım, onların kanı.” Daha sonra da sağ kolunun kökünü kaldırıp arkasındaki Rhaenys Tepesi’ni ve üstündeki Ejderha Çukuru’nu gösterdi. “Orada şeytanlar yaşıyor. Burası onların şehri. Kendi şehriniz olmasını istiyorsanız öncelikle onları yok etmelisiniz! Günahlarınızdan arınmak istiyorsanız ilk olarak ejderha kanıyla yıkanmalısınız! Çünkü sadece ejderha kanı cehennemin alevlerini söndürebilir!”

On bin kişi aynı anda haykırdı. “Öldürün onları! Öldürün!” Çoban’ın koyunları on bin ayaklı dev bir canavar gibi harekete geçtiler. Birbirini ite kaka ilerleyen topluluk ellerinde meşaleler, kılıçlar, bıçaklar ve diğer silahlarla birlikte Ejderha Çukuru’nun sokaklarına ve caddelerine doğru gittiler. Bazıları ise eve geri dönmenin daha iyi olabileceğini düşündüler fakat ejderha katillerinin yanından ayrılan her adamın yerine fazladan üç adam daha eklendi. Rhaenys Tepesi’ne ulaştıklarında kalabalığın sayısı ikiye katlanmıştı.

Şehrin karşısındaki Aegon Yüksek Tepesi’nde bulunan kraliçe, oğulları ve saray üyeleriyle birlikte bütün olan biteni Maegor Kulesi’nin çatısından izliyordu. Hava kapalıydı ve meşaleler o kadar fazlaydı ki yıldızlar gökyüzünden Ejderha Çukuru’na saldırmaya gelmiş gibi gözüküyordu. Öfkeli kalabalığın harekete geçtiğinin haberi gelince atlılar gönderilerek Eski Kapı’daki Sör Balon’un ve Ejderha Kapısı’ndaki Sör Garth’ın kalabalığı dağıtması ve ejderhaları savunması istendi. Ancak şehirde bu kadar kargaşa varken atlıların hedeflerine ulaşması pek olası değildi. Ulaşabilseler bile geriye kalan altın pelerinlilerin sayısı bu görevi yerine getiremeyecek kadar azdı. Prens Joffrey, kendi şövalyeleri ve Beyaz Liman askerleri ile birlikte gitmek için annesine yalvardı fakat kraliçe buna müsaade etmedi. “O tepeyi ele geçirirlerse sıra buraya gelir,” dedi. “Kaleyi savunmak için herkese ihtiyacımız olacak.”

Prens Joffrey acı dolu bir sesle,”Ejderhaları öldürecekler anne,” dedi.

“Ya da ejderhalar onları öldürecek,” diye yanıt verdi kraliçe istifini bozmadan. “Bırakalım da yansınlar. Diyar onları özlemez.”

“Ya Tyraxes’i öldürürlerse?” dedi genç prens.

Kraliçe bu düşünceye inanmıyordu. “Onlar sadece haşereler . Sarhoşlar, soytarılar ve fareler topluluğu. Ejderha alevini bir kere tattılar mı hepsi kaçar.”

Aralarında bulunan saray soytarısı Mantar şöyle dedi, “Sarhoş olabilirler ama sarhoş bir adam korku nedir bilmez. Soytarı olabilirler ama kral bir soytarı tarafından öldürebilir. Ve fareler, bin tane fare bir araya toplanınca bir ayıyı devirebilir. Bit Çukuru’nda böyle bir olaya tanıklık etmiştim.” Kraliçe siperlere geri döndü.

Çatıdaki gözcüler Syrax’in sesini duyduktan sonra prensin yanlarından gizlice ayrıldığının farkına anca o zaman varabildiler. Kraliçe “Hayır,” dedi. "Gitmesini yasaklamıştım. Yasaklamıştım.” Kraliçe konuşurken avluda duran ejderha kanatlanmıştı. Yarım kalp atımı süre boyunca kalenin siperlerinden birinin üstüne kondu. Daha sonra ise elinde kılıcını taşıyan prensle birlikte havalandı. “Peşinden gidin,” diye bağırdı kraliçe. “Hepiniz peşinden gidin. Herkes atlarınına binsin. Onu geri getirin. Geri getirin. O bilmiyor. Benim oğlum, canım oğlum…”

Ancak artık çok geçti.

Ejderha ve ejderha sürücüsü arasındaki bağı anladığımızı söylemeyiz. Bilge adamlar bile yüzyıllardır bu konu hakkında kafa yorarlar. Bizim bildiğimiz ejderhaların at olmadıklarıdır. Üstüne eyer koyan herkesi sırtında taşımazlar. Syrax, kraliçenin ejderhasıydı. Kraliçeden başka sürücüsü olmamıştı. Prens Joffrey’nin görünüşü ve kokusu ejderhaya yabancı değildi. Bu yüzden zincirleri çözerken ejderha tepki vermemişti fakat sarı renkteki dişi ejderha prensi sırtında taşımak istemiyordu. Onu kimse durdurmasın diye çabucak zincirleri çözen prens eyer veya kamçı almadan ejderhanın üstüne atlamıştı. Prensin niyeti hakkında sadece tahmin yürütebiliriz. Syrax ile birlikte mücadeleye katılmak istemiş olabilirdi ya da daha büyük bir ihtimal olarak Ejderha Çukuru’na gidip kendi ejderhası Tyraxes’e binmek istemişti. Belki de amacı diğer ejderhaları da serbest bırakmaktı.

Joffrey, Rhaenys Tepesi’ne ulaşmayı başaramadı. Sırtındaki yabancı sürücüden kurtulmak için mücadele eden Syrax, uçarken debelenmeye başladı. Aşağıdaki isyancılar da ellerindeki taşları, okları ve mızrakları ejderhaya attılar fakat bu müdahaleler ejderhayı daha da öfkelendirdi. Bit Çukuru’nda altmış metre yüksekte olan Prens Joffrey, ejderhadan kayıp aşağı düştü.

Beş sokağın birleştiği yere düşen prensin sonu kanlı bir şekilde oldu. Önce eğimli bir çatıya düşen prens oradan yuvarlanarak on iki metre daha düştü ve kırık kiremitlerin arasına yığıldı. Bize söylenene göre bu düşüş prensin belini kırmış ve kırık kiremit parçaları bıçak gibi üstüne yağmıştı. Prensin kılıcı da elinden düşmüş ve karnına saplanmıştı. Bit Çukuru’ndaki insanlar hâlâ daha bir mumcunun kızı olan Robin’in prensi kucaklayıp ona rahat bir ölüm verdiğini konuşurlar. Ancak bu gerçekten çok efsanevi bir olay gibi durmaktadır. Joffrey ‘in “Beni affet Anne,” dediği iddia edilir. Kendi annesinden mi bahsettiği yoksa yukarıdaki Anne’ye mi yalvardığı ise tartışma konusudur.

Böylece Demir Taht’ın varisi, Ejderha Kayası Prensi, Rhaenyra’nın Laenor Velaryon’dan sahip olduğu son oğlu Joffrey Velaryon da hayatını kaybetmişti. Ya da Sör Harwin Strong’dan son piçi… Hangisinin oğlu olduğu, neye inanmak istediğinize bağlıdır.

Bit Çukuru’nda bu kanlı olay yaşanırken Ejderha Çukuru’nda başka bir mücadele daha da şiddetleniyordu.

Soytarı Mantar haklıydı: Yeterli sayıya ulaştıkları zaman bu aç fareler sürüsü boğaları, ayıları veya aslanları devirebilirdi. Ayı ve boğa ne kadar öldürürse öldürsün her zaman daha fazla fare vardı. Bu fareler canavarın bacağını ısırıyor, karnına yapışıyor ve sırtına çıkıyorlardı. O gece işte böyle bir geceydi. Bu fareler, mızraklarla, uzun baltalarla, çivili sopalarla, uzun yaylarla, arbaletlerle ve elli farklı gereçle daha silahlanmışlardı.

Ejderha Kapısı’nda bulunan kraliçeye sadık altın pelerinliler, tepeyi savunmak için barakalarından çıktılar fakat ayaktakımı tarafından engellendiler ve geri dönmek zorunda kaldılar. Eski Kapı’ya giden haberci de oraya ulaşamadı. Ejderha Çukuru’nun kendine ait muhafızları vardı ama sayıları çok azdı. Ayaktakımı kapıları kırıp içeriye girdiğinde muhafızları kolayca alt edip katlettiler. (Devasa ana kapılar bronz ve demirden oluşuyordu. Bu yüzden saldırıya karşı çok dayanıklıydılar fakat çukurun ana kapıları hariç bazı girişleri çok sağlam değildi.) Kimileri ise pencerelerden tırmanıp içeriye girdiler.

Saldırganlar belki de ejderhaları uyurken alt etmeyi ummuşlardı. Ancak saldırının sesi bunu imkansız hale getirdi. Daha sonra bu olayı anlatacak kadar yaşayabilenler duydukları bağırışlardan ve çığlıklardan, havadaki kan kokusundan, koçbaşlarıyla ve sayısız balta darbesiyle parçalanan meşe-demir kaplı kapılardan bahsettiler. Yüce Üstat Mumkun bu olay hakkında şöyle yazdı, “Bu kadar adamın kendi ölümüne böyle isteklice gitmesi çok nadir görülen bir şeydir ama o gece hepsi delirmişti.” Ejderha Çukuru’nda dört tane ejderha vardı. Saldırganlar kumların üstüne çıktıklarında dördü de uyanmıştı ve öfkeliydiler.

O gece Ejderha Çukuru’nun büyük kubbesinin altında kaç adamın ve kadının öldüğü hakkındaki bilgiler hiçbir kitapta birbirini tutmaz. İki yüz de olabilir iki bin de. Ölen her bir kişinin ardından on tanesi alevlerden zarar gördü ama yine de hayatta kalabildi. Ejderhalar, çukurun içinde kapalı duvarlar ve kubbelerin arasında kapana kısılmışlardı. Zincirlerle bağlandıkları için de uçamıyorlardı. Ayrıca saldırıları savuşturmak için kanatlarını da kullanamıyor ve düşmanlarına havadan saldıramıyorlardı. Onun yerine boynuzlarıyla, pençeleriyle ve dişleriyle savaştılar. Bir boğa gibi sağa sola dönüp durdular. Ancak bu boğalar ateş üfleyebiliyordu. Yanan insanlar sendeleyip çığlıklar atarken ve etleri kararmış kemiklerinden koparken Ejderha Çukuru cehenneme dönüştü. Yine de her ölenin ardından ejderhaların ölmesi gerektiğini haykıran on kişi daha ortaya çıktı. Ejderhalar gerçekten de birer birer öldüler.

Ölen ilk ejderha Shrykos oldu. Oduncu Hobb diye bilinen bir adam ejderhanın boynuna atladı. Baltasıyla ejderhanın kafasına darbeler indirirken Shrykos kıvranıp kükredi ve adamı üstünden atmaya çalıştı. Bacaklarını ejderhanın boynuna dolayan Hobb, baltasıyla yedi kere ejderhaya vurdu ve her vurduğu darbede Yedi’nin isimlerini haykırdı. Yedinci darbeyi vurup Yabancı’nın adını söylediğinde ejderha öldü. Balta ejderhanın pulunu ve kemiklerini yarıp beynini parçalamıştı.

Morghul’un ise Yanan Şövalye tarafından katledildiği söylenir. Ağır zırhının içindeki vahşi iri adam, elinde mızrakla birlikte ejderha alevinin üstüne ilerlemişti. Ejderha alevi adamın zırhındaki çeliği eritip etini yakarken bile adam mızrağını ejderhanın gözüne defalarca saplamıştı.

Anlatılana göre Prens Joffrey’nin ejderhası Tyraxes yuvasına geri çekilmiş ve bunu yaparken de peşinden gelen sözde ejderha katillerinin bir çoğunu kızartmıştı. Bir süre sonra yuvasının girişi cesetlerden dolayı geçilemez olmuştu. Ancak bu insan yapımı mağaraların iki tane girişi olduğunun unutulmaması gerekir. Bir tanesi kumlara bakan ön giriş diğeri ise tepenin yamacına bakan arka giriş. İsyancılar da ellerinde baltaları, kılıçları ve mızraklarıyla birlikte arka girişi kullanarak mağaraya girdiler. Dumanların arasında haykırarak ilerlediler. Tyraxes arkasını döndüğünde zinciri birbirine karıştı ve ejderhanın hareketini kısıtlayacak bir biçimde üstüne dolandı. Ejderha öldükten sonra yarım düzine adam (ve kadın) ölümcül vuruşu kendisinin yaptığını iddia etti.

Çukurda yaşayan bu ejderhalardan sonuncusu o kadar kolay ölmedi. Efsaneye göre Kraliçe Helaena öldükten sonra Dreamfyre zincirlerinden ikisini kırmıştı. Ayaktakımı ejderhanın üstüne gelirken duvardaki destekleri kopararak bağlı olduğu diğer zincirlerden de kurtuldu. Daha sonra da dişleriyle ve pençeleriyle insanlara saldırdı. Bir yandan ateş üflerken insanları parçalara ayırdı. Etrafına daha fazla kalabalık toplanınca havalandı. Ejderha Çukuru’nun içinde daire çizdi ve aşağıdaki insanlara karşı saldırıya geçti. Hiç şüphe yok ki Tyraxes, Shrykos ve Morghul onlarca insan öldürmüştü fakat Dreamfyre tek başına üçünün toplamından daha fazla insan öldürdü.

Yüzlerce insan dehşet içinde ejderhanın alevlerinden kaçtı… Ancak sarhoş, deli ya da Savaşçı’nın cesaretini almış yüzlercesi daha aralarına katılıp saldırıya geçti. Ejderha, kubbenin en yukarısındayken bile okçuların ve arbaletçilerin ulaşabileceği bir mesafedeydi. Dreamfyre nereye dönerse dönsün üzerine ok ve arbalet oku yağdırıldı. Bazı oklar o kadar yakın mesafede olmasından dolayı ejderhanın pullarını bile deldi. Ne zaman bir yere konsa insanlar bir araya toplanıp Dreamfyre’a saldırdı ve ejderhayı tekrar havalanmaya mecbur bıraktı. Ejderha bronz kapılara doğru iki kere uçtu fakat kapıyı kapalı ve sürgülü olarak buldu.

Çukurdan kaçamayan ejderha tekrar aşağı indi ve insanlara vahşi bir şekilde saldırdı. Çukurun kumları kararmış cesetlerle doluncaya kadar saldırdı. Hava dumanla birlikte ağırlaşmıştı ve havayı yanan insanların etlerinin kokusu kaplamıştı. Ancak bunlara rağmen oklar ve mızraklar yağmaya devam etti. Ejderhanın sonunu gözlerinden birine saplanan arbalet oku getirdi. Yarı kör olmuş ve aldığı daha küçük yaralar sebebiyle öfkelenen Dreamfyre kanatlarını açtı ve gökyüzüne süzülmek için son bir teşebbüste bulunarak havalandı. Çukurun kubbesi ejderha alevi yüzünden zaten zayıflamıştı. Ejderha süratle çarpınca böyle kuvvetli bir darbe karşısında kubbe çatladı. Birkaç saniye sonra da kubbenin yarısı yıkıldı. Ejderha ve ejderha katilleri binlerce ton taşın ve molozun altında ezilerek öldüler.

Böylece Ejderha Çukuru Saldırısı başarıyla sonuçlanmış oldu. Bedeli çok ağır olsa da Targaryen ejderhalarının dördü öldürülmüştü. Ancak yine de kraliçenin ejderhası serbestti ve hayattaydı. Bu kıyımın ardından hayatta kalan insanlar duman tüten yıkıntıların arasında ortaya çıktıkları sırada Syrax geldi ve saldırıya geçti.

Şehrin karşısında ejderhanın kükremesiyle birlikte binlerce feryat ve çığlık duyuldu. Rhaenys Tepesi’nin üstündeki Ejderha Çukuru ateşten oluşmuş sarı bir taç takmıştı. Alevler o kadar parlaktı ki sanki güneş doğuyordu. Olan biteni izlerken kraliçe bile titredi ve gözyaşları yanaklarında parladı. Kraliçenin eşlikçilerinden birçoğu alevlerin yakında bütün şehri saracağından korkup kaçtı. Hatta Aegon Yüksek Tepesi’nde bulunan Kızıl Kale’yi bile sarabilirdi. Diğerleri ise kalenin septine gidip kurtuluş için dua ettiler. Rhaenyra ise hayatta kalan son oğlu Genç Aegon’a kollarını doladı onu sıkıca bağrına bastı. Syrax’in devrildiği o dehşet ana kadar kollarını oğlundan hiç ayırmadı.

Zincirleri ve sürücüsü olmayan Syrax bu kargaşadan kolayca kaçabilirdi. Bütün gökyüzü onundu. Kızıl Kale’ye geri dönebilir, şehri terk edebilir ya da Ejderha Kayası’na gidebilirdi. Onu Rhaenys Tepesi’ne çeken kargaşanın sesi ve her yeri kaplayan ateş miydi? Ölen ejderhaların kükremesi ve haykırışları veya yanık et kokusu muydu? Syrax’in neden ayaktakımının üstüne çullanıp onlara dişleriyle ve pençeleriyle saldırdığını bilmediğimiz gibi bu sorunun da cevabını bilmiyoruz. Ejderha havadan hepsine ateş yağdırabilirdi. Havadayken ona zarar veremezlerdi fakat onun yerine insanların üstüne saldırdı ve onları parçalara ayırıp yedi. Sahip olduğumuz bilgiler bu olayın nedeninden ziyade o gece ne olduğu yönündedir.

Kraliçenin ejderhasının ölümün hakkında birbiriyle çelişen birçok hikaye anlatıldı. Bazıları Oduncu Hobb’un ejderhayı öldürdüğünü söylediler ama bu muhakkak ki yalandı. Bir insan aynı gecede iki ejderhayı aynı yöntemle öldürebilir miydi? Bazıları takma adı “kana susamış dev” olan bir mızrakçının Ejderha Çukuru’nun kırık kubbesinden Syrax’in üstüne atladığını anlattılar. Diğerleri ise Sör Warrick Wheaton adında bir şövalyenin ejderhanın kanadını Valyria çeliğinden yapılma kılıcıyla kestiğini söylediler. Daha sonraları ise Bean adında bir arbaletçi gittiği her handa ve tavernada ejderhayı övünerek kendisinin öldürdüğünü iddia etti. Bir gün kraliçenin destekçilerinden biri adamın hikayesinden sıkılıp dilini kesinceye kadar Bean bu hikayeyi anlattı. İşin aslı şu ki o gece Syrax’in ölmesi dışında gerçeği kimse öğrenemedi.

Ejderhasının ve oğlunun kaybı Rhaenyra Targaryen’i solgun bırakmış ve tesellisi olmayan bir duruma sokmuştu. Akıl danıştığı insanlar konuşurken kraliçe odasına çekildi. Herkesin hemfikir olduğu üzere Kral’ın Şehri kaybedilmişti; Şehri terk etmek zorundaydılar. Çamur Kapısı düşmanlarının elindeydi ve nehirdeki tüm gemiler yanmış ve batmıştı. Bu yüzden kraliçe ve küçük bir gruptan oluşan eşlikçileri Ejderha Kapısı’ndan sessizce ayrıldılar. Niyetleri Duskendale kıyısından ilerlemekti. Rhaenyra yanında Manderly kardeşler, hayatta kalan dört Kraliçe Muhafızı, Sör Balon Byrch, yirmi altın pelerinli, dört kraliçe nedimesi ve hayatta kalan son oğlu Genç Aegon ile birlikte şehri terk etti.

10.Bölüm Sonu


#117

Çeviriyi çok güzel yapmışsınız kardeşim helal olsun valla. Kitabın İngilizcesi’ni okudum direk ondan biliyorum. :slight_smile:


#118
  1. bölümde epey coşmuşsun @“Lanre” :slight_smile: en uzun bölüm sanırım şu ana kadarki :slight_smile:

#119

sağol teşekkürler çeviri için :slight_smile:


#120

Aynen bu zamana kadarki en uzun bölüm oldu ama çevirirken ciğerim soldu resmen :smiley:

Ek Not: Büyük sona 2 bölüm kaldı bu arada. 12.bölümde bitecek hikaye.