Kitap Alıntıları


#381

“Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir.”

  • Yeni Hayat, Orhan Pamuk

#382

“… Fakat bu efendilerin hiçbiri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rasgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet Bey’le asla Mehmet Bey olarak konuşmaya imkân bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olursa karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun… Müzik lafı açsan bilmem hangi gâvurun kitabı veya hangi Müslümanın makalesiyle karşılaşırsın… Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez. Çok kere iki lafı birbirini tutmamak mecburiyetindedir. Çünkü edebiyat hakkında duyup veya okuyup benimsedikleri şu müellifin fikirleri ise, tesadüfen, müzik hakkındaki bilgileri de, dünya görüşü ve sanat anlayışı itibarıyla ona taban tabana zıt bir başka muharrirden edinmedir. Bu belkemiksiz malumat ve kanaatler mütemadiyen kopar, birbirinden ayrılır, sahibiyle münasebetlerini mütemadiyen değiştirir. Çünkü hiçbirinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. Hiçbiri ukalalık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. Hiçbiri insanı insan yapan şeyin bir şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır. Onun için bu nevi insanlardan bahsedilirken boyuna birbirine uymaz sözler duyarız. Biri aptaldır derken öteki akıllı, biri ahlaksız derken diğeri iyi huylu der. Şu tarafı iyi ama bu tarafı çürük diye hükümler verilir. Bir insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlakı, hülasa her şeyiyle bir bütün olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar bir insanda ne kadar ayrı çehre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk vücuda getirirler. O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir…”

“… İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir…”

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali.


#383

“Nasıl yaşadım onca yıl bu evde?
Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?
Ben ne yaptım, kimse de uyarmadı beni.
İşte sonunda anlamsız biri oldum.
İşte sonum geldi.
Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asamadım;
kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşayamadım.”

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay


#384

“Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.”

  • Aylak Adam, Yusuf Atılgan

#385

" Benim bir gün herkese gülücükler dağıtıp ertesi gün nefret kusmam imkansız. Bende orta yolu seçiyorum ve düşüncelerimi kendime saklıyorum. Belki bir gün bende başkalarına onların bana davrandığı gibi alçakça davranırım. Ah keşke yapabilsem." (30 Ocak 1943)

  • Anne Frank’in hatıra defteri

#386

Bana Aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp gösterin, ben de size mutlu bir insan göstereyim.
Ölü Ozanlar Derneği- Nancy H. Kleinbaum


#387

Unutma; Kimse unutulmayacak kadar sonsuz ve sonsuza dek sevilecek kadar değerli değil aslında
Olasılıksız- Adam Fawer


#388

Mazi daima mevcuttur.Kendimiz olarak yaşayabilmek için,onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.

Mustafa Kutlu Ya Tahammül Ya Sefer


#389

Bozkurt Korkusu

Bozkurt millî sembolümüzdür. Türkler çok eski çağlarda, totem devrinde kendilerinin bir Bozkurt”tan türediğine inanmışlardır. Böylece Gök Türkler dişi, Dokuz Oğuz – On Uygurlar erkek Bozkurt”un soyu sayılmış, Kun yani Oğuzlar”a ise Bozkurt büyük yürüyüşlerde kılavuzluk etmiştir.

Totem ve itibârî ata her millette, boyda, urukta vardır. Bunlar milletin vicdanına siner, ilmin bugünkü ilerleyişi karşısında insanların kurttan türemesine imkân olmadığı kabul olunmakla beraber Bozkurt millî sembol olmakta devam eder.
“Bozkurt da ne oluyormuş? Nihayet bir hayvan” deyince iş değişir. O zaman dünyada hiçbir şeyin mânevî değeri kalmaz. Kutlu tanınan, sevilen, sayılan her varlığa bir kulp takılır.
“Ana” nihayet çocuğu dünyaya getiren bir dişidir. “Bayrak” renkli bir bez parçasıdır. “Devlet Başkanı” herhangi bir adamdır. “Anayasa” sıralanmış maddelerden ibarettir. “Ahlâk” açıkgözlerin ahmakları yolmak için uydurduğu bir yalan, “aile” ve “disiplin” insanlara sıkıntı vermekten başka rolü olmayan lüzumsuz şeylerdir.
Denk kuvvetteki iki komşu devletten birindeki millet yukarıdaki tarifleri kabul etmiş, ikincisi kutlu prensip ve varlıklara inanmışsa bu ikincisi günün birinde ötekini mutlaka yener, hatta haritadan siler.
Ebedî barış teramesine inanmak cehalet, hamakat, ihanettir. Ebedî barışın asla gelmeyeceğine, milletler ve devletler arasındaki kırankırana güreşin sonuna kadar devam edeceğine en iyi örnek son Pakistan – Hindistan çatışmasıdır. Dünyanın en sefil ve süfli milleti olan Hind”ler elegeçen fırsatı kaçırmayarak Doğu Pakistan”ı, ilerde yutmak üzere Pakistan”dan koparmasını başardılar.
Coğrafyası ve tarihi bakımından tehlikeli bir bölgede yaşayan Türkiye güçlü olmaya mecburdur. Güçlü olmanın şartlarından biri manevî alanda kuvvetli olmak, millet fertlerini birleştirecek prensiplere, sembollere, şahıslara bağlanmaktır.
Türkiye”de, Türkçülükle komünizm çarpışırken hükûmet iki tarafa da aynı gözle bakamaz.
Biri yurdu büyütmek, biri parçalayarak başka devletlere bağlamak olan iki fikri eşit tutmak çılgınlıktır.
Konya”da çıkan “Yeni Meram” gazetesinin 7 Ocak 1972 tarihli sayısında, oradaki Selçuk Eğitim Enstitüsü”ndeki olaylardan bahsolunuyor. Öğrencilerden 300”ü aşan bir topluluk, okula Bozkurtlu rozetle geldikleri için okul müdürü “Yusuf Ziya Beyzadeoğlu” bunları Disiplin Kuruluna vererek cezalandırmış. Bozkurtlu rozetle gelirlerse, okula alınmamaları kararlaştırılmış.
Bozkurtlu rozet millî – tarihî bir semboldür. Türk Devleti”nin bir okulunda bunu takanları cezalandırmak aklın, idrâkin, millî şerefin, millî duygunun asla kabul edemeyeceği bir davranıştır.
“Yeni Meram” gazetesine göre müdür bu hareketi şöyle tevil etmektedir:
30 Aralık günü 300”e yakın öğrencinin Bozkurtlu rozeti takarak okula geldikleri görüldü. Öğrenciler arasında bu durum huzursuzluklara, kıpırdanmalara neden oldu. Biz öğrencilerimize rozet takmanın yasak olmadığını, yalnız Bozkurt rozetiyle enstitüye girmelerinin kesinlikle yasaklandığını bildirdik. Bu karara uymayan öğrencileri sınıfa almadık”
Müdür bu kararın sebebini geçen yılki olaylarda arayarak şöyle diyor:
“Öğrencilerimizin kimsi Mao şapkası giydi, sol yumruğunu kaldırdı. Kimi kalpakla okula geldi. Sağ yumruğu ile selâm durdu. Ardı arkası kesilmeyen çatışmalar oldu. İşte biz bunların önüne geçmek ve bu ortamı silmek için bazı tedbirler almayı kararlaştırdık.”
Yani müdür, sıtmayı cibinlikle tedavi etmeye kalkmış. Bir kere Maocularla kalpaklıları eşit tutmak dünyadan haberi olmamak demektir. Maocunun görevi ve düşüncesi Türkiye”yi yıkmak, kalpaklı dediği Türkçülerinki ise yaşatmaktır. Müdür, Maocu dediği vatan hainlerini topyekûn tardetmediyse görevini yapmamış demektir. Onlar yarın öğretmen olarak Türk çocuklarını zehirleyecekler, bunun günahı şu garip isimli Beyzadeoğlunda olacaktır. Bir de kalpaklıların selâm verdikleri hakkındaki söz müdürün kavl-i mücerredidir. Türkçüler yumruk kaldırarak değil, adam gibi selâm verirler.
Bozkurt rozetinden tedirgin olanlar varsa milliyetçilik düşmanı olan kimselerdir. Bunların yola getirilmesi lâzımdır. 12 Mart Muhtırası Bozkurt rozetini taşıyanlara değil, sol yumrukla selâm verenlere karşı yapıldı.
Millî Eğitim Bakanı”nın dikkatini çekiyorum. Bu işe el koyarak aydınlatsın.
Konya Eğitim Enstitüsü”ndeki öğretmenlere acımamak da elden gelmiyor. Demek bunların içinde Bozkurt”un ne olduğunu bilen kimse yokmuş. Peki bunlar ne bilir?
Atatürk”ü değil mi? Onu da bilmezler. Bilselerdi Atatürk hakkına İngilizce “Bozkurt” diye kitap yazıldığından haberleri olacaktı.
Bozkurt”an bu korku neye?
Yoksa Beyzadeoğlu kendisini kuzu mu sanıyor?
Nihal ATSIZ, Ötüken Dergisi, 19 Ocak 1972, Sayı: 98


#390

Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var,insanın yok.Şu dünyada yalnız olan,kimsesiz,çaresiz olan yalnız be yalnız insandır.Herkesin,her şeyin yaşaması,ölümsüzlüğü var,insanın yok.Ağaç,kuş,otlar,böcekler,yılanlar,çıyanlar,hiçbirisi,hiçbirisi yok olmuyor.Ama insan yok oluyor.Çünkü insan kendinde başlayıp kendinden bitiyor.

Demirciler Çarşısı Cinayeti-Yaşar Kemal


#391

Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz
Sabahattin Ali

Sabahattin Ali’nin bir çok öyküsünü burada paylaşmak istiyorum özellikle Sırça Köşk ama mümkün değil işte


#392

"Tarihin kırk meçhul kahramanı karanlıkta yürüyordu. En önde Kür Şad, Bozkurt soyunun o od parçası oğlu vardı. Vazifesi olan Türk budununu kurtarmak, fakat hakkı olan kağanlğı başkasına vermek için ırkının şiir tarihine en güzel mısrayı yazmak üzere gözler ilerde, el kirişte yürüyordu.

Onun arkasında Bögü Alp, Yamtar, Yağmur, Gök Börü, Ay Kutluk ve Emenbir sıra helinde ilerliyorlardı. Bögü Alp, sağlam yapısının altındaki daha sağlam yüreğiyle, kulağında Kıraç Ata’nın sözleri çınladığı halde yürüyor, Yamtar iri gövdesinin heybetine yakışan iri taş sağ koltuğunun altında olduğu halde yürüyor; Yağmur göze ilk çarpan dolgun yanakları ve gülen gözleriyle yürüyor; Gök Börü gözleriyle değil, Tanrı’nın gönlüne saldığı ışıkla görerek yürüyor; Ay Kutluk on yıl önceki kılıç yarasının asilleştirdiği yüzü ile; Emen, Çinlilerin öldürdüğü dokuz kardeş, üç dayı, iki eçe ve babasının öç diye haykıran sesleri kulağında olduğu halde yürüyordu.

Kırk kahraman yağmurun altında yürüyordu."
Hüseyin Nihal Atsız - Bozkurtlar


#393

-Kurtların koyunları ve insanları öldürmesinden daha kötü ne olabilir?
+İnsanların insanları öldürmesi. -Zaman Çarkı (Dünyanın Gözü)

Dream: Teşekkürler. Siz cehennemin kralları onurlusunuz, bunu unutmayacağım.
Lucifer: Onurlu? Şaka yapıyor olmalısın. Etrafına bak, Morpheus. Cehennemin milyonlarca lordu etrafını sarmış durumda. Söyle bize, neden senin gitmene izin verelim? Kasklı ya da kaskız burada hiç gücün yok. Hayallerin(Dreams) cehennemde ne gücü olabilir ki?
Dream: Burada hiç gücüm olmadığını mı söylüyorsun? Belki de haklısındır. Ama… Sen hayallerin burada hiçbir gücü olmadığını mı söylüyorsun? Söyle bana, Lucifer Sabahyıldızı… Her biriniz kendinize sorun: Eğer cehenneme hapsedilmiş olanlar cenneti hayal edemeseydi, cehennemin ne gücü olurdu ki? -Sandman


#394

“Lütuf ona atalarından miras, hafiflik bana annemden.
Annem…
Bu oda mıydı? Yandaki daha büyük oda? Salon? Koridor? Belki de banyo? Banyo olmalı. Mutfak olmamalı. Hiçbir ev kadını kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz.
Anneannem, saçları, derdi başka bir şey demezdi. Annenin o harikulade saçları… Annenin o kestanerengi, rüya bukleli harika saçları, annenin o saçları…
Bu oda mıydı? Yandaki daha büyük oda? Salon? Koridor? Belki de banyo? Banyo olmalı. Mutlaka banyo olmalı. Banyonun tavanında sökülüp deliği çoktan alçıyla sıvanmış bir kanca olmalı.
Boynundan ipi usulca çıkarmışlardır.
Usulca…
Usulca?
Bu mümkün mü? Tavana asılı bir bedeni incitmeden boynundan ipi çıkarmak mümkün mü?
Mümkün.
İnsanlar ölünce yavaşlar. Usulca vuku bulur ağır zamanlı olaylar…
Hayır!
Anneannem telaşla çığlık atmıştır.
Hayır!
Anneannem kasılıp kalmıştır.
Anneannem kızının tavandan sallanan bedeninin ucuna, tam ucuna, ayaklarına sarılıp avaz avaz bağırmıştır.”

  • Annemin O Harikulade Saçları, Mine Söğüt.

#395

İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

-Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali


#396

“Kimse hatırlamak, söylemek istemiyordu, ama eskiden Tarlabaşı bir Rum-Ermeni-Yahudi ve Süryani mahallesiydi. Taksim’in arkasından Haliç’e inen ve ortasından, her mahallede başka bir ad alan (Dolapdere, Bilecikdere, Papazköprü, Kasımpaşa Deresi), ama üstü betonla kapatıldığı için adlarıyla birlikte unutulan bir dere akan vadinin diğer yanı olan Kurtuluş, Feriköy sırtında altmış yıl önce, 1920’lerin başında sadece Rum ve Ermeniler yaşardı. Cumhuriyet’ten sonra Beyoğlu’nun gayrimüslimlerine ilk darbe 1942 yılındaki Varlık Vergisi’yle indirilmiş, II. Dünya Savaşı’nda Alman etkisine iyice açık olan hükümet Tarlabaşı’nın Hıristiyan ahalisinin çoğuna ödeyemeyecekleri kadar yüksek vergiler salmış, ödeyemeyen Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi erkeklerini de tutuklayıp Aşkale’deki çalışma kamplarına yollamıştı. Mevlut, vergisini ödeyemediği için dükkânını Türk çırağına devredip çalışma kampına giden ya da sokaklardaki aramalara yakalanmamak için aylarca evinden çıkmayan eczacıların, mobilya ustalarının, ailesi yüzlerce yıldır buralarda yaşayan Rumların hikâyelerini çok dinlemişti. 1955’in 6-7 Eylül’ünde Yunanistan ile Kıbrıs kavgası sırasında eli sopalı ve bayraklı kalabalıklar tarafından kiliselerin, dükkânların yağmalanıp tahrip edilmesinden, papazların kovalanıp kadınların ırzına geçilmesinden sonra Rumların çoğu Yunanistan’a gitmiş, gitmeyenlerde 1964’te hükümetin bir kararnamesi ile evlerini, ülkeyi yirmi dört saatte terk etmek zorunda kalmışlardı.”

  • Kafamda Bir Tuhaflık, Orhan Pamuk

#397

Alethi usulu. Sen bir müttefikini savaş meydanında terk edebilirdin ve bunu herkes bilebilirdi ama yüzüne hakaret etmek mi, ah, işte o yapılacak iş değildi. Toplum buna iyi gözle bakmazdı. Hay Nalan’ın eli! Babası her şey hakkında yerden göğe haklıydı.


“Böylece o topraklar diyarında, durduruldu kahramanımız tarafından fırtına. Ve düşerken yağmur gözyaşları gibi, reddetti bizim Fleet yarışı bitirmeyi. Beden ölmüştü ama azim değil, yükseldi ruhu o rüzgarlarla.
Uçtu günün son şarkısıyla birlikte, kazanmak için yarışı ve geçirmek için şafağı ele. Denizin ve dalgaların ötesinde, kesilmedi Fleet’in nefesi artık. Sonsuza dek güçlü, sonsuza dek hızlı, özgürdü yarışmak için rüzgarla sonsuza dek.”


“Bir tavşancık ile bir civciv, güneşli bir günde birlikte çimenlerde oynamak için çıkmışlar”
“Civciv… Tavuk yavrusu mu?” dedi Kaladin. “Ve bir ne?”
“Ha, bir an unutmuşum” dedi Akıl. “Pardon. Bunu senin için daha uygun bir şekle sokayım. Bir vıcık sümüksü yığın ile on yedi bacaklı iğrenç bir yengeçsi şey, çekilmez derecede yağmurlu bir günde birlikte kayaların üzerinde sürünmek için çıkmışlar. Bu daha iyi mi?”
“Sanırım. Hikaye bitti mi?”
“Daha başlamadı.”


“Uykuyu çok garip buluyorum. Fiziksel Alem’deki bütün varlıkların bunu yaptığını biliyorum. Bunu zevkli mi buluyorsunuz? Var olmamaktan korkuyorsunuz ama bilinçsizlikte aynı şey değil mi?”
“Uykudayken sadece bir süreliğine oluyor…”
“Ah. O sorun değil, çünkü sabah olduğunda hepiniz bilinçliliğe geri dönüyorsunuz.”
“Eh bu kişiden kişiye değişir” dedi Sahallan aklı başka yerde. “Pek çoğu için ‘bilinçlilik’ fazlasıyla cömert bir terim olabilir…”

Parlayan Sözler (Fırtınaışığı Arşivleri 2) - Brandon Sanderson


#398

"Karnesini almıştı ama karnesi kötüydü. Bu yüzden babasına vermeye korkuyordu . Ama yinede verdi. "

Cinali tatilde - syf 7

Aemon targaryen tarafından kuzgun ile gönderildi.


#399

IAGO
Göründükleri gibi olmalı insanlar
Eğer değillerse göründükleri gibi
İnsan değil, şeytandırlar

William Shakespeare, Othello, 3. perde, 2. sahne, syf. 69


#400

“Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör.
Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?”

“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.”

“Ama düşlere dokunmak mümkün olabilir mi? Sana bu yüzden hem çok yakın, hem de çok uzağım.”

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar