Oyun Anıları


#221

Edd korsan kullanmaz ;))


#222

Oyuna heyecanla başladım, robb starkı görme şansımız olmaması kötü olmuş. Ayrıca yaver çocuğu hiç sevemedim. Yine de onu kurtarmak istedim ama aptallık edip Lord Forresterı uyarmaya gittim yetişebilirim sandım ama kızıl düğün çoktan başlamıştı. Lord forrestera, ‘sizi uyarmaya geldim’ diyemediğimden ‘diğer yaveri bırakmak zorunda kaldım’ dedim. Lord Forrester ölünce sözlerini sadece amcama söyleyeceğime yemin ettim ama, yanlışlıka üstad orgntyrn ve leydi forrestera da söyledim. Ama amcama bunu itiraf ettim. Bu arada babamı öldüren adama da merhamet göstermedim.

Ethan olarak, ikizime söz vermedim ve ‘gerekirse değişirim’ dedim. Hırsızın da üç parmağını şahsen kestim.

Diğer kız olarak cerseiyi tek cevap dışında ikna ettim. Ama kömürcü oğlanla konuşmak aptallıktı bu yüzden ikinci seferde onu tersledim. Margaerynin mührünü de almak gibi bir hata yapmadım.

Gared olarak ramsaye yakalanınca ‘koş’ yaptım Ama ne oldu göremedim tabii ki.

Lord ramsayi kortta karşıladım ve kapıların sürgüsünü kaldırırken ‘içeri GİREBİLİRSİN’ dedim. Holde ise akıllıca konuştum ve demir ormanın yarısını korudum. Ama sanırım tamamını kotuma şansım da vardı.

Kız kardeşimi korurken de öldüm. Ama orada oyunu kapattım şimdi yalakalık yapmayı planlıyorum

Umarım bu mesaj öncü olur ve herkes hikayesini anlatır. Çünkü ethanı sağ bırakmak mümkün mü öğrenmeliyim


#223

Ethan her türlü ölüyor galiba ama bargain seçeneğinde ne oluyor bilmiyorum .Umarım sonraki bölümler güzel olur


#224

Eveeeet. Konu dead. Ama CK2’de Rogue Prince senaryomu anlatarak konuyu dirilteceğim.

Ehem ehem… Efendim olaylar, tahmin edeceğiniz Gibi Rogue Prince kitabındaki Daemon Targaryen vs. Three Daughters olayını anlatıyor…

Efennim aldık Daemon’u oyunumuza başladık.

Oyunun başında sevgili kardeşimiz Viserys’e, “la ben savaşa gidicem para ver.” diyoruz ve pek sevgili kardeşimiz bize 100 altın veriyor. Savaş ilan edilince de Hür-süvariler ve vasıflı vasıfsız bir çok şövalye Prens Daemon Targaryen’in davasına katılıyor… Dostumuz Corlys Velaryon ‘the Sea Snake’ ile Driftmark’tan yola çıkıyoruz.

Yaklaşık 100 Kadırga ve 10.000 Kişiden oluşan ordumuzu Alıp Driftmark’tan Tyrosh’a doğru yola çıkıyoruz. Üç kız kardeş Kralı Mero’nun Sancaklarından olan Tyrosh’lu Efendiyi kalesinde yakalıyoruz.

“Lord’um,” diyoruz “eğer sümüklü bir korkak olmasaydınız ve ordunuzun başında olsaydınız muhtemelen yaşardınız.” Lord, her ne kadar taviz vermemeye çalışsa da belli ki korkuyor…
Caraxes the Blood Wyrm’i gören herkes korkar…

Efennim yanımızda üç ejderha var. Birisi doğrudan şahsımızın sürdüğü Caraxes diğeri manitamız Laena’nın sürdüğü Vhagar diğeri de onun kardeşi Laenor’un ejderi Seasmoke…

“Defol topğaklağımdan Westeğoslu buğada istenmiyoğsun.” diyor ilginç aksanıyla Tyrosh’lu Lord.
“Duymadınız galiba, 3 ejderha var lan. Boru mu bu ?” diyoruz ve cevabı beklemeden gidiyoruz.

“Tyrosh Lordu mantığını dinleyemedi.” diye duyuruyorum askerlerime, “İşte benim mantığım.”

Caraxes ile kalenin etrafında küçük bir tur atıyoruz.Tyrosh’lu lord’un 20.000 kişilik garnizonu mahvoluyor. Geriye kalan 202 kişi sadece 12 gün dayanabiliyor…

Lord da dahil olmak üzere, Lord’un kanından herkesi tutuklatıyorum.Tyrosh Lordumuzun karısını alıp, askerlere hediye ediyoruz. Akılsız lordun cezasını karısı çekermiş.

E kadın akıllı olursa? İşte örneği; Tyrosh’lu bir leydimiz ordularını ve topraklarını bize getiriyor. Ve biz de leydiye, dostlarımıza karşı ne kadar cömert olduğumuzu gösteriyoruz. Ve kendilerine savaş sonunda Tyrosh’u vaadediyoruz.

Savaş Üç Kızkardeş Krallığı ile olsa da,asıl amaç Basamaktaşları bölgesini ele geçirmek… Bu yüzden Kuşatmaları doğrudan Basamaktaşları bölgesinde yapıyoruz.

Kafatasları ve kanlı taş başta olmak üzere bir çok bölgeyi tek askerimiz ölmeden, Caraxes ile ele geçiriyoruz.
Ancak, savaşın bitmesi için asıl yapmamız gereken şey, Kral Mero’yu yenmek ki bu o kadar kolay değil. Çünkü Lord 10.000 kişilik ordusunu gemiden neredeyse hiç indirmiyor.

Bu sırada o sıralar Westeros’a bağlı olmayan Dorne, Üçkızkardeş lehine savaş girince bana yeni bir eğlence çıkıyor. Sunspear’daki leydinin ordularıyla savaşa giriyoruz.

Dorne orduları The Tor denilen yerde toplanmış durumdayken artık 8.000 kişilik olan ordumuzu kısa süre önce işgal ettiğimiz Sunspear’dan gemilerle The Tor’a götürüyoruz.

The Tor’da 17.000 kişilik Martell ordusu var. Ancak ordunun azlığına bakmayın. Normal şartlarda kuvvetli bir donanma olmadan Dorne toprakları’nda Tor’a girene kadar ordunuzun yarısını kaybedersiniz.

Ama Daemon Targaryen’in gemileri vardı. The Tor’da konuşlanan 8.000 Kişilik ordum başlarında Caraxes ile, düşman orduyu yakmaya başlıyor.


Aşağı doğru “Aaah dorne’lular siz sanmak siz yenejek bizi? Siz jok salak o zaman.” derken Vhagar öldü AS:FASF:ASFLAŞSFA:

Her neyse efendim sonuç olarak ciddi bir kayıp vermemize rağmen bu savaşı da kazanmay başardık, üstelik karım Laena, ejderha yanığı haliyle çok daha şeker. Bir varis doğurdu üstelik bana.

Martell’leri dolaylı yoldan safdışı ettikten sonra, Basamaktaşları’na çıkıyoruz ve ne görelim?!?!?

Ölümüne gardaşım Corlys Velaryon’un cesedini kendi ellerimle, Valyria geleneklerine uygun bir şekilde kendim yakıyorum. Corlys’in daha cesedi soğumadan (A:SFAŞSAS:FASFASİ:QWRÇQÇ espriii) Laenor Velaryon, ordusunu alıp savaşı terkediyor…

Neyse diyoruz, zaten yeterince sömürmüştük Velaryon’u savaş sonu bu olaydan sonra 1 ay daha uzasa da Kral Mero kaçınılmaz sonu görüyor.


A NEW KINGDOM RISES!

Ejderha’ları olmasına rağmen Aegon’un bile başaramadığını yapmak için, Dorne’a Ejderha Hakkı ile savaş açıyorum.

Dorne’u yakıp yıkıyorum tam anlamıyla. Zaten Dorne’da ciddi miktarda ordu yetersizliği var + Ben Dorne’u baştan başa dolaşmıyorum, Doğrudan Güneş Mızrağı’ndan giriyorum falan… Dorne’u 2 ya da 3 ayda fethediyorum.

Dorne’u fethedince Basamaktaşı Kralı ünvanımı bırakıp Dorne Prensi ünvanı alıyorum…

Sonra, Demir Tahttaki abime savaş açıyorum.


“The Battle of İn lan aşağı”

Kendi Topraklarım olan Dorne ve Stepstones’daki ordularımın hepsini Yronwood’a getiriyorum. Topu topu 17K ordu… Karşısında bütün diyar (6 Lord Paramount’un 6’sı da tahtı destekledi.)

İlk olarak Toplam 42 K’lık ordusu olan Lord Tyrell+Lord Greyjoy geldi… Yronwood’da 1 ay süren ciddi bir savaşta (sürekli yeni asker geldi rakibe, toplam 60 K oldular) Lord Boremund Baratheon’un 15K’lık ordusu tam, 3 gün mesafedeyken (ilk göründüğünde 18K’ydı ama sürekli çürüdüler Dorne’da) Tyrell ve Greyjoy orduları kaybetti ve Kingsgrave’e 8 K olarak çekildiler. Bu sırada Dorne sadece 3.5 K ordu kaybetti ve, 14 K oldu. (Dorne’daki bazı topraklar savaşa dahil oldu, Crownlands’dekilerin neredeyse hepsi beni destekledi. Menzil’de de Tarly’ler benden oldu.)

Greyjoy ve Tyrell orduları Kingsgrave’de tutsak halde, sözde kuşatma yaparken Daemon Targaryen, Baratheon ordusunu yakmaya başladı. Tam o sırada Kuzey’den 4 K’lık bir Stark ordusu ile gündeydoğudan 1K’lık, Normalde bana yeminli olması gerekirken taraf değişen Dorne’lu ordu, ile; sayısal olarak öne geçen Baratheon Ordusu’nun üstüne ejderhamı salmadan önce yaklaşık 1 hafta bekledim. Ve, Kingsgrave’de sıkışmış Tyrell+Greyjoy birliklerinin cesaretlenip bana saldırmasını sağladım. Tam onları gelince de Ejderhamın sırtına atladım. (Ejderha salınca, düşmanın belli bir miktar askeri gidiyor mesela, 20000 Kişi ise 13 bin kişi kalabilirler. Bu yüzden, Bütün ordunun gelmesini bekledim. Çünkü böylelikle doğrudan hepsine belli bir miktarda zarar vermiş oldum.)

Dorne’da devasa ordular parçalanıyordu, ancak Westeros 7 Krallıktı ve Dorne haricindeki yerlerdeki Dorne müttefikleri, ciddi zararlar gördüğünden savaş skoru asla ilerlemiyordu. Bunu engellemek isteyen Daemon Targaryen iyice yıpranmış ordusunu aldı. Ve Dorne Hudutları denilen bölgede, Dorne’dan çıktı.

Fırtına Burnu’nu kuşatıp, Kral Toprakları’na yürürken 10 K’lık bir Arryn ordusunu kolaylıkla dağıttım. Çünkü benim ecderham var.

Kral Toprakları’ndaki kuşatmam tamamlandığında kardeşimin, Alicent’ten doğma üç kız çocuğunu (oyunda hepsi kız doğdu.) ele geçirip öldürdüm. Bu sırada, Akıntıtaş Lordu, bana bağlılık verdi. Lakabım her an Akrabakatili’ne çıkabilecekken, Eski dostum’un oğlunu idam ettim (" Lan it beni neden sattın ilk savaşta? ") Ve Zorba Daemon olarak tanındım. Sözde Kraliçe Alicent’i ise karnında bir piçle bıraktım.

Bu sırada Rhaenyra ejderhasıyla geldi ve ejderha düellosu başladı. Savaşta kazanan çıkmadı, iki ejderha da zarar görmedi ama Rhaenyra sakatlandı. Ve esirim oldu.

Yiğenimlen xd ;););););););):wink:

Rhaenyra’nın esareti sonunda kardeşim sonunda pesetti. Ancak Rhaenyra’yı courtier olarak yanımda tuttum. Çünkü bütün Targaryen Toprakları artık benimdi. Kardeşim Viserys’i idam ettim. Kızı Rhaenyra’yı, karısı Alicent’i metres tuttum. Eski metresimi öldürdüm.

Günübirlik oyun olduğundan da burada noktalama kararı aldım xd. Saat 05.00 olmuştu bıraktığımda bu sabah dükkana geciktim bunun yüzünden.


#225

Şu oyunu oynayabilenlere çok özeniyorum ya :d


#226

atıyım link özelden xd

Bu arada, Viserys’e karşı olan savaşta gördüğüm herkesi saldım. Esir alıp öldürdüğüm bir tek Viso başkan bi de Tyroshlu var.


#227

Şu harita üzerinden bu kadar hayal etmek zor yani bence.


#228

oyun haritadan ibaret değil ki?

Binlerce event var. Valyria Çeliği kılıcını, oğluna verebilirsin, ve bu yüzden diğer oğlun senden nefret edebilir.

Baratheon Hanesi (mesela) üyesi olarak, valyria çeliği bir kılıç bulmak için Valyria harabelerine gidebilirsin.
Diyardaki en büyük ejderhaya sahipsen, fetih savaşı başlatabilirsin.
Köleler alıp satabilirsin. Köle sahibi ülkelere savaş başlatıp kölelerini özgürleştirebilirsin.
Metresler tutabilirsiniz.
Entrikalar çevirip, topraklarda hak sahibi olabilirsin.
Yüce Septon’la dostani ilişkiler kurup, Demir tahtta bile hak ilan edebilirsin.

Piç çocukların olabilir.

daha binlerce şey, aklıma gelmiyor şuan.


#229

[color=#454545][font=Trebuchet MS]Selamlar arkadaşlar YouTube kanalıma hoşgeldiniz. Bugün sizlere harika mükemmel süper olağanüstü bir oyun hazırladım :DDD

[color=#454545]Şaka bi yana bayağı oldu bu konuya yazmayalı, daha önce düzenli olarak FIFA anılarımı paylaşırdım. Pis ultimate team sinir hastası etti beni. Neyse bugünkü konuğum the Witcher 3 wild hunt.

[color=#454545]Oyunlarla az çok ilgisi olanlar zaten isminden tanımıştır oyunu. Geçtiğimiz sene yılın oyunu seçildi, bütün ödülleri sildi süpürdü. Geçtiğimiz hafta da resmi olarak tr dil paketi geldi. Daha önce iki kez bitirmiştim ama ana görevden ilerleyip fazla yan görevleri kasmamıştım, şimdi tr paketi ile daha anlaşılır olduğu için tadını çıkara çıkara oynuyorum.

[color=#454545]Neyse dün oynamış olduğum bir yan görevi anlatmak istiyorum çünkü çok hoşuma gitti. Ana hikayeyi etkileyen bir mevzu yok, oynamayanlar da rahatlıkla okuyabilirler.

[color=#454545]Öncelikle ana karakterden bahsedeyim kısaca. Geralt of Rivia, bir Witcher. Bu arkadaşın iki tane kılıcı var. Burası önemli sonra karşımıza çıkacak. Bir tanesi çelik kılıç, insanlara karşı kullanıyor, öteki gümüş kılıç yaratıklara ve canavarlara karşı hasar veriyor. Valyrian çeliği gibi. Neyse bu Witcher’lar şehir şehir gezip kontrat kollayan insanlar. İlan panolarında bir kontrat gördüler diyelim, gidiyorlar ilan sahibine böyle böyle canavarı öldürürüm ama parada anlaşalım önce. Bu şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Ayrıca piyasada o kadar az Witcher kalmış ki Geralt abinin namı yürüyor gittiği her yerde.

[color=#454545]Neyse hikayenin bi kısmında yolumuz Novigrad şehrine düşüyor. Burda bin takladan sonra çok yakın dostumuz Dandelion’u buluyoruz. Bu arkadaş şair, yazar, şarkıcı… Ne ararsanız var. Bir de bunun sevgilisi var Priscilla. Şehirdeki en güzel kıza oynar. Bir mekanda şarkı söylüyor. Ayrıca yazarlık, oyunculuk gibi yetenekleri de var.

[color=#454545]Dandelion’a birinden genelev miras kalıyor. Ama bizimki mekanı değiştirip kabaret yapmak istiyor. Böylece en büyük hayalini gerçekleştirecek falan. Burda biz devreye giriyoruz bir kaç işini hallediyoruz. Mekana dönüyoruz. Bunlar Priscilla ile açılış tarihini neler yapacaklarını falan konuşuyorlar. Sonra Priscilla ben prova için üstümü değiştireyim diyip gidiyor. Bi saat iki saat bekliyoruz bu kızdan ses seda yok. Dandelion çıldırıyor. Sonra biri kapıyı çarpıyor bağıra bağıra giriyor içeri. Priscilla saldırıya uğradı hastaneye kaldırdık diyo. Apar topar gidiyoruz kızın yanına.

[color=#454545]Garibimin bi gözü morarmış, boğazı kızarmış yarı baygın yatıyor. Yanında bekleyen doktorla konuştuk işte durumu nasıl yaşayacak mı diye. Durumu stabil dedi rahatlattı bizi. Ne yapmışlar diye sordum. Kıza bi kimyasal içirmişler. Boğazı yanmış, haliyle ses telleri de gitmiş. Gözüne darbe almış. Doktor dedi benzer yaralara sahip ceset geldi geçen hafta, isterseniz otopsi yapıp izini sürebiliriz. Witcher’lar da çok sağlam iz sürücüdür. Dedektif gibi düşünün.

[color=#454545]Doktor demez mi sonra morga ana girişten giremeyiz underground ilerlememiz lazım. Eh biz alışkınız zaten, alışkın olmasak bile söz konusu Priscilla aga. Ben o katili bulucam bütün uzuvlarını kesip münasip bir yerine sokucam çünkü. Neyse gittik yer altına.

[color=#454545]Yeraltı da yaratık kaynıyor. Garlokan mı dersin, su cadısı mı dersin ne ararsan var. İlerledik onları kese kese girdik morga. Ama şöyle bir şey var, yakalanırsak sıçtık. Doktor adlı tıpçı olmadığı için otopsi yapma hakkı yok, ben de yabancıyım. Neyse sorunsuz girdik morga. Cüce aramamız lazım, önceki kurban tahta oyma işiyle uğraşan bir cüceymiş. Ufak bir aramadan sonra bulduk başladık otopsiye. Katil, adamın gözlerini oymuş boş kalan göz yerlerine de yanan kömür sokmuş. Göğüsünü kesmiş içinden kalbini çıkarmış. Priscilla’da olduğu gibi dudaklarında ve boğazında yanık izleri var. Bileklerinde bunlar yapılırken bağlı olduğunu gösteren kızarıklıklar var vesaire. Planlanarak yapılmış olduğunu öğrendik ama kimin yaptığı hakkında en ufak bilgimiz yok hala. Doktor dedi cesedi buraya getiren ceset toplayıcısı eleman var onunla konuş belki bir şeyler biliyordur. Sonra tam kapıya yollandık adlı tıpçı geldi. Dedi burda napıyorsunuz doktora. Ama belli anlaşamıyorlar. Direk söyledik neyin peşinde olduğumuzu. Katili yakalayacağız, soruşturmayı ben yürütüyorum falan. O esnada morgun sorumlusu geldi. Muhtemelen din adamı, kıyafetlerden belli. Bu da demez mi burda napıyorsunuz diye. Ben araya girdim öğrenciyim bana gösteriyorlardı otopsiyi diye ama kardeşim sırtında iki kılıçla zırh giyen ögrenci mi olur. Tam kayacak bize fırçayı adli tıpçı bi şeyler söyledi kurtardı bizi. Dedik bizi niye kurtardın diye, sizi kurtarmadım kendi kıçımı kurtardım diyor. Neyse ben doktorla beraber dışarı çıktım. Doktor hastaneye gitti kızın yanına ben de şu ceset toplayıcısı elemanı aramaya gittim.

[color=#454545]Eustace diye bi eleman, cesetleri toplayıp morga götürüyor karşılığında para alıyor. Buldum bunu sordum böyle böyle cesedi nerde buldun, şüpheli bir şeyler var mıydı falan. Konuşmuyor da serefsiz, lafı geveliyor. Hemen yaptım axii’yi aklına girdim konuşmaya başladı. İşte cesedi burdan aldım yarasının içinde not vardı bi tane diye. Dedim göster notu. Çıkardı notta Priscilla yazıyor. Katilin bi sonraki kurbanı yani. Ulan ben bi delirdim, nasıl bunu saklarsın lan diye saydırıyorum.


#230

Selamlar arkadaşlar Youtube kanalıma hoşgeldiniz. Bugün yine on numara mükemmel ötesi harika bir oyunla karşınızdayım. Kanalıma abone olmayı unutmayın :DDD

Şaka bir yana bayağı oldu bu konuya yazmayalı, daha önce Fifa anılarımı paylaşırdım. Pis ultimate team sinir hastası etti beni. Neyse bugünkü konuğum The Witcher 3 Wild Hunt. Oyunlarla az çok ilgili olanlar isminden tanımıştır oyunu. Geçtiğimiz sene yılın oyunu seçildi, bütün ödülleri sildi süpürdü. Geçtiğimiz hafta da resmi olarak tr dil paketi geldi. Daha önce iki kez bitirmiştim ama ana görevden ilerleyip yan görevlere kasmamıştım, şimdi tr paketi ile daha anlaşılır olduğu için tadını çıkara çıkara oynuyorum. Sizlere de dün oynadığım yan görevi anlatmak istiyorum çünkü çok hoşuma gitti. Biraz uzun bir yazı olabilir çünkü görevde baya uzundu. Ana hikayeyi etkileyen bir mevzu yok o yüzden spoiler korkunuz olmasın.

Öncelikle karakterden bahsedeyim kısaca. Geralt of Rivia, bir Witcher. Bu arkadaşın iki tane kılıcı var. Burası önemli ilerde karşımıza çıkacak. Bir tanesi çelik kılıç, insanlara hasar veriyor. Diğeri gümüş kılıç, yaratıklara hasar veriyor. Bu bir açıdan Valyrian çeliği gibi. Neyse bu Witcher’lar şehir şehir gezip kontrat toplayan insanlar. Mesela ilan panolarında bir kontrat gördü diyelim, gidiyor ilan sahibi ile konuşuyor, şikayetçi olduğu yaratığı öldürüyor, parasını alıyor. Bu şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Ayrıca piyasada o kadar az Witcher kalmış ki Geralt abinin namı yürüyor gittiği her yerde.

Neyse hikayenin bir kısmında yolumuz Novigrad şehrine düşüyor. Burda bin takladan sonra çok yakın dostumuz Dandelion’u buluyoruz. Bu arkadaş şair, yazar, şarkıcı. Ne ararsanız var. Bir de bunun sevgilisi var Priscilla. Şehirdeki en güzel kıza oynar. Bir mekanda şarkı söylüyor. Ayrıca yazarlık, oyunculuk gibi yetenekleri de var. Dandelion’a birinden genelev miras kalıyor. Ama bizimki mekanı değiştirip kabaret yapmak istiyor. Böylece en büyük hayalini gerçekleştirecek falan. Burda biz devreye giriyoruz bir kaç işini hallediyoruz. Mekana dönüyoruz. Bu Priscilla ile açılış tarihini falan konuşuyorlar. Sonra Priscilla ben prova için üstümü değiştireyim diyip gidiyor. İpler de burda kopuyor.

Bir saat bekliyoruz yok, iki saat bekliyoruz yok. Kızdan ses seda çıkmıyor. Dandelion çıldırıyor meraktan. Sonra biri kapıyı sertçe açıp içeri dalıyor bağıra bağıra. Priscilla saldırıya uğradı hastaneye götürdük diyo. Apar topar gidiyoruz kızın yanına. Garibimin gözü morarmış, boğazı kızarmış yarı baygın yatıyor. Yanımızda da onunla ilgilenen doktor var. Adı Von Gratz. İşte soruyorum nasıl olmuş falan diye. Kıza bir kimyasal içirmişler, boğazı yanmış haliyle ses telleri de gitmiş. Gözünü de morartmışlar. Doktor dedi benzer yaralara sahip bir ceset getirildi geçen gün, isterseniz otopsisini beraber yapalım. Witcher’lar da sağlam iz sürücüdür, dedektif gibi düşünün. Dedim tamam gidelim. Ama ön kapıdan giremeyiz, underground gitmemiz lazım uyar mı sana diyor. Ulan ben alışmışım yer altında yaratık avlamaya bana koyar mı? Alışkın olmasak bile söz konusu Priscilla anasını satayım. O katilin uzuvlarını kesip münasip bir yerine sokmaya ant içmişim. Neyse çıktık yola.

Yeraltında da yaratık kaynıyor. Garlokan mı dersin, su cadısı mı dersin ne ararsan var. İlerledik kese kese morga ulaştık. Ama şöyle bir şey var, yakanırsak da sıçtık. Von Gratz adli tıpçı olmadığı için otopsi yapma hakkı yok, ben de yabancıyım. Neyse kimse yok gittik morga cesedi bulduk. Kurban tahta oyma işiyle uğraşan bir cüce. Katil cücenin gözlerini oymuş, boşluklara da yanan kömür sokmuş. Göğüsünü kesmiş içinden kalbini sökmüş. Priscilla’da olduğu gibi dudaklarında ve boğazında yanık izleri var. Sonra dedik ne içirdiğini anlamamız içini boğazını kessin diye doktora. Biz çürük kokusu bekliyoruz ama koku başka koku. Formaldehit. Katilin Priscilla’ya içirdiği şey de bundan. Sonra devam ettik otopsiye. Bilekler kızarmış belli ki tüm bunlar yapılırken kurban bağlıymış. Baya bir şey öğrendik ama kimin yaptığı hakkında en ufak bir bilgimiz yok. Doktor cesedi getiren adamın ismini verdi nerede bulacağımı söyledi. Tam çıkıyoruz adli tıpçı geldi. Bu ikisinin hal ve hareketlerinden birbirini sevmedikleri belli oluyor. Neyse anlattım ben mevzuyu böyle böyle seri katil söz konusu diye ama eleman soğuk konuşuyor. Sonra arkadan morgun sorumlusu geldi. Giyiminden falan belli ki din adamı. Adı da Nathaniel’miş. Tam kayacak bize fırçayı adli tıpçı bizi kurtardı beraber çıktık. Sonra yollarımız ayrıldı ben gittim ceset toplayıcısını bulmaya.

Eustace diye bi eleman, cesetleri toplayıp morga götürüyor karşılığında da para alıyor. Buldum bunu böyle böyle cesedi nerden buldun, şüpheli bir şey var mıydı falan. Bunun da ağzından cımbızla alıyorsun lafı. Hemen axii uyguladım aklını aldım şerefsizin konuşmaya başladı. İşte cesedi şurdan aldım, yarasının içinde not vardı bi tane dedi. Dedim ver çabuk o notu. Not kağıda değil deri parçasına yazılmış, üzerinde de Priscilla yazıyor. Sıradaki kurban yani. Ben nasıl delirdim ama, bağırıyorum nasıl saklarsın bunu diye. Demez mi kim takar sadece kendini düşünen sıradan bir bestekar’ı diye. Benim asfalyalar bir attı. Yapıştırdım bir tane suratına yattı iki seksen. Ben de gittim olay yeri incelemeye.

Önce cücenin mekana gittim inceledim, kayda değer bir şey bulamadım. Bir not vardı sadece. İnsanların Ebedi Ateş’e tapınmalarını öğütleyen bir şeyler yazıyordu. Muhtemelen katilin bıraktığı bir not, kaygılı vatandaş imzasıyla yazılmış. Neyse aldım onu bu sefer de gittim Priscilla’nın saldırıya uğradığı yeri incelemeye. Burda da pek bir şey yoktu. Yine benzer bir not vardı aynı imzayla. Ayrıca katilin kaçtığı yönde çok yüksek bir duvar var. Ayak izleri bitiyor ama oraya normal bir insanın tırmanması imkansız. Bunu da yazdım kafamın bir tarafına tam ayrılıcam ordan muhafız geldi yanıma. Morgdan adli tıp uzmanı sizi çağırıyor, bir tane daha ceset var dedi. Koşa koşa gittim tabi.

Adli tıpçı bekliyor beni orda. Dedi sen gelmeden başlamak istemedim otopsiye diye. Önce sordum meraktan senin Von Gratz ile alıp veremediğin ne diye. İncelemek lazım böyle şeyleri kim bilir belki bişeyler çıkar. Demez mi ben onun Oxenfurt Akademisi’nde hocasıydım. Ben şok. Neden şok oldun diceksiniz, Von Gratz 50 yaşında, adli tıpçı 30 yaşlarında gösteriyor. Tabi sordum hemen bu nasıl mümkün olabiliyor diye. İşte hayatım boyunca morglarda bulundum mumyalama teknikleriyle haşır neşir oldum bu da beni genç tuttu dedi. Fazla üzerinde durmadım zaten. Sonra beraber inceledik cesedi. Yine aynı izler var, gözler oyulmuş, kalp sökülmüş, boğaz ve dudaklar yanmış. Bir de göğsünün içinde deriye yazılmış not. Çıkardık hemen okuduk, Patricia Vegelbud yazıyor. Dedim Vegelbud bir yerden tanıdık geliyor, sonra dank etti. Vegelbud ailesi Novigrad’ın zenginlerinden. Yakın zamanda da Triss yengenizle Ingrid Vegelbud’un bir işini halletmiştik. Ingrid, Patricia’nın kızı oluyor. Neyse ben koşa koşa Vegelbud’lara gittim. Kapıda muhafız sokmuyor beni. Diyorum bakın Leydi Vegelbud büyük tehlikede. İnatla sokmuyor. Dedim senin görevin leydini korumak değil mi lan? Ya ölürse suçlu sen olursun diye. Korktu tabi soktu içeriye. Yolda Ingrid’i gördüm dedim durum bu açıklamaya vakit yok beni Leydi Vegelbud’a götürün. Gittik odasının kapısına gayet sessiz, dedi işte annem yine uyuyordur ama ben bir bakayım içeriye. İçeri girmesiyle çığlık atması bir oldu. Bağırdı hemen katil pencereden kaçtı diye. Ben de peşinden koştum. Salak muhafızlar da çığlıkları duyup beni de koşarken görünce suçluyu ben sandılar. Bana saldırıyorlar. Ben onlarla uğraşırken de zaten katil kaçtı. Bir posta koydum ulan sizin yüzünüzden kaçtı katil diye. Beni hala haklılarmış gibi Ingrid’in yanına götürüyorlar. Neyse o dedi bu adam suçsuz diye de ben rahatça cesedi incelemeye başladım. Kollarından tavana bağlanmış, yatağa oturtmuş çırılçıplak duruyor kadın. Yine aynı izler var vücudunda. Bir tane not yatağın üstünde kaygılı vatandaş imzasıyla. Bir tane de deriye yazılmış isim; Tatlı Nettie.

Hemen çıktım yola Novigrad’a geneleve. Tatlı Nettie bir tane hayat kadını. Girdim mekana hemen sordum Nettie nerde diye. Çok özel bir müşterinin yanında üst katta rahatsız etmeyin diyor. Ben koştum tabi sokarım rahatsızlığa. Daldım içeri Nettie çırılçıplak bağlı karşısında ucu alev alev yanmış uzun mızrakla Nathaniel. Morg sorumlusu. Ya şimdi önümde iki seçenek var ya direk öldürücem, ya da dinleyip derdinin ne olacağını öğrenicem. Priscilla’nın intikamını almak için yanıp tutuşuyorum ama yine de dedim bir dinleyim, son sözlerini söylesin şerefsiz. Sordum niye yapıyorsun bunları diye. Tatmin olmak için diyor manyak. Tabi ben çıldırıyorum bu esnada. Sonra dedim o kadar insanı öldürdün sadece tatmin duygusu için mi diye. Şaşırdı bu. Öldürmek mi? dedi. Öldürmekten bahseden kim? Ben sadece bir kaç yanık bırakıyorum, üçüncü dereceden dedi. Ben ama anlamıyorum ne olduğunu. Kurbanlarını gördüm, daha ağır yaralar vardı dedim. Neyden bahsediyorsun lan sen dedi. Saydım bütün kurbanları; Cüce, Patricia Vegelbud, diğerleri diye. Diyo bana yanlışın var. E o zaman Patricia’nın içine o notu kim bıraktı dedim, tatlı Nettie yazıyordu ve buraya gelince de seni gördüm, sen bırakmadıysan kim bıraktı lan o notu diye üsteledim. Bu demez mi bilmiyorum ama konuşmamız lazım sakince diye. Oturdu bir köşeye. Ben de yanına oturdum. Ortam çok saçma ama. Karşımızda bir ateş yanıyor, yanında sandalyeye bağlı ağzı kapalı Nettie çırılçıplak oturuyor, biz sohbet ediyoruz.

Sordum buna burda olduğunu kim biliyor diye. Biraz düşündü. Bir kişi biliyor ama çok tuhaf bir şey var, o cesetlere bile kibar davranır dedi. Kimden bahsediyorsun dedim, adli tıpçı dedi. Dedim nerde şimdi? Bu saatte morgda olmuyor onu limanın ordaki depoda bulursun, formaldehit almaya gitti dedi. Parçalar yavaş yavaş birleşmeye başladı. Katil adli tıpçıydı. Ben ayağa kalkınca bu da kalktı. O halde ben burda kalıp yarım kalan işimi bitireyim diyor manyak. Ulan izin verir miyim ben buna. Kısa bi kapışmadan sonra Nathaniel itinin başını gövdesinden ayırdım, Nettie’yi çözdüm, çıktım mekandan.

Tüm öfkemle beraber adli tıpçının yanına gidiyorum koşa koşa. Neyse vardım limana, depoya girdim. Orda beni bekliyor. Formaldehit mi bitmiş dedim. Seni hafife almışım, Nathaniel ile ilgili blöfümü yersin diye düşünmüştüm dedi. Ben de yavaş yavaş üzerine yürüyorum bu esnada. Ama yine de her şeyi çözememişsin dedi. Ama umurumda değil. Bugün burada bu işi bitiricem. Ama bu gelip çoktan gümüş kılıcını çekmeni beklerdim dedi. Ben yine şok. Kim…Nesin lan sen? dedim. Bir vampir, yüksek tabiki de dedi. Yüksek vampirler de, vampirlerin en evrimleşmiş hali, istedikleri gibi insana dönüşebiliyorlar. Bu bir çok şeyi de açıklıyordu aynı zamanda. Bir insanın tırmanamayacağı kadar yüksek yerden kaçabilmesini, Von Gratz’a ders verecek kadar yaşlı olup çok genç göstermesini vesaire. Parçalar bir bir oturmaya devam etti. Bir sebebin var mıydı bunları yaparken diye sordum. Novigrad yıkılan bi şehir, ben de inançsız olanları elemek istedim falan geveledi bir şeyler. Sonrada ama korkarım senin için biraz geç, içinde zerre inanç yok senin dedi. Ben durur muyum, ama kılıçta çok iyiyim dedim çektim gümüşü. Çok iyi yeterli olmayabilir dedi vampir formuna dönüştü. Baya kanlı bi dövüşten sonra gördüm işini. Priscilla’mızın intikamı alınmıştı. Döndüm hastaneye durumu doktora ve Dandelion’a anlatmaya.

Doktor artık cinayetlerin duracağından memnun kaldığını söyledi. Sonra Oxenfurt Akademisi’nde okuduğunu hatırlayıp Shani isimli eski manitamı tanıyıp tanımadığı sordum. Asistanıymış Von Gratz’ın. Onun hakkında biraz konuşup Dandelion’un yanına gittim. Söz verdirdim Priscilla’ya iyi bakacağına dair. Priscilla’nın da durumu daha iyiydi, gözlerini açmıştı. Teşekkür etmek istedi ama dedim yorma kendini, teşekkür etmene gerek yok dedim, Bukalemun’a doğru yol aldım. Bukalemun da Dandelion’a kalan genelevin yeni adı. Kapının önünde Zoltan Chivay ile karşılaştım. Eskilerden dostum olan bir cüce. Novigrad’da yaşıyor. Dedi Geralt yardımına ihtiyacım var. Dedim reis buyur ne istiyosun. Kumar borcum var bana gwent kartı bulman lazım dedi. Onunla beraber yeni kartlar bulmak üzere yeni maceralara atıldım…


#231

Witcher son 6 senenin en iyi serlerinden. Kitabını okumak isteyenler kitabı da çok güzel.
Geralt 1000 sayfa boyunca yürüse okurum o derece sevdiğim bir karakter.
bu arada çelik kılıç meteordan yapılma gümüş kılıç da efsunlu.
ekleyeyim dedim.