Robert'ın Piçleri (Bölüm 14 Eklendi)


#61

@Ulu_Kurt

Merak ettim sadece güzel yazıyorsunuz da. :slight_smile:


#62

@JonDany teşekkür ederim :slight_smile:


#63

Bölüm 15

Sör Alan son gördüğünden beri zayıflamıştı. Saçları beyazlamış ve sakalları çalı gibi olmuştu ama gurur ve onurdan bir şey kaybetmediği belli oluyordu. Adamlarıda yıkanmış ve yeni giysilerle donatılmıştı.

Henry’nin lordlarıda emredildiği gibi kendi zindanlarından esirlerini, halkın içinden Sur’a gitmek isteyenleri getirmişti. Gelenler arasında Leydi Ceryse’nin yaşlı üstadı ve Lord Jason’un kahyasıda vardı. Kahya gençti ama Lannister’lara bağlı olduğu iddia edilmiş ve iddia ispatlanınca kahya itiraf etmek zorunda kalmıştı. Üstat ise neredeyse yetmişindeydi, hizmet ettiği lord öldüğünde Leydi Ceryse yeni bir üstat getirtmişti. Neticede yaşlı üstat sadece hatır için kalede tutuluyor, gizli görüşmeler için çağrılmıyordu.

Toplamda Sör Alan ve askerleri dahil dört yüz yirmi sekiz kişi vardı. Bir çoğu tecavüzcü, hırsız yada katildi. Ama Sur’a gidenlerde zaten bu suçlardan gidiyorlardı. Bu nedenle Henry yadırganacak birşey görmedi.

Adamları yeni yılın ilk günü yola çıkmak üzere hazırlıyorlardı. Henry özel bir av düzenledi. Kardeşleri Orys, Barth ve Jon’da gelmişlerdi. Yeni şövalye olmuş Luke (Bizzat Sör Osric tarafından Henry’nin isteğiyle), Sör Robar Grandison, Sör Rolland Chyttering, Sör Edward ve Sör Adam Massey ve Sör Rickard Gaunt’da ava katıldı. Çeşit çeşit hayvanlar avlandı; kuşlar, yaban domuzları, boz ayılar, yabani dağ keçileri ve geyikler. Henry geyiklerin hepsini kendisi avladı. ‘‘Geyiği bir başka geyik dışında kimse öldüremez’’ diye açıklamıştı. Tıpkı amcası Stannis’in bir diğer amcası Renly’i öldürdüğü gibi.

Kurtlar ve tilkiler de avlanmıştı. Ama yenmek için değil, kürkleri için. Kışın soğuğu için birçok giyside hazırlanıyordu. Etler tuzlanıyor, sosis haline getiriliyor yada fıçılara istifleniyordu. Şalgam, soğan, havuç, patates, pırasa ve turpla beraber elmalar, ayvalar, buğdaylar ve hayvan yemleri de toplanmıştı.

Yolculuk için yılın ilk günü bekleniyordu. Henry her adamın bir kılıcı, bir mızrağı, sıcak tutacak siyah kumaştan giysileri, bir sadak oku ve zırhları ile göndermeye karar vermişti. Ve düşündüğü gibi her şey hazırdı. Sadece doğru zaman bekleniyordu.

Henry’nin başkentte olan adamlarından da haberler geliyordu. Tyrell’lar halkı doyurmak için var güçleri ile yiyecekler getiriyorlardı ve Henry’nin halkı kendi bölgesine çekme eylemi de böylece hayal oluyordu. Nehir Toprakları’nda kral barışı sağlanıyordu. Nehirova, Denizgözcüsü ve Kuzgunağaç Kalesi dışında tüm kaleler diz çökmüştü. Vadi ise Lord Baelish’in planları ile kral barışına dahildi. Kuzey Lord Bolton’un kontrolüne girdiğinde diyar barışa kavuşacaktı. Ama Henry’nin istediği barış bu değildi. Ve kendi barışını sağlayana kadar durmayacaktı.

Henry karamsar olmaya başlamıştı. ‘‘Boş bir dava uğruna savaşamam’’ diye düşünüyordu. Üstat Norwin endişeli bir şekilde Henry’nin yanına gelene kadar Henry savaşı bile bitirmeyi düşündü. Kafası ağır ağır kaldırarak ‘‘Neyin var üstat? Beni neden rahatsız ettin’’ diye sordu.

‘‘Lordum. Ormanın içinden bir süvari geldi. Kendisinin bir Staunton olduğunu iddia ediyor ve acilen sizi görmek istiyor.’’

Henry düşüncelerini odasında bırakarak dışarı çıktı. Belli bir kalabalık görmüştü. Kardeşleri Barth ve Jon adamı aralarına almışlardı ve Orys ile yeni arkadaşları adamı sorguluyorlardı. Sör Osric ve Sör Donnel, askerleri başka tarafta tutuyordu. Henry’nin yaveri Ben Henry’nin atını getirmişti. Çocuk sürekli Henry’nin yakınlarında duruyor ve bir yaverden beklenecek tüm hizmeti gösteriyordu.

Adam otuzlarında, düz karınlı, geniş omuzlu, kısa siyah saçlı, kirli sakallı ve yakışıklı sayılabilecek türden bir adamdı. ‘‘Ve savaşçı’’ diye düşündü Henry. Adamın kolları kaslıydı ve kılıcı kullanmayı bilen bir duruşu vardı. Henry Ben’in verdiği ata atlayıp adamı sorgulamak üzere yanına gitti.

Henry’nin geldiğini gören Barth adamın atının yularını tuttu ve adama diz çökmesini söyledi. Adam hareketlenmeyince Jon adamı attan aşağıya yuvarladı. Sonunda diz çökmek zorunda kalan adamın ağzından akan kan çenesinden damlıyordu. Henry adama döndü ve konuşmaya başladı.

‘‘Adın ne, buraya gelme amacın ne’’ diye sordu Henry.

Adam başını kaldırdı, yumuşak ve düzgün bir tonda konuşmaya başladı.

''Adım Ronnel lordum. Sizinle konuşmam gerek. Beni dinlemelisiniz. ‘’ Ayağa kalkmaya çalıştı ama Barth adamı sıkıca tutuyordu. Henry elini kaldırdı ve ayağa kalkmasına müsade etti. Adam ayağa kalktı ve atına bindi ama Jon tedbiren adamın kılıcını aldı. Henry kalabalığa dağılma emrini verdi ve Ronnel’la tek başına kaldı. Ama fazla uzak olmayan bir yerde Henry’nin otuz şövalyesi Jon ve Barth’İn liderliğinde onları izliyordu.

‘‘Uyku Kalesi’nin Lordu olduğunuzu varsayıyorum.’’ dedi Henry. Bu hem bir soruydu hem de değildi. Henry’nin davet mektuplarından biri Uyku Kalesi’ne gönderilmişti ve cevap gelmemişti.

‘‘Hayır lordum. Lordun kuzeni Sör Ronnel olma onuruna sahibim.’’

‘‘Peki Sör Ronnel, kuzeniniz neden sizin yerinize diz çökmek için gelmedi? Veya lordun kardeşleri?’’

‘‘Çünkü hepsi Lannister’lara bağlı. Kuzenim sizi öldürmek için ordu topluyor. Kral Joffrey’in düğününde sizin kellenizi vermeyi umuyordu. Ben Lannister’lara yemin etmedim. Hatta Karasu’da savaştım ama düşman hattının geldiğini görünce kaçtım. Kral Stannis’in iddiasını destekliyorum ama kuzenim tam tersini yapıyor. Yıllar önce Lannister’lar babamı ve amcalarımı Kral Toprakları’nda öldürdüler. Bizzat Dağ babamı öldürdü. O günleri unutmadım. Kuzenim unuttu. Hemde çok çabuk. Kale kapısının önünde kamplar kurdu. Eğer siz önce davranmazsanız o hepinizi öldürecek.’’

Henry bu kadarını anlamıştı zaten. Ama kör bir vaziyette savaşmaya gidemezdi. Sör Ronnel’le konuşması bittikten sonra kardeşi Orys’i öncü kuvvet olarak gönderdi. Eğer Ronnel’in söylediği gibiyse vakit geçmeden savaşması gerekti.

Sör Ronnel için bir kulübe hazırlanması emri verdikten sonra Sör Alan’la öğle yemeği yedi. Sör Alan bizzat Gece Gözcüleri’nde olan olayları Henry’e haber vereceğini iddia etti. Henry ise yazdığı mektuplarda Sör Alan’ın bir kalenin kumandanı olabilecek sıfatta olduğunu ve terk edilmiş kaleleri birine gönderilmesinin faydalı olacağını söyledi. Henry’nin büyük kadırgalarından biriyle yolculuk edeceklerini ancak onları iki geminin takip edeceğini de söyleyerek açıktan tehdit etti. Böylece herhangi bir aksilik olursa müdahale edebileceklerdi.

Akşamın karanlığı çökerken Orys ve grubu Kırık Burun’a vardılar. ‘‘Kapılara az bir mesafe kala kamp kurmuşlar. Yüz çadır saydık. Büyük bir kuvvet değil ama lordun kendi askerleri eklenince bizi kanatırlar.’’ dedi. Henry bu gece bu işi bitirecekti. Orys’i ve Luke’u geride bırakma kararı aldı. Köyleri birilerinin savunması gerekti. Ama diğer kardeşleri Barth ve Jon bu sefer geleceklerini söylediler. Henry onları daha önce Rowan’larla olan savaşta yanına almamıştı ama şimdi mecburen ikisini de yanına almak zorundaydı. Sör Robar ve Massey Kardeşler de gelecekler arasındaydı. Henry yanına üç bin adam alacaktı. Kaleyi ele geçirmek için Sör Ronnel’de gelecekti.

Fısıltı Yolu sayesinde gece yarısında Uyku Kalesi’nin önlerine kadar geldiler. Kale geniş bir kaleydi. ‘‘Geniş ve hantal. Ama eski ve sağlam’’ diye düşündü Henry. Kapılarda asker çadırları vardı. Belli ki bir ziyafet kurulmuştu. Kaleden çalan müzik sesleri Henry’nin olduğu yere kadar geliyordu. Sör Robar, Sör Alyn, Sör Edward ve Sör Ronnel Henry’nin yanına gelip saldırı sırasında kimin nereyi kontrol edeceği konusunda konuştular. Sör Robar beş yüz atlı ile birlikte sol tarafı konuta edecekti. Sör Edward ise beş yüz askerle sağ tarafı. Kalanların tamamını Henry komuta edecekti.

Öncelik olarak devriye gezen askerler hedef seçildi. Kamp yeterli sayıda olmayabilirdi ama görünüşe göre Lord Staunton iyi bir asker olarak tedbir almıştı. Devriye gezen askerlerin bir kısmını kardeşi Jon, bir kısmını ise Barth öldürdüğünde Henry kardeşlerinin kana aç olduğunun farkına vardı. ‘‘Savaşmayı bir kadını becermek kadar çok seviyorlar. Haybu ki babam söylenenlere göre bir kadını becermeyi Rhaegar Targaryen’i öldürmeye değişmezdi’’ diye düşündü.

Ölen askerlerin yerlerine geçmek de zor olmadı. Karanlıkta her surat aynıydı. Kimse şimdilik bir saldırı beklemiyordu. Üstelik askerler o kadar çok içmişti ki kimse bir saldırıda ayakta kalacaklarını umamazdı. Henry onlar acıdı. Jon ve Barth’a çadırları yakma emri verdi ve kendisi bu durumu seyretti. Yangın insanları şaşırtmaya yarayacaktı ve tam o sırada Henry saldıracaktı.

Tanrılar belki de Henry’nin yanında olmaya karar vermişlerdi. Yangın çıktığında sarhoş adamlar kahkaha attılar ve ateşin üstüne işediler. Daha ayık olanlar ise yangını söndürmeye çalıştılar. O sırada Henry’nin emriyle Sör Robar ve beş yüz asker saldırıya geçti. Kimse ne olduğunu anlamadı. Askerler Robar’ı gördüler ve aynı hızla öldüler.

Domuz doğramaya benzeyen mücadele de düşman birkaç dakika sonra uyandığında iş işten geçmişti. Kale içine girenlerin dışında Henry’nin bulunduğu alana kaçmaya çalışanlarda vardı. O zaman Henry Sör Edward’a emir verdi. Sör Edward ağaçların içinden çıkıp ormana kaçmaya çalışanları öldürdüğünde Henry ağlayan askerler gördü. Diz çöken askerlerde. Sör Ronnel’a döndü ‘‘Diz çökenleri toplayın ve çadırların uzağında bir araya getirin. Zarar vermeyin’’ dedi. Sör Ronnel doz çöken adamların yanına gitti, önce kılıçlarını aldı sonra onları Henry’nin söylediği yere götürdü.

Kale kapılarından daha fazla adam çıkıyordu ve anlaşılana göre birileri lorda haber vermişti. Henry Sör Alyn’e döndü ve ‘‘Üstatın gönderdiği hiç bir kuş uçmayacak’’ emri verdi. Sör Alyn ve birkaç okçu Henry’nin ordusundan hızla kaleye doğru gittiler.

Henry’nin sırası gelmişti. Henry ordusunu aynı hızla kaleye doğru yürüttü. Kendisine saldıracak kadar aptalca asker fazla yoktu. Jon ve Barth’ta Henry’nin iki yanına geldiler. Çadırların içinde birçok sancak vardı. ‘‘Küçük hanelerin küçük sancakları’’ diye düşündü.

Kalenin kapılarında soylu oldukları arkalarında ki korumalardan belli olan bir avuç adam vardı. Henry içlerinden en az birinin lord olduğundan emindi. Henry’i fark edene kadar Henry’nin bir kaç kişiyi daha öldürmesi gerekti. Sonra üzerine gelmeye başladılar.

Henry’nin elinde savaş çekici vardı. Kılıcı ise yaverinin yanındaydı. Ben Henry’nin arkasında onu takip ediyordu. Henry’e saldıran adamın zırhlı omzunda Staunton’lan armasının bulunduğu bir broş vardı. Henry’nin adamın kafasına indirdiği çekicinde kan ve beyin parçaları vardı.

Sonrası daha dehşetti. Henry’e arkadan saldırmak isteyen biri genç biri ihtiyar iki adam Henry’nin kardeşleri tarafından öldürülmüştü. Barth ihtiyar adamın göz siperine kılıcını sokmuş, Jon’sa genç adamın kolunu kopardıktan sonra adamın kafasını kesmişti.

Şafak geldiğinde mücadele bitmişti. Sör Ronnel’ın gösterdiği gizli geçit yardımıyla Henry ve ordunun bir kısmı içeri girmiş; içerde ki askerleri esir almış yada öldürmüşlerdi. Ana ordu ise kapıdan girmiş ve tüm mücadele bitmişti.

Lord Walys Staunton iri, güçlü, kırklı yaşlarda kel bir adamdı. Sarhoş olmasaydı yakalanması daha zor olabilirdi. Lord yakalandığında mücadele sona ermişti. Henry, kalenin Büyük Salonu’na gelip lord koltuğuna oturdu ve Walys’i önüne atmalarını bekledi. Lord, elleri bağlı halde diz çöktürüldü. Henry yaveri Ben’den bir matara tatlı arbor şarabını aldı ve ağzının kuruluğunu giderdi. Henry adamı süzdü ve konuşmaya başladı.

‘‘Lord Walys. Bizi kalenin de ağırlamanız büyük incelik. Misafir haklarının olmadığı bu zamanlarda ordumun bir kısmı ile geldiğim için beni bağışlayın.’’

Lord Walys kanlı bir şekilde gülümsedi ve kanı Henry’nin ayaklarının dibine tükürdü.

‘‘Asıl siz beni bağışlayın. Karşılamak için gelemedim. Benim yerime sizi adi kuzenim karşıladı.’’

‘‘Akıl sahibi bir adam. Daha önce Lord Rowan’ın ordusuna ne olduğunu öğrenemediniz mi?’’

‘‘Rowan bölgeyi bilmeyen bir yabancı. Ben Çatlakpençe’nin evladıyım.’’

‘‘Öylesiniz. Ancak kaybettiniz. Ne uğruna? Feda ettiklerinizin yanında ne kazandınız?’’

‘‘Kaybettim. Ve feda ettiklerim.’’ Lord Walys etrafına baktı sonra devam etti. ‘‘İki erkek kardeş, bir yaşlı amca, iki kız kardeşimin kocası, birkaç kuzen ve çok fazla akraba. Ve onur. Evet onurumu kaybettim.’’

Henry kafasını salladı. ‘‘Kaybettiniz lordum. Ama onurunuzu değil, topraklarınızı ve unvanlarınızı. Oğlunuz olmadığını duydum.’’

Lord Walys’in yüzü asılmıştı. Adam belki ki oğlu olmamasını bir eksiklik olarak görüyordu. ‘‘Tanrılar bana güç verdiler, kudretli bir soyda doğmama izin verdiler ama bir erkek evlat vermediler. Beş kızım var.’’

‘‘Kızlarınızın evlilik çağında oldukları doğru mu ?’’

‘‘Evet. İkisi nişanlıydı. Thorne oğlanları. Ama siz o çocukları öldürdünüz.’’

''Kızlarınız üzülmesin lordum. ‘’ Henry bir an düşündü ve sonra karar verdi. ‘‘En büyük kızınız için aklıma şuan bir talip gelmiyor ama en yakın zamanda iyi bir talip bulacağım. İkinci kızınız Lord Denys Sunglass’la evlenecek. Üçüncü kızınız Lord Lucas Mallery ile dördüncü ise Lord Duram Bar Emmon’la evlenecek. En küçük kızınıza uygun yaşa geldiğinde uygun bir kısmet bulunacak. O güne kadar kadeh taşıyıcısı olarak leydi karıma eşlik etme onuruna sahip olacak.’’

Lord Walys evliliklerden memnun görünüyordu. Ama Henry’nin söyleyecekleri bitmemişti. ‘‘Bir rahip önünde yedinin her biri üzerine Staunton’lara ait kale, toprak ve unvanları talep etmemek üzere yemin ederlerse hemen nikahlar yapılır.’’

Lord Walys küçümseme dolu bir kahkaha attı. ‘‘Kızlarımı aradan çıkartarak dönek kuzenime yer açıyorsun. Ama kızlarım için önerdiğin kişilerin ihtiyar ve fakir adamlar olmadığı için teşekkür etmeliyim. Peki, benim kellemi ne yapacaksın? Krala hediye olarak mı göndereceksin, kalemin kapısına mı asacaksın ?’’

‘‘Lordum, siz beni yanlış anladınız. Sizi öldürme niyetim yok. Sizi şimdilik kendi topraklarımda esir olarak götüreceğim. Eğer işler istediğim gibi giderse Sur’a gideceksiniz.’’

Walys anlamamış gibiydi. ‘‘Sur mu? Neden öldürmek yerine beni o buz yığına gönderiyorsun?’’

‘‘Çünkü’’ dedi Henry ayağa kalkarken. ‘‘karanlık yaklaşıyor ve her kılıca ihtiyaç var.’’


#64

Güzel, savaşlı, heyecanlı ve buzlu bir bölümdü. Yeni bölümü heyecanla bekliyorum.


#65

Bölüm 16

Sör Alan’ın tüm mahiyeti ve askerleri gemiye binmişlerdi. Erzakların tamamı da gemiye aktarılmıştı. Henry 400 adam için yaklaşık 4 yıllık, eğer biraz kısıtlı olurlarsa 6 yıllık yiyecek gönderiyordu. Ayrıca pek çok anlaşma da sessiz sedasız Sur’a uzanıyordu.

Üstat, kahyalar, Sör Alan’ın yaverleri şövalyenin arkasında ayakta bekliyorlardı. Henry’de kendisine ait bir mahiyet getirmişti. Kardeşleri Jon ve Barth Henry’nin her iki yanındaydı. Sör Osric, Sör Donnel, kırk kadar şövalyesi ve yaveri Ben de vedalaşmak üzere Henry’nin arkasında bekliyordu. Henry’nin en büyük kardeşi Orys ise Henry’nin sağ tarafında kendi adamlarıyla birlikteydi. Sağ yanında Luke vardı, sol yanında ise Sör Richard Gaunt. Masseyler, Sör Robar Grandison ve Sör Rolland Chyttering Orys’in arkasındaydı. Orys’in yaveri ve aynı zamanda küçük kardeşleri Osmund’da oradaydı. Aynı zamanda Orys’in adamı olduğu belli olan otuz kadar silahlı askerde bizzat arkalarında bekliyordu. Henry, Orys’in bu kadar kibirlenmesini anlayamıyordu ama tartışmak için vakti yoktu.

Sör Alan memnun bir şekilde ayrılıyor gibiydi. Üstat George ile beraber o sabah son kez konuştuklarında aralarında ki anlaşma sağlanmıştı. Sör Alan, Henry’nin bir ordu topladığını ve mücadeleler kazandığını Majesteleri Krala anlatacak ve ondan bir kaç belge isteyecek; Sur’da olan her önemli haber bir şekilde Henry’e ulaşacak ve Sör Alan’ın kafilesinde ki kahyalardan biri gezgin karga ilan edildiğinde Fısıltılar’a gelme hakkına sahip olacaktı. Üstat George şahit tutulmuş ve tüm haberleşmeyi üstüne almıştı. Krala yazılan mektuplar Sör Alan’a teslim edilmişti ve sırların korunulması için yedi kere kutsal yemin edilmişti.

Henry Sör Alan ile vedalaştığı sıra ona ‘‘Unutma’’ dedi. ‘‘Unutursan herşey boşa olmuş olur’’ .

Sör Alan gülümsedi ve ‘‘Unutmam’’ dedi, ‘‘Yedi kere söz verdim, sekizinci sözümü verirsem Yedi gemiyi batırır.’’

Henry Sör Alan Beesbury’nin samimiyetine inanmıştı. Güveniyordu. Üç gemi hareket ettiğinde beyninde birçok plan dolanıyordu. Her biri birbirinden tehlikeli birçok planı vardı.

Sonraki günlerini karısı Medea ve oğlu Steffarion’la geçirdi. Uyku Kalesi’nden döndüğünden beri yaptığı tek iş buydu. Henry’nin esiri Lord Walys Kırık Burun’da ilk yapılan köhne evlerden birinde kalıyordu. Kızı ise Medea’nın eşlikiçilerinden biri olmuştu. Henry karısının yanında huzurluydu. Medea’nın şişmeye başlayan karnını her gün seviyordu, sanki doğacak çocuğu doğmuş gibiydi.

Steffarion ise Henry’le son zamanlarda geçirmediği kadar fazla zaman geçiriyordu. Henry oğlunu harabelere götürdü ve ona kaleyi baştan nasıl inşa edeceğini anlattı. Kalenin inşaatı yakında başlanacaktı. Henry köylerindeki inşaatçılara haber göndermiş ve hazır olmalarını istemişti. ‘‘Gelmelerine az kaldı’’ diye düşündü, ‘‘Çirkin bir kadın ve küçük bir oğlan çocuğu’’.

Henry yeni yılın ilk gecesi bir ziyafet verdi. Ailesini bir arada görmek Henry’i mutlu ediyordu. Jon ve Barth’ın birbirleri ile şakalaşmaları, Merry’nin ahlaksız esprileri, Alyssane’ın nezaketli davranışları ve Alys’in sesli kahkahaları Henry’e aile oldukları hissini hatırlatıyordu.

Üstat Norwin’in telaşlı bir şekilde gelmesine kadar Henry’nin huzurlu yemeği devam etti. Üstat yemeğin yapıldığı odaya girdi ve Henry’e doğru yürümeye başladı. Üstat Norwin nadiren terlerdi, hava Dorne kadar sıcaksa yada önemli bir haber almışsa. Herkes üstada bakarken Üstat Norwin Henry’nin kulağına eğildi ve ‘‘Sör Jon acilen sizle konuşmayı talep ediyor lordum’’ dedi.

Henry başını salladı ve odadan çıktı. Çıkarken masadaki ailesinin memnuniyetsizliği gözle görülür bir haldeydi. Henry’nin yaveri Ben, Henry kulübeden çıktığı gibi arkasında bitmişti. Havada akşam rüzgarı vardı. Ağaca bir ileri bir geri gidiyordu. Kırık Burun’da ki tüm evlerin bacaları huzurla tütüyordu.

Sör Jon yanında yirmi adamla gelmişti. Atı neredeyse çatlama noktasına kadar koşmuş olmalıydı çünkü ağzından köpükler geliyordu. Henry’i görünce Sör Jon atından indi ve eyeri kendi yaverine uzattı.

‘‘Lordum beni bağışlayın ancak çok önemli bir haber olmasa rahatsız etmezdim.’’

‘‘Önemli haberi duymak istiyorum Sör Jon. Gelin beraber yürüyelim.’’

Henry atından indi ve Ben’e atını teslim etti. Sör Jon’la beraber karanlıkta yürümeye başladılar. Henry Sör Jon’un heyecanlı ve telaşlı olması üzerine daha fazla dayanamadı neyi olduğunu sordu.

‘‘Kuzgun geldi Lordum. Leydi Maegelle kızgın gönderdi. Sadece bana değil. Lord Jason, Sör Gylis, Leydi Ceryse ve Lord Lucas’a da göndermiş. Hepsi ordularını toplamak üzere harekete geçi. Ben bu haberi size vermek için yola çıktım.’’

‘‘Ne haberi? Bu kadar önemli olan ne?’’ diye sordu Henry. Merak etmişti ve özellikle orduları toplamak kadar önemli bir haberin ne olduğunu duymak istiyordu. Bir yandan da ‘‘Biliyorsun Henry, cam mumlarında gördüğün şeyler gerçekleşiyor’’ diye düşündü. Ama duymak istiyordu. Bildiği halde duymak istiyordu.

‘‘Öldü Lordum. Joffrey öldü. Düğününde öldürdüler. Bizzat dayısı iblis öldürmüş.’’

Henry içinde bir boşluk hissetti. ‘‘Babamın gerçek oğlu bir piç olarak anılıyor ancak ensestten doğmuş hain piç Baratheon ismiyle ölüyor. Tanrıları tanrılar becersin’’ dedi Henry. İçinde öfke vardı. ‘‘Jon ordular şimdi toplanmasın. Uyku Kalesi’ne gideceksin. Lord Ronnel’ı haberdar edeceksin. Herkesi burda görmek istiyorum. Fırsat çok büyük.’’

Sör Jon başıyla onayladı. Fırsat büyüktü. Joffrey ölmüştü. Diyar başsız kalmıştı. Joffrey’in varisi kardeşi Tommen’dı. İttifaklar bozulmak üzereydi.

O akşam Henry saatlerce cam mumlarına baktı. Olacak ve olması muhtemel olayları izledi. Yapması yada yapmaması gereken hareketleri gördü. Ve sonra yine kardeşlerini gördü. Kız kardeşi bir ateşin başında uyuyordu. Karlı bir mekandaydı. Erkek kardeşi bir kamp ateşinin başında kılıcını bileyliyordu. Ve diğer erkek kardeşi. Çocuğun yanında birkaç koruma vardı. Bir handa olduğu belliydi. Veya bir küçük bir ev. Henry ‘‘Nerede’’ diye sordu, ‘‘Nerede?’’

Görüntü uzaklaştı ve çeşitli han-genelev karışımı binalar belirdi. Henry Bravos’da uzun süre kalmıştı ve bu süre zarfında Özgür Şehirler’le alakalı birçok bilgiye sahip olmuştu. Zevkin yedi makamı ise sadece Lys’de verilen bir eğitimdi. Hem erkek hem de kadınlar bu eğitimi alır, usta birer fahişesi olurlardı. Henry gördüğü görüntülerden kardeşinin Lys’de olduğunu anlamıştı. Fakat çok zor bir tarif almıştı. Lys’de binlerce han vardı ve gizli tutulan birini aramak neredeyse imkansızdı.

Düşünmek zihnini yormuştu. Henry cam mumlarının yanında uyuya kaldı. O gece aldığı haberin mutluluğu ile huzurlu şekilde uyudu.

Şafağın habercisi ilk güneş ışıkları Kırık Burun’a düştüğünde Henry uyanmıştı. Mumlar hala yanıyordu; gümüş saçlı bir kadının, arkasında ordusuyla bir şehrin duvarlarının dibinde olduğunu gördü. Odadan çıktığı sıralarda kadının konuştuğunu fark etti.

Şafağın soğuğu farklı olurdu. Henry soğuğu sevdiği için sıkıntı yoktu ama yaveri Ben neredeyse donmuştu. Henry çocuğu uyandırmadan Medea ve oğlu Steffarion’un kaldığı kulübeye gitti. Henry artık kulübe işinden sıkılmaya başlamıştı. ‘‘Yakınsa bitecek’’ diye kendisi teselli ediyordu. ‘‘Kalemi yakında onaracağım’’.

Kulübenin önünde Henry’e yeminli adamlar vardı. Henry adamlara baş selamı verip içeri girdiğinde iç kapıda Medea’nın leydi hizmetçileri ve Steffarion’un dadıları vardı. Karısının yanına gidene kadar en az otuz kişiyi geçmişti. ‘‘İki hazinemi aynı yere koyarsam olacağı bu olur’’ diye düşündü. Fakat sonunda karısının odasında kendisini buldu.

Medea uyanmış, kocasını ayakta bekliyordu. Henry karısını uzun uzun öptü. Daha ileri gidemezdi. Medea hamileydi. Henry kendisini tutmayı Steffarion’da öğrenmişti. Küçüklüğünde okuduğu bir kitapta ki satırı Medea ile evlendiğinden beri unutmuyordu; ‘‘Sadakat güzel kokan bir güldür. Elde tutmak zor olur ancak elinde tuttuğun sürece kokusunu alırsın’’. Henry karısına aşkla bağlıydı, şehvetle bağlıydı, kanla bağlıydı ve en önemlisi sadakatle bağlıydı. Braavos’da ki her tapınağın önünde yemin etmişti.

Medea Henry’nin elini karnına koydu. ‘‘Seni bekledik. Stef’i uyutup seni bekledim. Gece yarısına kadar. Sonra gelmedin. Bana gelmediğin her gece için bana yüz öpücük vereceksin Lordum.’’

Henry gülümsedi. ‘‘Leydimin arzusu bu ise’’ dedi ve Medea’nın istediklerini yaptı. Ter içinde kalana kadar Medea’yı öptü. Sonra Medea Henry’nin göğsüne yattı ve beraber Steffarion’u izlediler.

Huzur kapı çalınana kadar devam etti. Steffarion kapının çalma sesiyle uyandı ve ağlamaya başladı. Medea onu susturmaya çalışırken kendisini rahatsız edenin kim olduğunu merak eden Henry öfkeyle kapıyı çalan kişinin gelmesini emretti. Gelen kişinin Üstat Norwin olduğunu anladığında Henry’nin öfkesi bir denli son buldu. Üstat, elinde birkaç kağıt parçası tutuyordu. ‘‘Lordum size önemli haberlerim var’’ dedi.

Henry Üstat Norwin’le konuşmak için ayağa kalktı. Kulübeden çıkıp üstat kulübesine gittiler. Henry hala ne haberler geldiğini merak ediyordu. Üstat bir kadeh nahoş ve soğuk şarabı Henry’e uzattı ve konuşmaya başladı.

‘‘Lordum, Kızıl Kale’de ki muhbir askerlerimiz haber gönderdi. Çok yakında İblis’in mahkemesi gerçekleşecek ve onu öldüreceklermiş. Lord Tywin’in kurduğu hassas denge ise yıkılmak üzere. Yeni çocuk krala istediklerini yaptırıyorlar evet ama Joffrey’in ölmesi planladığı işlerin ters gitmesine yol açtı. Ayrıca Stark kızı kaçmış. Lord Tywin’in Kuzey’i ele geçirme hayalleri de böylece duya düştü.’’

‘‘Öyle görülüyor ki Lord Tywin ailesinin utancını ortadan kaldırmak için bir plan kurdu. Joffrey’in ölmesine üzüldüğünü sanmıyorum Üstat. Söylenenlere göre oğlan kötü tabiatlı. Tommen ise söylenenleri yapabilecek türden bir çocuk. onu yönetmek daha kolay buna inan.’’

‘‘Lordum gelecekte neler olacağını öğreneceğiz. O zamana kadar hazır olmalıyız. Lord Denys haber gönderdi. Velaryon’larla görüşmüş. Aurane Su haricinde hane üyeleri hala krala sadık. Şimdiki lord Monterys isimli çocuk. Lordun kuzenlerinden biri size biat etmek için çok yakında buraya gelecekmiş. Ayrıca Lord Ardrian’ın varisi olan oğlu Sör Edgar babası adalarına döner dönmez onu ikna edeceği garantisi vermiş.’’

''Güzel haberler için teşekkürler üstat. Lordlarımdan bir haber varmı? ‘’

Üstat Norwin zincirlerini çekiştirdi. Henry cevabını biliyordu. Kendi kuzgunları diğer kaleler uçuyordu ama Henry’nin hala bir kalesi yoktu. Kuzgunlar Kırık Burun’u bulamıyorlardı. Üstat Norwin’de Fısıltılar’ın bir an önce bitmesini temenni edenlerdi. Henry’nin de sabrı kalmamıştı. Üstat bir kaç kelime etmeye çalıştığında Henry üstadın lafını kesti ve ‘‘Köylerde ne kadar taş ustası ve inşaatçı varsa hepsini çağır’’ dedi.

Üstat itaat etti ve odadan çıktı. Henry kendisine bir kadeh daha şarap doldurdu ve kalesinin nasıl olacağını düşünmeye başladı. Aklında bir çok fikir vardı ama hangisinde karar kılacağını bilmiyordu. Üstat odasından çıktı ve kendi kulübesine gitti. Hizmetindekilerden rahat bir tunik ve bol bir pantolon istedi. Yaveri Ben’e atları getirmesini söyleyip kardeşi Orys’in yanına gitti.

Orys günlerini adamları eğitmek ve onları sertleştirmekle uğraşıyordu. Binlerce adam talim yapıyordu ve Orys hepsine sesini ulaştırıyordu. Yakın arkadaşları da ona yardım ediyordu. Henry onları izledi, genç ve heyecanlılardı. Hamlelerini kolay ezberlenebilirdi. Orys’in ki hariç. Kılıcıyla yenilmezdi. Orys ağabeyini gördüğünde talimi yarım bırakıp yanına geldi.

‘‘Ağabey neler olu-’’

‘‘Benimle yürü kardeşim.’’

Orys ve Henry, Ben’in getirdiği atlara bindiler ve Fısıltılar’da ki harabelere yola çıktılar. Yol boyunca hiçbir şey konuşmadılar. Henry harabelere geldiklerinde duraksadı. ‘‘Ne düşünüyorsun?’’ diye sordu Orys’e.

Orys tavırlı bir şekilde cevap verdi. ‘‘Senin kalen.’’

Henry kafasını salladı. ‘‘Kalem şuan harabe halinde. Birkaç hafta sonra inşaata başlayacaklar. Kaleyi biraz daha büyütme kanaatindeyim. Tanrı korusu çok büyük ve ferah olacak. Ayrıca büvet ağaçlarının altları Baratheon cenazelerine ev sahipliği yapacak. Şuan ki düşüncem bu. Zindanlar kalenin altında yeniden inşa edilecek. Hane halkının kalacağı hücreler zindanların bir kat üstünde olacak. Ahırlar ve köpek kulübeleri liman doğru bakan duvarda olacak. Limana giden gizli geçit ahırdan geçecek. Limanın yapımı daha sonra tabi. Mutfaklar kapının karşısında ki yaka da boydan boya olacak. Kalenin demircisi zindanlara giden yolun başında olacak. Ambarlar ise mutfakların altında olacak. Üstat kulesi ve kütüphane için mutfakların üzerinde geniş bir kule yaptırma niyetindeyim. Bir başka kule gözcü kulesi olarak kapının üzerine yapılacak. Son olarak Baratheon’ların yaşayacağı odalar kalenin en üstünde olacak. Lord çalışma odası ise yarım bir kule şeklinde göğe yükselecek. Büyük Salon ve kabul salonu ise mutfakların yanında yer alan büyük bir yapı olacak. Kalenin içinde sept yaptırmayı düşünmüyorum. Ayrı bir sept yaptırma hayalim var. İşte ne diyorsun ?’’

Orys etkilenmişti, yüzünden belli oluyordu. Ama belli etmek istemiyora benziyordu. ‘‘Düşünceleriniz ve hayalleriniz çok büyük ağabey. Umarım kısa süre içinde kalenize yerleşirsiniz.’’

‘‘Kendi kaleme Fırtına Toprakları’na vardığım zaman yerleşeceğim. Burası benim kalem değil.’’

Orys anlamamıştı. ‘‘Fakat kale…’’

‘‘Senin kardeşim. Savaş bittiğinde kale sana ve soyuna geçecek. Fakat metbu lordun ben olacağım. Kabul ediyor musun kardeşim?’’

Orys şaşırmıştı. Tıpkı Henry onu aldığı zaman ki yüz ifadesine bürünmüştü. Gözünden tek bir damla yaş akarken ‘‘Neden?’’ diye sordu.

Henry atında indi. Kardeşinin atının eyerini tuttu ve cevabını verdi.

''Çünkü sen benim kardeşimsin. ‘’


#66

Bölüm 17

Tanrıları düşündü Henry. Kendisi her zaman tanrılara inanırdı. Küçük bir çocukken Anne ve Baba’ya her gün dua ederdi. Evlendiği günden itibaren Yaşlı Dadı ve Bakireye de dua etmeye başlamıştı. Sonra Savaşçı ve Demirci dualarına katılmıştı. Acı kaderi öğrendiğinde ise sadece Yabancı vardı Henry’nin içinde. Yabancı’nın yeryüzünde ki askeri Henry olmuştu.

Günün ışıkları Henry’nin odasına vuruyordu. Henry karısının çıplak teninde ki boncuk boncuk terleri seçebiliyordu. Hergün büyüyen karnını görüyordu. Ve bundan hoşlanıyordu. Medea bir anneydi ve göğsü süt dolu olduğunda bile Henry’i mutlu ediyordu.

Ama bu aralar Henry karısının yanına çok nadir yaklaşıyordu. Cam mumların yanından ayrılmıyordu. Gelmesi gereken ve ölmesi gerekenleri bekliyordu. Askerlerini harabeye paralel şekilde toplamıştı. Binlerce asker Fısıltı Yolu’nda bekliyordu. Köyleri koruması için Luke’u göndermişti. Orys ve arkadaşları da Henry’nin emirleri gereği sınırlarda bekliyorlardı. ‘‘Yaklaştılar’’ diye düşündü, ‘‘Yoldaşlar yaklaştı ve bir sonraki grup yola çıktı’’.

Henry taş ustası ile görüşmüş ve ne lazımsa sağlanması için emir vermişti. Kırık Burun’a binlerce taş yığılmıştı. Yüzlerce işçi emri bekliyorlardı. Henry de o günü bekliyordu. Ama gelmesi gerekenler gelmeden yapamazdı. ‘‘Yaklaştılar, geliyorlar’’.

Sör Jon Henry için tüm lordlar ile görüşmüştü. Lord Ronnel, Lord Jason ve Lord Lucas şimdiden hatrı sayılır bir kuvvet toplamışlardı. Leydi Ceryse ise Lord Durram’la birlikte bir başka orduyu topluyordu. Sör Gylis ve Lord Denys yeni ittifaklar sağlıyorlardı. Henry’nin geleceği için çalışıyorlardı. Ama Henry’nin düşündüğü onlar değildi. ‘‘Yaklaştılar, geliyorlar’’.

Şafakların kızıl rengi Kırık Burun’a vuruyor, gecenin siyahı karanlığa gömüyordu. Hergün birileri geliyordu. Kimisi Taç Toprakları’ndandı, kralın ölmesiyle bir kaos ortamı oluşmuştu ve Lord Tywin öldüğünde o ortam daha da derinleşmişti. Kimisi ise Nehir Toprakları’ndan geliyordu, yağmalar ve isyanlar hala devam ettiği için yiyecek ekmek bulamayan onlarca kişi geliyordu. Son günlerde birde kendilerine Serçeler diyen dindar insanlar gelmeye başlamışlardı. Kendilerine zarar vermek isteyen insanlardan uzağa, Henry’nin koruması altına girmişlerdi. Ama Henry’nin bekledikleri hala gelmiyordu. ‘‘Yaklaştılar, geliyorlar’’.

Yine sabah olmuştu yine güneş doğmuştu ve yine Henry bekliyordu. Bir boru yada bir ses. Ama atların sesleri geliyordu sadece. Henry daha fazla dayanamadı ve dışarı çıktı. Doğmamış günün karanlığında tüm evler saraydı. Heybetli kara atına bindi ve o saraylardan uzağa, ormanın içine girdi.

Askerlerin mevzisi harap kalenin birkaç mil gerisinde başlıyordu. Askerler Henry’nin geldiğini görünce fısıldaşmaya başladılar. Henry’i karşılayan Sör Robar Grandison’du. Kafası karışmıştı Robar’ın, Henry yanında kimseyi getirmemişti zira. Henry yakınında olanlar kendi kalelerinde lordlarından haber bekliyordu, yaveri Ben ve güvendiği kumandanları ise Kırık Burun’dalardı. Güvendiği askerlerini getirmemişti. Kardeşleri yanında yoktu. Ama birden çıkmıştı kulübeden. Tanrılar yol göstermişti. ‘‘Geldiler’’ demişti içinde ki ateş.

**Henry hiçbir şey söylemedi sadece atını ileri sürdü. Arkasından gelen seslere aldırmadı. Atının sağ yanında büyük bir kılıç vardı. Sol yanında ise Henry’nin savaş silahı, oluklarında hala kuru kan olan savaş çekici. **

Ağaçlar kalkandı, Henry’nin üstünü anne şefkati iler örtüler. Sessizlik silahtı, her sesi duymak için en büyük silahtı sükunet. Zafer açlığı yaşam sebebiydi. Ve Medea Henry’nin bugüne gelme sebebiydi. Varlığını onun için bin parçaya ayırsa yetmezdi. Bu yüzden bugün biri ölmeliydi. Ölmek en tatlı meyveydi ve Henry o meyveyi birinin yediğini görecekti. Çünkü geliyorlardı, soytarının kahkahasını duyuyordu.

**Duydukları hayal değildi. Ufak tefek bir soytarı ve yanında iki adam vardı. Hala karanlıktı ama Henry geldiklerini anlamıştı. ‘‘Yakında cellatları gelecek’’ diye geçirdi içinden. **

Peşinden gelecek askerlerin seslerini kesmeleri için geri dönmesi gerekti. Askerlerin başında Sör Robar Grandison ve Sör Rolland Chyttering vardı. Orys, Sör Edward Massey ve Sör Alyn Massey etrafta yoklardı. Henry kısaca olanları anlattı ve geri dönmelerini söyledi. Kendisi tek başına olanları izleyecekti.

Adamlardan birinin teni karaydı. Dorne yada Yaz Adalı’lardan biri olabileceğini düşündü Henry. Boyu uzun değildi. Ama yanında ki adam hem iri hemde uzun boyluydu. Domuzu andıran bir suratı vardı ve gözleri çok küçük gözüküyordu. Yanlarında ki soytarı ise, sadece yaşlı bir soytarıydı. Grup viraneye benziyordu. Buraya neden geldiklerini kimse bilmeyebilirdi, gerçeği gören Henry hariç.

**Buraya gelmeleri ise, sadece ufak bir yalandı. Henry yalanın kahramanını ve yanında getirdikleri son misafirleri bekliyordu ama Henry’nin ormanın girişinde ki askerlerinden aldığı haberlere göre fazla beklemeyecekti. Dyre Mağarası civarından geçmişlerdi ve bir iki gün içinde Fısıltılar’a geleceklerdi. **

Üç adam Fısıltılar’da yüksek sesle konuşuyor hatta tartışıyorlardı. Henry seslerini duyabiliyordu. Bir nedenden ötürü buraya gelmişlerdi Henry ancak bu kadarını biliyordu. Belki bir hazine vaadiyle belki de kalenin lordunun hizmetine girmek için. Ama aradıklarını bulamamışlardı. Henry onların uzun süre burada olmayacakları için memnun olmuştu çünkü adamlar aç kalacaklar ve etrafı gezmeye başlayacaklardı. Henry hali hazırda Fısıltılar’ı inşa ettirmemiş ve ormanların içinde ki Kırık Burun’da güvende yaşıyordu ama gelecekte herşey o kadar kolay olmayabilirdi.

Gün yerini geceye bıraktığında adamlar kalenin yıkık harabelerinin içinde bir böğürtlen çalılığı bulmuşlardı ve ateş yakmaya yetecek kadar kuru ağaç parçası harabenin içinde vardı. Henry ateşin çıtırtısını duyamıyordu ancak dumanı gözle görülür şekildeydi. Ormanın ferah yeşili ve ulu ağaçları arasında duman süzülerek göğü deliyordu. ‘‘Belki ateşte bir fare kızartmışlardır’’ diye düşündü Henry, ‘‘belkide yanlarında erzakları vardır.’’

**Şafak sökene kadar Henry uyumadı. İzledi ve gözlemledi. Bekledi ve dinledi. Yolun ilerisine gönderdiği adamların söylediği, bir başka kervanın Fısıltılar’a geldiği yönündeydi. Kaderin gerçekleşmesi için gelmeleri yeterdi. Ancak ağır yol alıyorlardı ve Henry’nin sabrı artık yetmiyordu. **

Zaman ağır akan bir nehir gibiydi. Henry için birşey ifade etmeyen birkaç insanın ölmesi Henry’nin yeni yuvasının inşaatı için yeterli olacaktı. Masum kanın harçla beraber kaleye konulması lanetti ancak kötü insanların ve canavarların kanı en kutsal ve ele geçirilmesi en zor kalelerin, tapınakların harçlarının içindeydi. Kan güç verirdi, iyi yada kötü.

Ne kadar zaman geçtiğini kimse söyleyemezdi ama geldiler. Henry üstü başı dağınık orta yaşlarda bir adam, devasa sarı saçlı ve çirkin bir başka adam ve bir çocuk gördü. Devasa adamın hareketleri farklıydı. Üçü içeri girdi ve Henry daha da yaklaşmaya karar verdi. Daha önce gelen adamlar ortaya çıkana kadar az bir süre geçti. Kısa bir konuşmanın ardındansa mücadele başladı. Soytarı bir adamın kafasını ezerken diğer adamlar birbirleri öle savaşıyorlardı. Kılıcın kılıçla ahengi sanki iki sevgilinin birbirine kavuşma adı gibiydi. Henry kılıçların etkileyici dansını izliyordu ama dans kısa sürdü. İlk gelen haydutların ölümü Henry için bir şey ifade etmedi. Ölüm huzurun başlangıcıdır derdi Üstat Norwin. ''Huzura sadece toprakta ihtiyacım olacak demişti Henry daha küçücük bir çocukken. Ancak huzur iyiler için vardı ve haydutlar yedinin cehennemine gideceklerdi. En azından Batıdiyar’ın septonları böyle söylerlerdi. ‘‘Baba adilce yargılasın, tabi Baba’nın Bakire’yle işi biterse’’

Uzun boylu dev şövalyenin yüzünü mücadeleden sonra gördü Henry. Yüzü köseydi, sakalları yoktu, sarışındı ve çirkindi. Henry dev şövalyenin yüzünü daha önce görmüş olabileceğini düşündü. Bu sırada içeri bir başka adam girdi. Henry adamın nerden geldiğini görmemişti ama nasıl olduysa kısa bir süre sonra üç kişi harabeden çıktılar. Belli ki dev şövalye içeri giren orta yaşlı adamı tanıyordu.

Henry için birşey ifade etmezdi. Üç kişi gelmişti ve üç kişi dönüyordu. Dev şövalye ve yaverini getiren rehber ölmüştü. Ve nihayet Henry’nin yapmak istediği şey için önünde engel yoktu. Fısıltılar boştu.

**Henry geriye dönerken karar vermişti. Bir an önce inşaata başlanacaktı. Kalenin içinde bi ziyafet verecek ve sonunda kendi savaşına başlayacaktı. Amcasını Nehir Toprakları’nda karşılayacak ve ona biat edecekti. Ve bunları yaparken ölen binlerce masumun hesabını soracak, kendi lordlarını ödüllendirecekti. **

**Gecenin siyahını bozan ateşti, ateşlerdi. Henry’nin dönmesini bekleyen askerleri komuta eden bizzat kardeşi Orys’ti. Yanında Barth’da vardı, Üstat Norwin’de telaşlı şekilde yanlarındaydı. Sör Richard, Sör Alyn, Sör Robar ve Sör Rolland da Orys’in yanında olanlar arasındaydı. Henry’nin şahsi muhafızları siyah kuşaklar bağlamıştı. Sör Donnel şahsi muhafızların yanındaydı. Henry’i ilk gören kendi yaveri Ben’di. Çocuk şaşkın halde Sör Donnel’i çekiştirdi ve Henry’nin olduğu kısmı gösterdiğinde Henry açlıktan bayılacak haldeydi. Uyumamış ve yemek yememişti ve bedeni besbelli yorgun düşmüştü ama hala içinde kalan güç ile birlikte savaşıyordu. **

**Henry’e ilk yetişen Orys’ti. Henry’nin atının yularını tuttu ve tek kelime etmedi. Bir şey sormadı, sadece gözlerine baktı. Ve sonra Henry askerlerin selamları arasında atının üstünde çadırlara doğru yürüdü. Orys’in çadırı Karasu’dan alınan çadırlardan biriydi. Çok büyük olması bir lord çadırı olması anlamına geliyordu. Çadırın içi daha büyük olmalıydı, Henry açıkça merak ediyordu. Atından atladı, çadıra yürümeye başladı. Etrafta meraklı bakışlar vardı ama Henry aldırmadı. Peşinden Orys de geliyordu. **

Çadırın içi Henry’nin tahmin ettiği gibi büyüktü. Perdelerin ayırdığı bölmeler vardı, Henry bu bölmelerde uyumak için yatak olduğunu düşündü. Çadırın merkezinde büyük bir masa vardı. Masanın üzerinde ise Çatlakpençe’nin haritası. Henry’nin diyarı, onun hükümranlığı. Birkaç küçük masada şaraplar vardı, sandalyeler büyük masanın etrafına dizilmişti ve çadırın duvarlarına Baratheon’ların geyikli sancakları asılmıştı. Henry masaya doğru yürüdü, adımlarını atarken bile büyük bir güç harcıyordu ve bu güç onu yoruyordu. Ama artık harekete geçmeliydi. Sandalyelerin birine oturdu ve Orys’e diğer sandalyeye geçmesi için işaret etti.

Orys sandalyeye oturdu ve konuşmadan bekledi. Henry önünde duran haritaya baktı. Henry’nin arazileri sarıya boyalıydı. Arazilerin güney batı ucunda Uyku Kalesi vardı, güneyde Boynuzlar ve en doğuda Massey Kancası’nın tamamı. İki bölgenin ortasında Kral Toprakları vardı. Kardeşinin yüzünü incelemek için kafasını kaldırdı ve kardeşinin merakla onu izleyen gözlerine baktı. ‘‘Hala çocuk’’ diye düşündü Henry. ‘‘Jon ve Barth gibi, onlardan daha cesur o kadar’’. Konuşmaya karar verdiğinde dudaklarını yaladı.

‘‘Neler olduğunu anlat kardeşim.’’

**Orys önce başını salladı ve iki kadeh şarap doldurmak üzere küçük masalara yöneldi. **

‘‘Senin gittiğin gün Lord Denys haber gönderdi. Lord Ardrian’ın oğlu Sör Crispian Celtigar bizimle anlaşma yapmak üzere yola çıkmış. Birde Sör Vaather Velaryon var, şimdi ki Akıntıtaşı’nın Kale Muhafızı. O da görüşmek için gelecek. Sör Jon ısrarla seni görmek istediğini söyledi ve Lord Jason ile Lord Ronnel ard arda kuzgunlar gönderiyorlar. Tatmin edici cevaplar veremedim, bunu onlarda biliyor. Bir şeylerin döndüğü ortada ama kimse ne olup bittiğini bilmiyor. Henry ne olduğunu anlatacak mısın?’’

Henry şarabını son yudumuna kadar içti ve dudaklarında kalan ıslaklığı yaladı. Şarap acıktırmıştı, Henry karnının gurultusunu bastıramıyordu. Kardeşi bir cevap bekliyordu ama Henry bir şey anlatmak istemiyordu. ‘‘Üstat Norwin’i gönder kardeşim. Bana bir iyilik yap ve Medea’ya da haber gönder. Ve… biraz yemek. Bana yemek gönder. Hiçbir şey sorma, anlatacak durumda olduğumu sanmıyorum. Üstadı gönder yeterli.’’

Kardeşi itaat etti, bozulduğu aşikardı. Ama Henry şuan bununla ilgilenmiyordu. Kardeşi onu tek başına bıraktığında ellerini başına koyup düşünmeye başladı. Ömrü boyunca çok az aklına gelen annesini düşündü. Henry annesini hiç görmemişti. Fazla düşünmemişti annesini ömrü boyunca. İlgilenecek başka insanları vardı. Ancak o sıra da aklı a annesi gelmişti. Annesinin yüzünü bile hatırlamıyordu. Dahası gözle görülür herhangi bir özelliği de yoktu. Babasının gençliğini bilenler Henry’nin tüm özelliklerini babasına benzetirlerdi. Henry’nin aklını karıştıran ise annesi hakkında kimsenin bahsetmemesi olmuştu.

Üstat gelene kadar bu düşünceler içindeydi. Ta ki Üstat Norwin hafif öksürüp geldiğini belli edene kadar. Masanın üzerinde yarım ekmek, çeşitli soslarla pişirilmiş et ve bir sürahi Arbor altını vardı. Henry üstada yerini gösterirken yemekleri önüne aldı ve yemeye başladı. Etin keçi olduğunun farkına vardı, Henry keçi etini fazla sevmezdi ama şuan açtı ve her şeyi yiyebilirdi. Şarabı iki kadehe doldurdu ve bir kadehi üstadın önüne koydu. Üstat Norwin, Henry kendisini bildiğinden beri yanındaydı; hiç şarap içtiğini görmemişti, hep limonlu su içerdi. Ama bugün işler değişmişti ve Henry ciddi konular konuşacaktı. Konuşacak takati kendinde bulduğunda planını anlatmaya başladı.

''Kalenin tadilatı bir an önce başlamalı. Herkes bu anı bekliyor. Lordlarım bekliyor. Halkım bekliyor. Köylerde ki her insanı buraya çağırmanı istiyorum. Kale yıkık ama taşlar güçlü. Eski taşlar arasında büyüler bile olabilir. Planları daha inşaatçılara vermiştim. Taşlar ve mermerler getirilecek. Ağaçlar kesilecek. Sonra kaleden aşağıda ki uçuruma bir merdiven yaptırılacak. Sabahları ağır işler yapılacak. Akşamları ise hafif işler. Meşale yapmak için koca bir orman var. Ama zaman yok. Kaleyi yaptırdıktan sonra Kırık Burun’u kaleye bağlayacak bir yol ve yol üzerinde kışlalar kurduracağım. Bir diyeceğin var mı Üstat? ‘’

‘‘Lordum, bunlar çok maliyetli ve zaman isteyecek …’’

‘‘Kalesi olmayan bir lord krallığı olmayan bir kral için ordu toplasa sen bu orduya katılır mıydın? Kale yapılacak, bir an önce.’’

‘‘Nasıl isterseniz Lord Henry. Emirlerinizi ileteceğim’’

Üstat şarabına dokunmadan odadan çıkmıştı. Henry şaraba uzandı. Annesini düşündü ve gözlerini kapattı. Masada uyumadan önce son düşündüğü kişi annesiydi.

(Uzun süre sonra yazmak istedim, umarım aynı tadı vermiştir)
kalın yazı


#67

Bu hikayeyi tekrar yayınladığın için sana müteşekkirim


#68

Devamı gelecek :wink: biraz zaman alıyor ama şimdilik böyle