TWOIAF Çevirisi (ROBERT'IN İSYANI EKLENDİ!)


#1

Sağolsun FD’dan Cypon nickli arkadaş gayet güzel çevirmiş. Burada da bulunsun, buradakiler de faydalanabilsin diye aynen alıntılıyorum. Çok güzel bilgiler var içinde. Bahsi geçen arkadaş bölümleri sırasıyla çeviriyor, İngilizce bilmeyenler okuyabilirler artık çoğu bölümü. :wink:

[align=center]Bölüm I - ŞAFAK ÇAĞI[/align]

Dünyanın tam olarak ne zaman oluştuğunu söyleyebilecek kimse olmamasına rağmen, bu durum üstadların ve eğitimli kişilerin cevabı aramasına engel olamadı. Kırk bin yıllık bir geçmiş mi, yoksa beş yüz bin yıllık bir geçmiş mi? Ya da daha uzun bir süre mi? Bu bildiğimiz hiçbir kitapta yazmıyor çünkü dünyanın ilk çağı dediğimiz Şafak Çağı’nda insanlar okuma yazma bilmiyorlardı.

O çağda dünyanın oldukça ilkel olduğundan emin olabiliriz, metal işlemesini veya hayvanları ehlileştirmesini bilmeyen kara kabilelerin var olduğu vahşi bir dönem. Bu dönem hakkında bildiğimiz bütün bilgiler, Andallar, Valyrialılar, Ghiscarililer ve hatta uzaktaki efsanevi Asshai diyarı insanları tarafından yazılmış eski hikayelerden gelmekte. Ancak o hikayeleri yazan ırklar çok uzun süredir bu topraklar üzerine olsalar da, Şafak Çağı’nda daha ‘’çocuk’’ bile değillerdi. Kısaca anlatılan öyküler içindeki ‘’gerçekleri’’ bulmak, neredeyse samanlıkta iğne bulmak kadar zor.

Şafak Çağı hakkında kesin olarak ne söylenebilir? Dünyanın doğusunda kalan toprakları yani Essos ve ötesi, o dönemde tüm dünyanın olduğu gibi çok sayıda vahşi, ilkel insanlarla doluydu. Ancak Sonsuz Kış Toprakları’ndan, Yaz Denizi kıyılarına kadar uzanan Westeros topraklarında ise sadece iki ırk hüküm sürmekteydi. Ormanın Çocukları ile bizim ‘’Devler’’ olarak adlandırdığımız yaratıklar.

[align=center]


Anlatılanlara göre çizilmiş bir dev resmi[/align]

Şafak Çağı’ndaki devlere bakar isek, onlar hakkında çok az şey söyleyebiliriz çünkü bu ırkın hikayeleri, mitleri, tarihleri ile kimse bilgi toplamamış. Gözcüler’in söylediklerine göre, yabanilerin anlattıkları hikayeler arasında, devlerin Ormanın Çocukları ile ayrı bölgede yaşamalarına rağmen birbirleri ile geçinemedikleri, devlerin istedikleri gibi davranıp, istediklerini aldıkları geçer. Bütün söylencelerde devler, güçlü ve heybetli ancak basit yaratıklar olarak tasfir edilir. Devlerin henüz soyları tükenmeden önce onlarla karşılaşan Gece Gözcüleri’nin koruyucularından edinilen bilgilere göre devler, hasta bakıcılarının anlattıkları gibi sadece ‘’uzun, heybetli insanlar’’ değil, aksine vücutları kalın kürklerle kaplı yaratıklar oldukları bilinmekte.

Cregan Stark’ın döneminde Kışyarı’nda hizmette bulunan Üstad Kennet’in Kuzey’deki mezarlar, mezarlıklar ve tepelik arazilerde yaptığı araştırmaları anlatan ‘’Ölülerin Yolculuğu’’ adlı eserinde bir çok dev mezarının bulunduğu yazmaktadır. Üstad Kennet’in Kuzey topraklarında bulup Hisar’a gönderdiği kemikler sayesinde, yaşamış olan en uzun devin yaklaşık dört buçuk metre boyunda olduğu hesaplanmıştır. Gerçi birçok üstad bu konuda doğru rakamın üç-üç buçuk metre olduğunu iddia etmektedir. Çoktan ölmüş olan Gece Gözcüsü koruyucularının hikayelerini kaleme alan bütün üstadların hikayelerinde yer alan yagane şeyler, devlerin elbiselerinin veya yuvalarının olmadığı, silah olarak da kullanabildikleri tek aletin ise kökünden sökülmüş ağaçlar olduğudur.

Devlerin aralarında krallık, lordluk gibi tabakalar olmamakla birlikte, mağara içlerinde veya uzun ağaçlar altında yaşamazlar ve demir veya toprak işlemezler. Şafak Çağı boyunca insanların sayılarının artmasına, ormanların insanlar tarafından ehlileştirilip bölünmesine rağmen devler, aynı yaratıklar olarak kalmaya devam ettiler. Şu an Sur’un ötesinde bile devlerin soyu tükenmiş vaziyette ve onların görüldüğünü yazan en son raporlar ise en az bir asırlık. Üstelik o raporların bile doğruluğundan şüphe edilmekte.

[align=center]
Anlatılanlara göre çizilmiş Ormanın Çocukları’ndan biri[/align]

Ormanın Çocukları ise birçok yönden devlerin tam zıttı konumdadır. Koyu, güzel bir çocuk gibi görünseler bile bugün bizim ilkel dediğimiz bir vaziyette yaşıyorlardı ancak yine de devlerden daha az vahşilerdi. Metal dövme konusunda bilgili olmasalar da, avcılık ve silah yapımında kullandıkları obsidiyen(yerel halkın ejdercamı diye adlandırdığı, Valyrialılarının ise ‘’donmuş ateş’’ olarak nitelendirdiği şey) işlemede epey yeteneklilerdi. Elbise dokumazlardı ancak yapraklardan ve ağaç kabuklarından giysi yapabiliyorlardı. Zamanla büvet ağacından yay yapmayı ve tuzak kurmayı öğrendiler ve hem erkekleri hem de dişileri bu şekilde avlandılar.

Çocuklar’ın müziklerin ve sarkılarının çok güzel olduğu söylenir ancak söyledikleri şarkıların en ufak bir parçası bile o antik dönemden günümüze ulaşmamıştır. Üstad Childer’ın ‘’Kış Kralları’’ veya diğer adı ile ‘’Kışyarı Starklarının Soyu ve Efsaneleri’’ adlı eserinde Sur’u inşaa eden Mimar Brandon’ın Çocuklar’dan istediği yardımı anlatan ufak bir hikaye yazılıdır. Yazılana göre Brandon, çok gizli bir buluşma yerine götürülmüş ve bu ilk karşılaşmasında, taşlar üzerinden çağıldayan derelere veya yaprakları havalandıran rüzgara veya suya düşen yağmur damlalarına benzediği söylenen Çocuklar’ın dilini anlayamamış. Hangi Brandon’ın Çocuklar’ın dilini kavrayıp öğrendiği kendi başına ayrı bir hikaye olduğu için, burada bu konuya değinmeyeceğiz. Ama görünüşe göre Çocuklar’ın dilinin kaynağı hergün doğada duydukları seslerden gelmekte.

Çocuklar’ın inandıkları Tanrılar, günün birinde İlk İnsanlar’ın da tanrıları olacak olan, taşların, derelerin, ormanların sayısız tanrıları olan isimsiz olanlardır. Büvet ağaçlarını yüz şeklinde oyanlar Çocuklar’dı. Belki de inandıkları tanrıların kendilerini ve ibadetlerini ağaçlardaki gözler vasıtası ile izleyemeki istediklerini düşünerek bu oyma işini gerçekleştirmişlerdir. Diğerleri ki, bu konuda çok az kanıt vardır, Yeşilgörenler’in yani Çocuklar arasındaki bilge olanların, büvet ağaçlarındaki gözlerle çevreyi izleyebildiğini iddia eder. Bu durumun sözüm ona kanıtı ise İlk İnsanlar da buna inanıyor oluşudur ki onlara birçok büvet ağaçlarını kesmeye iten şey, ağaçların onları gözetlediği korkusudur. Çocuklar’a bu tür bir avantaj vermemek için sayısız büvet ağacını yok etmişlerdir. İlk İnsanlar şüphesiz ki şuanki insanlardan çok daha bilgisizdiler ve onların torunları şuan, geçmişte uygulanan gelenekleri bugün devam ettirmemekte. Tıpkı Üstad Yorrick’in ‘’Denizle Evli, Geçmişten Bugüne Beyaz Liman Tarihi’’ adlı eserinde belirtildiği gibi, İlk İnsanlar’ın Eski Tanrılara insan kurban etmesi bu geleneklerden biridir. Beyaz Liman’da yaşamış Üstad Yorrick’in seleflerinin yazılarına göre bu ritüel, beş yüzyıl öncesine kadar uygulanmaya devam edilmiş.

Yeşilgörenlerin, gelecekten haber vermek, diyarın uzak ucu ile haberleşebilmek gibi(Çocuklar’dan çok sonra gelen Vayrialılar gibi) gizem dolu yeteneklere sahip olmadıklarını söyleyemesek de, Yeşilgörenler’in sahip olduğu söylenen birçok yetenek gerçekten ziyade basit hikayelerden türemiş yeteneklerdir. Örneğin, bedenen bir yaratığa dönüşemezler. Ancak bizim hiçbir şekilde kazanamayacağımız, hayvanlar aracılığı ile iletişim kurma yetenekleri gerçekmiş gibi görünüyor. Tabi bu noktadan itibaren derideğiştirenlerin efsaneleri doğmakta.

Doğrusunu söylemek gerekirse, derideğiştirenler hakkında birçok efsane-hikaye olsa da, bütün bu hikayelerde ortak olan şey derideğiştirenlerin sadece yaratıklar aracılığı ile iletişim kurmadıkları, aynı zamanda ruhlarını hayvanların ruhlarına bağlayıp onları kontrol de edebildikleridir. Gece Gözcüleri’nin Sur’un ötesinden getirdikleri kimseler ve oradaki Üstadlar tarafından alınan kayıtlar, bu durumu doğrulamaktadır. Sur’un gerisinde yaşayan yabaniler bile hayvanları müttefikleri olarak gören bu derideğiştirenlerden korkmaktadır. Kimi hikayelerde derideğiştirenlerin benliklerini hayvanının içinde kaybettiğini, kimi hikayelerde ise derideğiştiren birinin bir hayvanı kontrolü altına aldığında hayvanın insan sesi ile konuşabildiğini iddia etse de, bütün hikayelerdeki derideğiştirenlerin kurtları hatta ulukurtları kontrol edebildiğini anlatmakta. Hatta yabaniler arasında bu kimseler için özel bir isim bile vardır: ‘’Warglar’’

Efsaneye göre yeşilgörenler bu yeteneklerin yanında geçmişi veya geleceği görebilme yeteğine de sahiptirler. Ancak çalışmalarımız bize gösteriyor ki, bu güce sahip olduğunu iddia edenlerin, gördükleri öngörülerinin çoğu zaman belirsiz ve hatta yanıltıcı olduğu görülmekte. Her ne kadar Çocuklar’ın kendilerine ait yetenekleri olsa da, gerçek olan her zaman hurefelerden arındırılmalı ve edinilen bilgi her zaman deneye tabi tutulup kanıtlanmalıdır. Ancak bu tür gizemler, büyü sanatları bizim araştırma yeteneğimizin çok çok ötesindedir.

Çocukların yetenekleri hakkında ne söylenirse söylensin, Sonsuz Kış Toprakları’ndan Yaz Denizi’ne kadar olan bütün topraklarda Yeşilgörenler’in önderliğinde hüküm sürüyorlardı. Yaşadıkları yerler bizim yaptığımız kaleler, şehirler gibi değil, basit yapılardı. Ormanlarda, ağaçlarda, bataklıklarda hatta mağaralarda barınıyorlardı. Söylenilene göre orman içlerine yapraklardan ve ağaç dallarından yapılma gizli ağaç şehirleri kurarlarmış.

Uzunca bir süre bu tür yapıların yapılış sebebi olarak, ulukurtlar veya gölge kedileri gibi yırtıcı hayvanlardan korunmak olduğu söylenmekteydi ancak diğer kaynaklara göre Çocuklar’ın asıl düşmanları devlerdi. Kuzey’de anlatılan hikayelerde bu durumun bahsi geçmektedir ve Üstad Kennet’in Uzun Göl yakınlarında yaptığı araştırmalar da bunu desteklemektedir. Üstad Kennet araştırması sırasında kaburgaları arasında obsidiyenden yapılma bir ok ucu olan bir dev mezarı bulmuştur. Bu da Üstad Herryk’in ‘’Sur’un Ötesindeki Krallar’’ adlı eserindeki Gendel ve Gorne kardeşlerin hikayesini akla getirmektedir. İki kardeş, bir mağara yüzünden aralarında husumet bulunan, Çocuklar’dan oluşan bir klan ile dev ailesine arabuluculuk yapmak için çağırılırlar. Söylenene göre Gendel ve Gorne, mağaranın Sur’un altına kadar uzanan bir mağaralar zincirinin girişi olduğunu keşfeder keşfetmez, iki tarafın da mağara üzerinde hak iddia etmemesi için onları kandırarak olayı çözmüştür. Tabi ki yabanilerinin yazılı kaynaklarının olmaması yüzünden, bu tür bilgilere kuşkucu yaklaşılması gerekmektedir.

[hr]

[align=center]Bölüm II - İLK İNSANLARIN GELİŞİ[/align]

[align=center]
Üzerine yüz oyulmuş bir büvet ağacı[/align]

Hisar’daki en güvenilir kaynaklara göre, sekiz bin ila yirmi bin yıl kadar önce, kıtanın güney ucundaki, doğu toprakları ile bağlantısını sağlayan ve Dar Deniz üzerinde yükselen köprü şeklindeki kara parçası üzerinden geçen İlk İnsanlar , devlerin ve Çocuklar’ın yaşadığı Westeros kıtasına ayak bastı. Bu kara parçası Dorne’un doğu ucunda ‘’Kırık Kol’’ olarak adlandırılan yerdi ki o zamanlar şimdiki gibi kırık değildi. İlk İnsanlar’ın neden Westeros’a göç ettiklerini bilinmemekte ancak silahları ile birlikte geldikleri kesin. Binlercesi karaya ayak bastı ve topraklar üzerine yerleşmeye başladı. Yıllar geçtikçe daha da kuzeye ilerlemeye başladılar. Anlatılan hikayeleri baz alırsak, İlk İnsanlar ilk birkaç yıl içinde Boğaz’ı geçip Kuzey toprakları içine kadar ilerlediklerini söyleyebiliriz ancak gerçekte bu derece bir ilerlemenin gerçekleşmesi için yüzyıllar geçmesi gerekmektedir.

Anlatılan hikayeler içinde doğru görülen bilgi, İlk İnsanlar’ın kısa sürede Ormanın Çocukları ile savaşa girmiş olduğudur. Çocuklar’ın aksine İlk İnsanlar, toprağı işleyip kasabalar ve köyler kurdular. Ve bunları yaparlarken de üzerlerinde oyulmuş yüzler olan büvet ağaçlarını kestiler. Bu hareket ise binlerce yıl sürecek olan savaşın başlamasına neden oldu. İlk İnsanlar-yanlarında hayvan sürülerini, ilginç tanrılarını, atlarını ve bronz silahlarını getirmişlerdi- çocuklardan daha büyük ve daha güçlülerdi ki bu özellikler onları önemli bir tehdit unsuru yapıyordu.

Çocuklar arasındaki avcılar-Orman Danscıları olarak da bilinirler-asker şekline bürünseler de, ellerindeki gizli ağaç ve yaprak sanatlarına rağmen sadece İlk İnsanlar’ın ilerleyişini yavaşlatabildiler. Yeşilgörenler, bataklıklardan, ormanlardan ve havadan yaratıklar çağırarak kendileri adına savaştırdılar. Ulukurtlar, devasa kutup ayıları, dağ aslanları, kartallar, mamutlar, sürüngenler gibi hayvanları silah olarak kullandılar. Ancak İlk İnsanlar o kadar güçlüydü ki çaresizce son bir hamle yapmaya zorlandılar.

Efsaneye göre şu an Kırık Kol denen kara parçasını Moat Cailin’de bir araya gelen Yeşilgörenler, sel oluşturarak yerle bir ettiler. Ancak bu olay meydana geldiğinde İlk İnsanlar hali hazırda Westeros’taydı ve onların doğu ile bağlarını koparmak ilerlemerini az da olsa yavaşlatmaktan başka bir işe yaramazdı. Daha fazlası böyle bir güç, bilinenen geleneksel Yeşilgören güçlerinin çok ötesindedir. O yüzden bu olayın büyük bir deprem sonucu karanın çökmesi gibi doğal bir afet olduğunu söylemek daha mantıklı bir çıkarımdır. Sonuçta Valyria’ya ve Demir Adalar’a ne olduğu gayet biliniyor. Şuanki Pyke kalesi, kırılıp ayrılmadan önce bir zamanlar bir arada olan büyük adanın kaya parçaları üzerinde yükselmektedir.

Herşeye rağmen Ormanın Çocukları hayatta kalmak için en az İlk İnsanlar kadar şiddetli bir şekilde savaşa devam etti. Savaş, son Çocuk’un artık kazanamayacaklarını anlamasına kadar acımasızca sürdü. İlk İnsanlar ise, belki de savaşmaktan usanmıştı ve savaşın bitmesini dilemektelerdi. İki ırkın mantıklı olanları diğerlerine galip geldi ve iki tarafın da liderleri ile kahramanları Tanrı Gözü’ndeki adada Anlaşma için bir araya geldiler. Çocuklar, derin ormanlarını korumak için vazgeçtikleri Westeros topraklarını kaybederlerken, İlk İnsanlar’dan büvet ağaçlarını bundan sonra kesmeyeceklerine dair söz aldılar. Eski Tanrıların şahit olması için, Anlaşma üzerine yüz oyulmuş büvet ağaçlarının önünde imzalandı ve adadaki büvet ağaçlarına bakması ve adayı koruması için bir birlik bırakıldı.

Anlaşma ile birlikte Şafak Çağı sona ermekte ve bir sonraki çağ, Kahramanlar Çağı başlamaktadır.

[hr]

[align=center]Bölüm III - KAHRAMANLAR ÇAĞI[/align]

[align=center]


Çocuklar ile İlk İnsanlar Anlaşma’yı imzalarken[/align]

Krallıkların kurulup yıkıldığı, soylu hanelerin ortaya çıkıp yok olduğu ve büyük kahramanlıkların yapıldığı Kahramanlar Çağı, binlerce yıl sürmüştür. Ancak bu antik çağda gerçekten gerçekleşen olaylar hakkında bildiklerimiz ne yazık ki Şafak Çağı hakkında bildiklerimiz kadar. Günümüzde bilinen efsaneler, rahiplerin ve üstadların yaşanan olaylardan binlerce yıl sonra yazıya döktükleri olaylardır. Tabi ki Ormanın Çocukları, devler, İlk İnsanlar ve Kahramanlar Çağı’nda yaşamış olanlar, arkalarında efsaneler ile bağdaştırabileceğimiz antik kaleler, yıkıntılar, taş abideler bıraktılar. Geniş topraklara ve başka yerlere kendi izlerini kazıdılar. İşte bu izler sayesinde biz, efsanelerin arkasındaki gerçekleri ortaya çıkarabiliriz.

İlk olarak, en çok kabul edilen görüş Kahramanlar Çağı, imzalanan Anlaşma ile başlamakta ve İlk İnsanlar ile Çocuklar’ın barış içinde yaşadığı binlerce yılı kapsamaktadır. Kendilerine epey bir toprak kaldığı için İlk İnsanlar’ın genişlemek ve çoğalmak için epey yerleri vardı. Sonsuz Kış Diyarı’ndan Yaz Denizi kıyılarına kadar İlk İnsanlar’ın hükmü geçiyordu. Çokça küçük krallar ve lordlar ortaya çıksa da onların içinden çok azı güçlerini kanıtlayıp diğerleri arasından sıyrılarak şu an Yedi Krallık olarak bildiğimiz krallıkların tohumlarını attı. Bu kralların adları efsanelere konu oldu ve o efsanelere göre bu kralların kişisel iktidarları binlerce yıl sürdüğü anlatıldı. Ta ki bu hikayelerin başkaları tarafından yazılmış fanteziler olduğu anlaşılana kadar.

Mimar Brandon, Yeşilel Garth, Kurnaz Lann ve Ser Artys Arryn o hikayelerde bizi büyüleyen isimlerden bir kaçı. Ancak onların efsanelerinin gerçekte, çok sonraları üstadlar tarafından üretilmiş hikayeler olması daha olası. Ancak ben gerçek olanı bulmak için her taşın altına bakacağım lakin bu efsaneleri öğrenmemiz şimdilik kafi.

Yedi Krallık’ın doğmasını sağlayan bu efsanevi kralları bir tarafa bırakırsak, bu kişilerinin yanında rahipleri ve şarkıcıları aynı noktada buluşturan Symeon Yıldız-Gözler, Ayna Kalkanlı Serwyn gibi birçok kahramanın hikayeleri de mevcuttur. Bu kahramanlar gerçekten yaşamışlar mıydı? Belki gerçekten de yaşadılar. Ancak şarkıcıların şarkılarında Ayna Kalkanlı Serwyn için Kraliyet Muhafızı denmesi-ki Kraliyet Muhafızlığı kurumu Fatih Aegon ile birlikte başlamıştır- bu tür şarkılara ve hikayelere neden güvenmemiz gerektiğini bize göstermektedir. Bu hikayeleri kaleme alan ilk rahipler, kendilerince güzel gelen şeyleri yazdılar ve şarkıcılar da sırf bir lordun sıcak salonunda yer alabilmek için bu yazılanları eğip büktüler ve bazen tam tersi bir şekilde değiştirdiler. Tıpkı ölü bir İlk İnsan soyundan gelen bir kişinin dirilerek Yediler’in ışığında yürüyüp Targaryen krallarını koruduğu masalı gibi. Bu saçma masallar yüzünden sayısız genç ve çocuk gerçek Westeros tarihi hakkında hiçbir şey öğrenememiştir.

[hr]

[align=center]Bölüm IV - UZUN GECE[/align]

Anlaşma sonrasında, tarihi kayıtların bize anlattıklarına göre İlk İnsanlar kendi içlerinde çok az sorun yaşayıp savaşlar yaptılar. Ayrıca bu tarihi kayıtlardan Uzun Kış adı verilen ve bir nesil süren, çocukların bahar yüzü görmeden doğup, büyüyüp öldüğü bir kış mevsiminin varlığını öğreniyoruz. Eski kocakarı hikayeleri elbette bu tür bir kışın yaşandığını bize anlatmakta. Bu durum tıpkı diğer hikayelerin kaynakları gibi uydurma olabilir elbette ancak binlerce yıl önce bu tür bir afetin yaşandığı gerçekmiş gibi görünüyor. Çokgezen Lomas’ın yazdığı ‘’İnsanların İnşa Ettiği Harikalar’’ adlı eserinde festival şehri olan Chroyane’de Rhoynar soyundan gelenlerin toplandığı geçer. Chroyane şehri hakkında şöyle bir efsane vardır; Şehre büyük bir karanlık çökmüş, Rhoyne nehirinin suları Selhoru nehiri ile buluştuğu noktaya kadar buz tutmuştur. Efsaneye göre güneşin tekrar ortaya çıkması için bir kahraman Ana Rhoyne’in çocuklarını-Rhoynar inancına göre Yengeç Kralı, Nehirin Yaşlısı gibi isimler verilen küçük tanrılara- aralarındaki çekişmeye son vermesi için ikna etmiş ve hepsine hepbirlikte günü tekrar doğuracak gizli şarkıyı söyletmiştir.

Ayrıca Asshai günlüklerinde de bu tür bir karanlıktan ve o karanlıkla elinde kırmızı kılıcı ile savaşan bir savaşçıdan bahsedilir. Söylenceye göre bu kahramanın savaşı, Valyria’nın kuruluşundan önce, Yaşlı Ghris daha yeni yeni imparatorluğa dönüşürken gerçekleşmiştir. Bu efsane Asshai sınırlarını aşıp batıya doğru yayılmış ve R’hllor rahiplerine göre Azor Ahai ismindeki bu kahramanın bir gün geri döneceği vaadedilmiştir. Yeşimtaşı yazıtlarında Colloqu Votar, Yi Ti’de anlatılan ilginç bir efsaneye değinir. Efsaneye göre güneş, yaptığı bir yanlışın kimse tarafından anlaşılmaması için utanç içinde yüzünü bir ömür boyu yer yüzünden gizlemiş ve bu afet sadece, maymun kuyruğu olan bir kadının çabaları sonucu engellenebilmiş.

Bu efsanelerde geçtiği gibi eğer bu tür bir kış mevsimi gerçekleşti ise, bu tür bir havaya dayanabilmek gerçekten çok zor olmuş olmalıdır. En zorlu kışlarda, Kuzey’de yaşayan en yaşlı ve sakat olanların-geri dönemeyeceklerini bilmelerine rağmen-avlanmaya gitme bahanesi ile geride kalanların kışı sağ olarak atlatabilmeleri için kendilerini feda etmeleri yaygın bir gelenektir. Hiç şüphesiz ki Uzun Gece yaşanırken de bu gelenek epey yaygındı.

[align=center]


Efsanelere göre ölü atlar ve buz örümcekleri üzerine binmiş Ötekiler[/align]

Bunlardan ayrı olarak ‘’Ötekiler’’ olarak adlandırılan yaratıklarla alakalı efsaneler de mevcuttur. Bu efsanelere göre bu yaratıklar Sonsuz Kış Diyarı’ndan gelip, karanlığı ve soğuğu yanlarında getirmişler ve bütün ışığı ve sıcaklığı yok etmeye çalışmışlardır. Efsaneler ölü atlar ve buz örümcekleri üzerine bindiklerini ve ölüleri kendi saflarında savaştırmak için dirilttiklerini söyler.

Uzun Gece’nin nasıl sona erdiğini yine efsanelerin bize anlattıklarından öğreniyoruz. Kuzeyde söylenene göre, Ormanın Çocukları’ndan yardım istemek için son bir kahraman yanında yol arkadaşları ile birlikte yola düşer. Anlatıcıya göre ya bu kahramanı yol arkadaşları terk eder, ya da yol arkadaşları karşılaştıkları devler, dirilmiş ölüler ve Ötekiler ile yaptıkları mücadelede tek tek yaşamlarını yitirirler. Tek başına kalan kahraman Ak Gezenler’in bütün çabalarına rağmen sonunda Çocuklar’ın olduğu yere varır. Çocuklar’ın sayesinde Gece Bekçileri bir araya toplanır ve Ötekiler’in buzlu Kuzey’e kaçması ve sonsuz kışın bitmesi ile sonuçlanan Şafak Savaşı’nı kazanırlar. Şu an, aradan altı bin yıl(ya da Gerçek Tarih’e göre sekiz bin yıl) geçmesine ve yüzyıllardır Ormanın Çocukları veya Ötekiler görülmemiş olmasın rağmen, diyardaki insanları korumak için yükselmiş olan Sur’da Gece Gözcüleri’nin yeminli kardeşleri görevlerini devam ettirmektedirler.

[hr]

[align=center]Bölüm V - VALYRIA’NIN YÜKSELİŞİ[/align]

[align=center]


Valyria’nın Ejderlordları[/align]

Westeros, Uzun Gece’nin yaralarını sararken, Essos’ta yeni bir güç doğuyordu. Dar Deniz’den başlayıp efsanevi Yeşim Denizi ve Ulthos’a kadar uzanan uçsuz bucaksız Essos kıtası, ilk medeniyetlerin kurulduğu yer olarak bilinmektedir. Bu medeniyetlerin ilki(Qarth’in iddia ettiği, var olduğuna dair şüpheler olan ve Yi-Ti efsanelerinde adı geçen Şafak İmparatorluğu’nu saymaz isek) Yaşlı Ghis topraklarında kölelik ile geçinen bir şehirde kuruldu. Şehrin efsanevi kurucusu Yüce Grazdan’a o kadar saygı duyulmuş ki, günümüzde bile köle ticareti yapan aileler çocuklarına bu ismi vermektedir. Ghis tarihine göre, üç mızrak ve uzun kalkan taşıyıp, askerlik için eğitilmiş ilk düzenli orduyu kuran da yine Yüce Grazdan’dır. Yaşlı Ghis ve ordusu, çevresindeki toprakları kolonileştirip ilerlemiş, komşu şehirleri kendi topraklarına katmıştır. Böylece bilinen ilk imparatorluk can bulmuş ve yüzyıllarca başat güç olarak hüküm sürmüştür.

Köle Körfezi’nin karşısındaki geniş topraklarda ise Yaşlı Ghis İmparatorluğu’nu yıkacak olanlar yaşamaktaydı. On Dört Ateş olarak bilinen volkanik dağların gölgesinde barınan ve ejderhaları eğitip dünyanın en çok korkulan savaş silahına dönüştürenler: Valyrialılar. Valyria’nın kendi tarih notlarında Valyrialıların ejderhaların soyundan türedikleri ve kontrol ettiklerinin kendi akrabaları olduğu yazar.

Valyrialıların güzellikleri-açık renk gümüş ve altın rengindeki saçları ile mora çalan göz renklerinin dünyada eşi benzeri yoktur- herkes tarafından iyi bilinir ve sıklıkla Valyrialıların diğer insanlarla aynı kanı taşımadıklarına kanıt olarak öne sürülür. Ancak bazı üstadların belirttiklerine göre dikkatli bir şekilde çiftleştirilen hayvanlar, atalarının olduklarından daha verimli bir hale gelebiliyorlar ve bu soydan türeyen hayvanların da epey göze çarpan varyasyonları ortaya çıkabiliyor. Bu açıklama Valyrialıların kökeninin gizemine dair en mantıklı açıklama gibi durmasına karşın hala ejderhalarla ilişkilerini ve Valyria kanını tam olarak açıklamış değil.

Valyria sınırları içinde kral ünvanı yoktur çünkü Valyrialılar kendilerini Cumhuriyetçi olarak adlandırırlar. Toprak sahibi olan her vatandaşın yönetimde söz hakkı vardır. Kimi zaman söz hakkı olan vatandaşlar tarafından Başyargıç’lar şehrin yönetimi için seçiliyor olsa da yönetim süreleri belirli bir zamanı kapsamaktadır. Valyria için tek bir hane tarafından yönetilmek az rastlanılan bir durum olsa da, bu durumla ilgili yazılmış pek de bilgi yoktur.

Dünyanın henüz genç olduğu dönemde Valyria ile Yaşlı Ghis arasında beş büyük savaş yaşandı ve beş savaşın sonunda da Valyrialılar, Ghis İmparatorluğu’na üstün geldiler. Beşinci ve son savaş sırasında Cumhuriyet, altıncı bir savaşın olmayacağından emin olmak adına, Yüce Grazdan’ın emriyle inşa edilen antik Yaşlı Ghis şehrini yerlebir etti. Devasa piramitler, evler ve tapınaklar ejderha ateşleri ile kül oldu. Toprakları ise kireç ve tuz ile kaplandı. Birçok Ghisli katledildi, geri kalanları ise köleleştirildi. Böylece Ghis İmparatorluğu, Valyria İmparatorluğu’nun yeni bir parçası oldu ve Ghisliler bir zamanlar Grazdan’ın konuştuğu dili unutup Yüksek Valyria dilini öğrendiler. Böylece bir imparatorluk çökerken, bir diğeri yükselmiş oldu.

[hr]

[align=center]Bölüm VI - VALYRIA’NIN ÇOCUKLARI[/align]

[align=center]
Yaşlı Ghis’in yıkılışı[/align]

Valyria’nın Ghis İmparatorluğu’ndan öğrendiği tek utaç verici şey, kölelik oldu. Toprakları fethedip, insanları köleleştiren Ghisliler, Valyria’nın ilk köleleri oldular ancak Valyria bu kadarı ile yetinmedi. On Dört Ateş’in alevli dağları demir cevheri ile doluydu ve Valyrialılar bu kaynakları sonuna kadar kullanmak istiyordu. Bakır ve kalay bronzdan yapılma silahlar ve heykeller için kullanılıyordu. Sonraları işlenen demir ve çelik, efsanevi Valyria silahlarında kullanıldı ki bu silahlar altın ve gümüş anlamına geliyordu.

Valyria madenlerinin sayısı göze alındığında, maden içlerinde ne kadar insanın öldüğünü anlamak için sayılar yetersiz kalır. Valyria büyüdükçe, demir cevherine olan ihtiyacı da büyüdü. Bu da çalıştırılacak daha fazla köle için daha fazla toprağın fethedilmesi gerektiği anlamına geliyordu. Böylece Valyria İmparatorluğu dört yönde genişledi ve Ghis şehirlerinin en doğusuna, Essos’un en batı kıyılarına ve hatta Ghislilerin bile ulaşmak için yol yapmadığı iç bölgelere kadar uzandı.

Kurulan yeni imparatorluğun bu hızlı genişlemesi, Westeros’un ve ilerde kurulacak olan Yedi Krallık için büyük önem arzetmektedir. Valyria fethetmek için daha fazla toprak aradıkça, bazı insanlar güvenli bir yer için Valyria’nın önünden kaçmaya çalıştılar. Valyrialılar, Essos kıyılarında şu an ‘’Özgür Şehirler’’ olarak bildiğimiz şehirleri kurdular ki şehirlerin kuruluşları isimlerinden çok farklıdır.

Qohor ve Norvos dini bölünme sonucu kurulmuştur. Eski Volantis ve Lys gibi diğerleri, Cumhuriyet’e bağlı olmak yerine onların müşterileri olarak kendi kendilerini yönetme haklarını satın alan zengin tüccarlar ile soyluların kurduğu ilk ticaret şehirleridir. Bu şehirlerdekiler, Valyria tarafından onları denetlemeleri için(genellikle ejderhalarının sırtında) atanan yargıçlar yerine kendi seçtikleri liderler tarafından yönetilirlerdi. Pentos ve Lorath tarihine göre bu şehirler Valyria henüz o topraklara ulaşmadan önce yükselmiş şehirlerdi ve şehrin yöneticileri Valyrialılara saygılarını sunup onların egemenliği altına girmişler ve yönetme hakkının kendilerinde kalması için Valyrialılara ödeme yapmışlardı. Bu şehirlere Valyria kanının girişi, Cumhuriyet’ten gelen göçler veya bu şehirleri Valyria’ya daha sıkı bağlamak için yapılan politik evliliklerden gelmektedir. Ancak birçok tarihçi bu durum için Gessio Garatis’in ‘’Ejderhalardan Önce’’ adlı eserini kaynak olarak kullanır. Haratis’in kendisi Pentosludur ve eserini kaleme aldığı sırada Volantis, Valyria İmparatorluğu’nu tekrar kurmak adına etrafındaki şehirleri tehdit ediyordu. Ve Valyria’dan ayrı özgür bir Pentos fikri gayet politik kaynaklı bir görüş olarak durmaktadır.

Ancak, bütün Özgür Şehirler içinde Braavos kuruluşu itibari ile, açıkça en eşsiz olan şehirdir. Şehir ne Cumhuriyet’in iradesi ile ne de Cumhuriyet emrindekiler tarafından kurulmuştur. Braavos’ta anlatılan hikayelere göre, Yaz ve Yeşim Denizi kıyılarından insan toplayan büyük bir köle ticaret filosunda köle isyanı baş gösterir. Bu isyanın başarılı olması hiç şüphesiz Valyrialıların gemi çalışanları olarak köle kullanmamasına rağmen, filo mürettebatının da bu isyana destek vermiş olmasıdır. Filonun kontrolünü ele geçiren köleler, yakınlarda Cumhuriyet’ten saklanabilecekleri bir yer olmadığının farkına varırlar ve Valyria ile ona bağlı şehirlerden uzakta bir yer aramaya karar verirler. Efsaneye göre Ayşarkıcıları filodakilere Essos’un en kuzey ucuna giderlerse, Cumhuriyet’ten saklanabilecekleri çamurlu sular ile kurbağalarla dolu bir yere varacakları kehanetinde bulunmuş. Ve köleler de şehirlerinin temelini tam olarak orada atmış.

Yüzyıllar boyu Braavoslular kendi kurdukları uzak şehirde, dünyadan gizli bir şekilde yaşadılar. Üstelik şehrin yeri dünyaya açıklandıktan sonra bile Braavos, Gizli Şehir olarak adlandırılmaya devam etti. Braavos, yüzlerce farklı ırktan olan, yüzlerce farklı dili konuşan ve yüzlerce ayrı dine inanan insanların kurduğu bir şehirdir. Bu insanların tek ortak noktası ise, bir zamanlar köle olan özgür insanlar olmalarına rağmen, Valyria’nın Essos’ta kurmuş olduğu ortak ticaret dilini bilmeleridir. Şehrin bulunmasına yol gösteren Ayşarkıcıları’nın dinine her ne kadar saygı duyulsa da, özgürleşen köleler içindeki bilge olanlar, herkesi tek bir bayrak altında toplayıp şehri kuran kölelerin kendileri ile birlikte getirdikleri bütün inançlarını kabul ederek bütün tanrılara eşit mesafede yaklaşılması gerektiği düşüncesini yaymaya çabalamışlardır.

[align=center]


Ateş Üstadlarının sihirlerinin kaynağı olan On Dört Ateş’in lavları, Valyria içinden geçerken[/align]

Kısaca, Valyria önünde yok olanların sayısı ve isimleri bizim tarafımızdan tam olarak bilinmemektedir. Valyrialıların kendi fetihleri hakkında tuttukları kayıtlar Kıyamet ile birlikte yok oldu. Ancak var olan kayıtlardan anladığımız kadarı ile(eğer bu kayıtlar uydurma değil ise) Cumhuriyet’in hakimiyetine dayanan çok az devlet vardır.

Örneğin eski kaynaklarda Rhoynar’ın, Valyria’ya karşı yüzyıllar boyu hatta bir milenyum boyunca direndiği yazar. Rhonye nehri kıyısında kurulmuş birçok şehirden biri olan Rhoynar için şehir halkının demir işleme sanatını öğrenen ilk insanlar olduğu söylenir. Sahip olduğu birbirinden ayrı geniş vadileri sayesinde Valyria İmparatorluğu’nun genişlemesinden sağ kalan şehirlerin kurduğu konfederasyona daha sonraları ‘’Sarnor Krallığı’’ adı verilmiştir. Kıyamet sonrası Sarnor’un yıkılışı ise Dothraki hordaları tarafından gerçekleşmiştir.

Köle olmak istemeyip Valyria’nın gücüne karşı koyamayanların ise önünde tek bir seçenek kalmıştı; Kaçmak. Birçoğu bunu başaramadı ve tarih sahnesinden silinip gitti. Ancak uzun boylu, inançları gereği boyun eğmez ve cesur olan bir topluluk Valyria’dan kaçmayı başardı. O topluluğa ise Andallar denilmektedir.

[hr]

[align=center]Bölüm VII - ANDALLARIN GELİŞİ[/align]

Andallar, her ne kadar uzun süre tek bir yerde ikamet etmeyen göçebe bir topluluk olsalar da, köken olarak şuan Pentos şehrinin yükseldiği yerin kuzeydoğusunda yer alan Balta topraklarından geldikleri bilinmektedir. Balta topraklarının derinliklerinden-üç tarafı Titreyen Deniz ile kaplı bir yarım adadan- güneybatıya doğru göç ettiler ve Dar Deniz’i geçmeden önce yönetikleri antik Andolos devletini kurdular.

Andalos, Balta topraklarından başlayıp günümüz Braavos kıyı şeridi ile Düz Vadi ve Kadife Tepeler’e kadar uzanmıştır. Andalların ellerinde demirden yapılma silahlar ve üstlerinde yine demirden yapılma zırhlar olduğu için, bölgedeki kabileler onlara karşı koymakta yetersiz kaldı. Ancak isimleri unutulmuş olsa da Pentoslu tarihçiler tarafından belirtildiği üzere bir kabile Andolos gücüne karşı koyma başarısı göstermiştir.(Pentoslu tarihçiler bu kabilenin Ib Adası’ndaki insanlar ile akraba olduklarını belirtir ve Hisar’daki kitaplarda da bu görüş doğrulanır. Ancak kabilenin Ib Adası’ndan mı geldikleri yoksa Ib Adası’na mı göçtükleri konusu tartışmalıdır.)

Andalların demir işçiliğini biliyor oluşu, bazılarına göre Yediler’in onlara yol gösterdiğinin, hatta demir işçiliğinin direkt olarak Demirci tarafından öğretildiğinin kanıtı olarak gösterilir. Ancak o dönemde Rhoynar hali hazırda demir işçiliğini bilen gelişmiş bir medeniyet haline gelmişti. O yüzden haritaya bakıldığında ilk göç eden Andalların Rhoynar ile temasa geçip bu sanatı onlardan öğrenmiş olması daha mantıklı bir çıkarımdır. Karasu ile Noyna nehri, direkt olarak Andal göç yolu üzerindedir ve Norvoslu tarihçi Doro Golathis, iki ırkın etkileşimlerinin kanıtı olarak, Andalos sınırları içerisinde Rhoynar’a ait bina kalıntılarını işaret etmektedir. Ayrıca Andallar, Rhoynar’dan demir işçiliğini öğrenen ilk topluluk da değildir. Söylenceye göre Valyrialılar da demir işlemeyi Rhoynar’dan öğrenmiş ancak sonraları demir üzerindeki ustalıkları Rhoynar’ın üzerine çıkmıştır.

Binlerce yıl boyunca Andallar Andalos’ta kaldı ve sayıları zamanla çoğaldı. ‘’Yedi Uçlu Yıldız’’ adlı tarihin en eski kutsal kitabında yazılana göre, Yediler’in kendileri Andalos tepelerindeki insanların aralarında dolaşmış ve Tepe’den Hugor’u taçlandırarak onun soyunun yabancı topraklarda büyük krallıklar kuracağını müjdelemiştir. Rahiplere ve üstadlara göre Andalların Essos’u terkedip Westeros’un batısına göç etmelerinin sebebi budur ancak Hisar’ın kütüphanesindeki kitaplarda yazılanlar, belki bize daha mantıklı bir neden sunabilir.

Birkaç yüzyıl boyunca Andallar, yaşadıkları tepelerde gelişip zenginleştiler. Ancak Ghis İmparatorluğu’nun yıkılışı ile Valyria’nın köle toplamak için başlayan büyük genişleme ve kolonileşme dalgası Andallara kadar uzandı. İlk başlarda, Rhoyne ve Rhoynar, Andallar ve Valyria arasında tampon bölge olarak kaldı. Valyrialılar büyük nehrin kıyılarına ulaştıklarında yaya ve atlı askerleri için nehri geçmek epey bir zordu. Ayrıca Rhoynar direnişi ile yüzleşmeleri de Rhoynar’ın en az Ghis kadar güçlü olduklarının da göstergesiydi. Rhoynar ile Valyria arasında zaman zaman barış anlaşmaları yapılsa da bu anlaşmalar sadece Andalların Valyria’dan korunması sağladı.

Zamanla Valyrialılar, Rhoyne nehri ağzında ilk kolonilerini kurdular. O topraklar üzerinde Cumhuriyet’ten gelen bazı zenginler tarafından Volantis şehri kuruldu ve Volantis’in büyük sayıdaki ordusu nehrin karşısına geçti. Andallar başta bu güce karşı koysa ve Rhoynar da Andallara destek olsa da, Volantis’in ordusu durdurulamaz güçteydi. O yüzden Andalların kaçınılmaz yenilgi sonrası köleleştirilme yerine kaçmayı seçmesi daha akla yatkın bir sonuçtur. Böylece ilk geldikleri Balta topraklarına geri döndüler ve orası da korunmasız hale geldiğinde de deniz kıyısına ulaşana kadar kuzeybatıya doğru ilerlediler. Bazıları kaderlerine razı gelip teslim oldu, bazıları ise direndi ancak geride kalan binlercesi gemiler inşa edip Dar Denizi geçerek, İlk İnsanlar’ın hüküm sürdüğü Westeros kıtasına ulaştı.

Her ne kadar Yediler’in onlara verdiği müjdeyi, Valyrialılar yüzünden Essos’ta gerçekleştirememiş olsalar da, Westeros’ta artık özgürdüler. Bu yüzden Andal savaşçıları, vücutlarına yedi uçlu yıldız işleyip kanlarının son damlasına kadar Gün Batımı Toprakları üzerinde kendilerine vaadedilen krallıklarını kurmak için çabalayacaklarına yemin ettiler. Bu başarıları da Westeros’a yeni bir ad kazandırdı: Rhaesh Andahli. Dothraki dilinde Andal Toprakları anlamına gelmektedir.

[align=center]
Ay Dağları manzarası önünde Vadi’de keşfe çıkmış Andal birlikleri
[/align]

Üstadların, rahiplerin ve şarkıların ortak noktada buluştuğu konu, Andalların ilk olarak Arryn Vadisi’ndeki Parmaklar’a ayak basmış olduklarıdır. Bölgedeki taşların ve kayaların üzerine oyulmuş olan yedi uçlu yıldız motifleri, Andal işgalinin o bölgeden başladığının bir kanıtı olarak öne sürülür.
Andallar, Westeros’un fethine Vadi topraklarındaki insanları kılıçtan geçirerek başladılar. Sahip oldukları demir silahlar ve zırhlar, İlk İnsanlar’ın ellerindeki bronz silahlardan daha üstün olmasına rağmen İlk İnsanlar savaşmaya devam etti ve birçok kabile yapılan savaşlarda yok oldu. Bu savaşlar serisi onlarca yıl sürmüştür. Sonunda bazı kabileler teslim olmuş, daha önce de belirttiğimiz üzere Redford ve Royce gibi Vadi’nin soylu haneleri, günümüzde bile İlk İnsanlar kanı taşıdıklarını gururla ilan etmektedirler.

Şarkıcılara göre Andalların kahramanı Sör Artys Arryn, Dev Mızrağı’nda yaşayan Griffin Kralı’nı öldürmek için dev kartalının sırtına binmiş ve böylece Arryn Hanesi’nin ilk kurucusu olarak bilinmiştir. Bu elbette ki gerçek tarihin çarpıtılıp Kahramanlar Çağı efsaneleri ile birleştirilmesinden oluşturulan bir saçmalıktır. Gerçekte Arryn kralları, Royce Hanesi’nin krallığını yıkıp yerine kendi krallıklarını kurmuşlardır.

Vadi topraklarının fethi tamamlandığında, Andallar gözlerini Westeros’un kalan topraklarına diktiler ve Kanlı Kapı’dan dışarı akın ettiler. Andal maceracıları İlk İnsanlar’ın topraklarını fethedip küçük krallıklar kurdular ve en az düşmanları kadar kendi içlerinde de savaştılar.
Üç Dişli Mızrak için yapılan savaşlar için söylenilenlere göre yedi Andal kralı, İlk İnsanlar soyundan gelen son Nehir ve Dağ Kralı Dördüncü Tristifer’a karşı birleşmiş ve sarkıcılara göre yapılan yüzüncü savaşta galip gelinmiştir. Kralın varisi Beşinci Tristifer babasından kalan mirası koruyamayınca da krallık yıkılıp Andalların egemenliğine geçmiştir.

[align=center]


Andal savaşçısı Kralkatili Erreg’in Ormanın Çocukları’nı katledişi[/align]

Bu çağda, Yüksek Yürek tepelerinden gelip Kralkatili Erreg ismini alarak efsaneleşen bir Andal ortaya çıkmıştır. Orada, İlk İnsanlar’ın krallarının koruması altında yaşayan Ormanın Çocukları tarafından bakılan yüce büvet ağaçları yer almaktaydı. Erreg’in askerleri ağaçları kesmek için bölgeye geldiklerinde İlk İnsanlar, Çocuklar’la birlikte Andallara karşı savaştı ancak Andal askerleri karşı konulamayacak kadar güçlüydü. İlk İnsanlar ve Çocuklar, kutsal mekanlarını korumak için cesurca savaşsalar da bütün hepsi kılıçtan geçirildi. Kimilerine göre katledilen Çocuklar’ın hayaletleri hala geceleri vadide dolaşmaktadır. Günümüzde bile birçok kişi o tepelere gitmeye çekinir.

Çocuklar’ın bir önceki düşmanları olan İlk İnsanlar ile Andalları karşılaştırır isek, Andalların daha zorlu bir düşman oldukları gözler önüne serilmektedir. Çocuklar onlara göre, garip tanrıları ile garip adetleri olan kimselerdi ve bu yüzden Andallar onları, Anlaşma’nın onlara verdiği derin ormanlardan da geriye sürdüler. Yıllarca tecrit altında kalıp zayıflayan Çocuklar, İlk İnsanlar’a karşı olan bütün üstünlüklerini kaybetmişlerdi. Bu yüzden İlk İnsanlar’ın hiçbir zaman başaramadığı şeyi-Çocuklar’ın tamamen yok edilmesini- Andallar kısa sürede başardı. Bazılarının Boğaz’ın kuzeyine kaçıp kurtulduğu söylense de onlardan geriye hiçbir iz kalmamıştır. Bazılarının Yüz Adası’na kaçıp Anlaşma sırasında orada bırakılan birliğin koruması altına girerek hayatta kaldıkları söylenir ancak-Andallar adayı asla yok edememişlerdir- bununla ilgili kesin bir bilgi yoktur.

Çocuklar’ın yok oluşu ile birlikte İlk İnsanlar, Andal işgalcilerine karşı savaş üzerine savaş ve krallık üzerine krallık kaybettiler. Savaşlar birbirini takip etti ve en sonunda bütün güney krallıkları Andalların egemenliğine geçti. Vadi diyarındaki gibi bazı İlk İnsan kabileleri de Andallara boyun eğip onların inançlarını benimsediler. Birçok defa Andallar işgal ettikleri topraklardaki yönetme haklarını sağlamlaştırmak için yendikleri kralların kızlarını ve eşlerini kendilerine aldılar. Bütün olanlara rağmen İlk İnsanlar sayıca Andallardan daha üstündü ve kolayca bir tarafa atılmaları imkansızdı. Günümüzde bile birçok güneydeki kalenin ortasında oyulmuş büvet ağacının olmasının nedeni, inanç üzerinden oluşacak bir çatışmanın önlenmesi için işgal yerine birlikteliği amaçlayan Andal kralları sayesindedir.

Demirdoğumlular bile Andalların işgaline maruz kalmışlardır. Andalların gözlerini Demir Adalar’a çevirmesi neredeyse bin yıl sürse de, bu bin yıl Andalların işgal heveslerini yok edememişti. Andallar adaya çıkıp binlerce yıldır balta ve kılıç ile hüküm sürmüş Kızıel Urron’un soyunu kuruttular ve adayı tamamen işgal ettiler.

Haereg’in yazılarına göre yeni Andal kralları demirdoğumluları Yediler inancına geçmeleri için zorladı ancak demirdoğumlular buna karşı koydu. Bunun yerine kendi inançları olan Boğulmuş Tanrı ile birlikte Yediler’in de adada var oldu. Ana karada olduğu gibi, Andallar burada da demirdoğumluların kızları ve eşleri ile evlenip onlardan çocuk sahibi oldular. Ancak burada Yediler hiç kök salmadı, aksine Andal kanı taşıyanlar bile kendi inançlarından vazgeçip Boğulmuş Tanrı’ya tapmaya başladılar. Zamanla adadaki Yediler etkisi tamamen silindi ve şuan adada sadece birkaç hane Yediler inancını hatırlamaktadır.

Kıtada sadece ve sadece Kuzey, Andalların işgaline karşı koyabilmiştir. Bunun sebebi de elbette Boğaz’ın geçilemez bataklıkları ile antik kale Moat Cailin sayesindedir. Boğaz’ın girişinde yok olan Andal ordularının sayısı hesap edilemez düzeydedir ve bu sayede Kış Kralları, bağımsızlıklarını yüzyıllarca korumuşlardır.

Devam bölümleri yorumlarda.


The World of Ice and Fire
#2

Çok güzel oldu bu teşekkürler :slight_smile:


#3

Bölüm VIII - ON BİN GEMİ

[spoiler]Westeros’a olan son büyük göç, İlk İnsanlar’ın ve Andalların gelmesinden uzun bir zaman sonra gerçekleşti. Bu sefer Ghislilerle olan savaşı bitiren Valyria’nın ejderha lordları gözlerini batıya çevirdi ve Valyria’nın büyüyen gücü, Cumhuriyet ve ona bağlı kolonilerin Rhoyne halkıyla anlaşmazlığa içine girmesine neden oldu.

Dünyanın en büyük nehri Rhoyne’un birçok kolu Batı Essos’u boydan boya geçmektedir. Kıyıları boyunca birçok medeniyet kurulmuş ve tıpkı efsanelere konu olan Yaşlı Ghis İmparatorluğu kadar kadim kültürler kök salmıştır. Rhoyne halkı, Anne Rhoyne diye isimlendirdikleri bu nehirlerinin cömertliği sayesinde zenginleştiler.

Balıkçılar, tüccarlar, öğretmenler, bilginler ve metal, ahşap ve taş üzerinde çalışan işçiler, Rhoyne’un kaynağından, son bulduğu Yaz Denizi ağzına kadar her biri bir öncekinden daha güzel, zarif şehirler kurdular; Korularıyla ve şelaleleriyle, Kadife Tepe’de Ghoyan Drohe; çeşmelerin şehri, şarkılarda hayat bulan Ny Sar; yeşil mermerden holleriyle Qhoyne’daki Ar Noy; çiçeklerin solgun Sar Mell ve kanallarıyla ve tuzlu su bahçeleriyle, deniz tarafından sarılmış Sarhoy ve devasa Aşk Sarayı ile, Festival Şehri, yüzölçümü en büyük olan Chroyane.

Rhoyne şehirleri sanat ve müzik ile dolup taşmıştı ve halkının kendilerine özgü, Valyrialıların kan ve ateşle işlenmiş büyülerinden çok farklı bir büyü olan su büyüsüne sahip oldukları söylenirdi. Kanla, kültürle ve onlara hayat veren nehirle birleşmiş oldukları halde, Rhoyne şehirleri, her birinin ayrı bir prensin veya prensesin yönettiği, (Rhoynar halkı kadınlar ile erkeklerin yönetim açısından eşit olduklarını savunur) birbirlerinden tamamen bağımsız bir yapıdaydı.

Genel olarak barışçıl bir halk olan Rhoyne halkı, sözde Andal fatihlerinin uğradığı hezimetlerin de bize gösterdiği gibi,kışkırtıldıklarında ve şehirlerinin tehlike altında olduklarını hissettiklerinde korkunç derecede saldırgan olabilirlerdi. Gümüş pullu zırhlar, balık kafası miğferleri, uzun mızrakları ve kaplumbağa kabuğu kalkanları kullanan Rhoyne savaşçıları her zaman itibar görmüş ve savaş alanlarında düşmanlarında korku uyandırmıştır. Ayrıca, Anne Rhoyne’un kendisinin, çocuklarına gelecek her türlü tehdidi fısıldadıkları, prenslerinin garip ve esrarengiz güçlere sahip oldukları, Rhoyne kadınlarının tıpkı erkekleri gibi amansızca dövüştükleri ve şehirlerin yaklaşan her düşmanı boğan “su duvarı” tarafından korunduğu söylenir.

Uzun yüzyıllar boyu Rhoyne halkı barış içinde yaşadı.Her ne kadar Anne Rhoyne’un etrafındaki ormanlarda ve tepelerde vahşi topluluklar yaşasa da o topluluklar nehir halkı ile uğraşmamaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Bunun yanı sıra Rhoyne halkının da, nehrin dışına yayılma gibi bir istekleri yoktu; çünkü nehir onların eviydi, anneleriydi, tanrılarıydı. Ve çok, çok az kişi, annelerinin sonsuz melodisinden uzaklaşmayı, ona sırtını dönmeyi dilemişti.
Yaşlı Gris İmparatorluğu’nun yıkılışından yüzyıllar sonra Cumhuriyet’ten gelen maceracılar, sürgünler ve tüccarlar Uzun Yaz Diyarı toprakları ötesine adım atmaya başladığında, Rhoyne prensleri ilk önce onlara kucak açtı ve Rhoyne rahipleri de Anne Rhoyne’den gelen bereketi paylaşmak adına bütün insanların hoş karşılanacağını ilan etti.

Valyrialıların kurduğu köyler kasabalara, kasabalar da şehirlere dönüştükçe bazı Rhoynar sakinleri atalarının bu sıcak karşılamalarından pişman olmaya başladı. Dostluk, düşmanlığa dönüştü. Özellikle Anne Rhoyne’in dört ağızından birini kontrol eden, nehirin aşağı ucundaki, antik şehir olan Sar Mell ile duvarlarla çevrili Valyria kasabası olan Volon Therys’in yüz yüze geldiği ve Yaz Denizi kıyısındaki tarihi Sarhoy limanı ile yakın zamanda ona rakip olacak kadar büyüyen Özgür Şehir Volantis’in yükseldiği yerde.

Rakip şehirlerin halkları arasındaki anlaşmazlıklar gittikçe daha alelade ve kindar bir duruma dönüştü ve eninde sonunda bu durum, kısa ama kanlı savaşlar serisinin başlamasına neden oldu. Sar Mell ve Volon Therys, savaşan ilk şehirler oldu. Efsaneye göre; Valyrialılar, Rhoyne halkının Anne Rhoyne kadar kutsal bilip saydıkları “Nehrin Yaşlısı” diye adlandırılan devasa kaplumbağalardan birini yakalayıp, katletmeleri savaşın fitilini ateşledi. İlk Kaplumbağa Savaşı, bir ay dönümünden kısa sürdü. Sar Mell yağmalandı ve yakıldı; ama Rhoyne’in su büyücüleri, nehrin gücünü toplayıp Volon Therys’in sele boğduğunda galip gelen taraf Sar Mell oldu. Eğer efsaneler doğruysa şehrin yarısının sele kapılıp yok oluğu söylenir.

Savaşlar birbirini takip etti: Üç Prens Savaşı, İkinci Kaplumbağa Savaşı, Balıkçının Savaşı, Tuz Savaşı, Üçüncü Kaplumbağa Savaşı, Hançer Gölü’ndeki Savaş, Baharat Savaşı ve buraya yazılamayacak kadar kadar fazlası. Şehirler ve kasabalar yandı, sular altında kaldı ve tekrar inşa edildi. Binlerce insan öldü veya köleleştirildi. Bu çatışmalarda Valyrialıların Rhoyne prenslerinden daha çok savaş kazandığından bahsedilir. Valyria kolonileri birbirlerine yardım ederken ve baskı altında kaldığında Cumhuriyet’ten yardım talep ederken; bağımsızlıklarıyla gururla övünen Rhoyne Prensleri, canla başla ama tek başlarına savaştılar. Beldecar’ın yazdığı ‘’Rhoyne Savaşları Tarihi’’, bu çatışmaların uzandığı iki buçuk yüzyılı anlatan eşsiz bir eserdir.


Rhoynar, Cumhuriyet’in muazzam gücü ile yüzleşirken

Bu çatışmalar serisi, bin yıl önce İkinci Baharat Savaşı ile birlikte en kanlı doruk noktasına ulaştı. Savaş, üç Valyrialı ejder lordunun Volantis’deki akrabaları ve kuzenlerine katılıp; Yaz Denizi’ne kıyısı olan büyük Rhoyne liman şehri Sarhoy’u yağmalamaya ve yok etmeye gelmesi ile başladı. Sarhoy’un savaşçıları vahşice katledildi, çocukları köle yapıldı ve gururlu pembe şehirleri ateşe verildi. Daha sonrasında Volantisliler, şehir bir daha ayrı yere kurulamasın diye duman tüten araziyi tuzla kapladılar.

Rhoyne’un en güzel ve en zengin şehirlerinden birinin mutlak yıkımı ve insanlarının köle edilişi geriye kalan Rhoyne Prenslerini şok edip ve dehşete düşürdü. Aralarında en çok saygı duyulan Chroyane’li Garin; “Bu tehdidi sonlandırmak için birleşmezsek, hepimiz köle olacağız,’’ diye ilan etti ve nehir kıyısında var olan bütün Valyria şehirlerini yok etmek adına tanıdığı bütün dostlarına kendisine katılma çağrısında bulundu.

Sadece Ny Sar’lı Prenses Nymeria, Prens Garin’in alehine konuşup “Bu kazanma ihtimalimiz olmayan bir savaş,” dedi ancak diğer prensler onun sesini bastırdı ve kılıçlarını Garin’in komutasına sundular. Üstelik Nymeria’nın kendi şehri olan Ny Sar’ın savaşçıları bile Garin taraftarıydı ve bu yüzden Nymeria’nın büyük ittifaka katılması dışında başka bir şansı yoktu.

Essos’un görüp görebileceği en büyük ordu, Chroyane’de, Prens Garin’in komutası altında toplandı. Beldecar’a göre, bu ordu iki yüz elli bin askerden oluşmaktaydı. Rhoyne’un kaynağından, denize dökülen ağızına kadar olan bölgedeki savaşabilecek yaşta olan herkes eline kılıcını ve kalkanını alıp, Festival Şehri’ndeki büyük sefere katılmak için yollara düştü. Prens Garin, ordunun Anne Rhoyne’un yanında kaldığı sürece, Valyria’nın ejderhalarından korkmamaları gerektiğini, Rhoyne’un su büyücülerinin Cumhuriyet’in ateşine karşı onları koruyacaklarını beyan etti.

Garin, devasa ordusunu üç parçaya böldü: bir tanesi, Rhoyne’un doğu kıyılarında ilerledi, bir tanesi batıya ilerlerken, savaş kadırgalarından oluşan kocaman bir donanma, nehri düşman gemilerinden temizleyip iki yaka arasındaki kontrolün ele geçirilmesini sağladı. Prens Garin, Chroyane’de topladığı ordusu ile, nehirden aşağıya doğru indi ve karşısısına çıkan her kasabayı ve köyü yok edip karşısına çıkan her birliği berteraf etti.

Selhorys’de, otuz bin askerden oluşan Valyria ordusunu ezip, şehri şiddetli bir hücumla ele geçirerek ilk savaşını kazanmış oldu. Valysar da aynı kaderi paylaştı. Volon Therys’e geldiğinde ise Garin, kendisini yüz bin kişilik düşman ordusuyla, yüz tane savaş filiyle ve üç tane de ejder lorduyla karşı karşıya buldu. Bu savaşı da kazandı ancak verdiği zaiyat çok fazlaydı. Binlerce askeri yandı ama daha fazlası da, su büyücüleri düşmanın ejderhalarına karşı devasa su hortumlarını yükseltirken, nehrin sığ alanına sığındı. Rhoyne okçuları, iki tane ejderhayı öldürdü ve üçüncüsünü de yaralı bir şekilde kaçmak zorunda bıraktı. Savaş sonrasında ise Anne Rhoyne, Volon Therys’i yutmak için öfkeyle yükseldi. Bu savaş sonrasında insanlar, zafer kazanan prensi ‘’Muhteşem Garin’’ diye anmaya başladılar ve Volantis’teki büyük lordlar, Garin’in ve ordusunun attığı her adımla birlikte korku içinde titreyerek onunla açık alanda çarpışmak yerine Kara Sur’un ardına saklanıp Cumhuriyet’ten yardım talep ettiler.

Ve sonunda ejderhalar geldi. Günümüze ulaşan efsanelere güvenecek olursak; Prens Garin’in Volon Therys’de karşılaştığı gibi üç tane değil, üç yüz ve belki daha da fazlası. Rhoyne halkı bu sayıdaki ejderhaların ateşlerine karşı hiçbirşey yapamadı. Anne Rhoyne’in kucağına giderlerse ejderha ateşlerinin onlara ulaşamayacağı düşüncesi ile binlerce asker nehre dalıp boğulurken, on binlerce asker ejderha ateşi ile yanıp kül oldu. Bazı günlükler; alevlerin, nehrin suyunu kaynatıp, buharlaştırdığı konusunda ısrar etmektedir. Muhteşem Garin ise canlı bir şekilde ele geçirildi ve zorla halkının başkaldırısının cezası izlettirildi. Rhoyne savaşçılarına hiçbir merhamet gösterilmedi ve söylenilenlere göre Volantisliler ve Valyrialı akrabaları, o kadar çok askeri kılıçtan geçirmiş ki; Volantis Limanı’nın suları, gözün görebileceği en uzak noktaya kadar kanla kaplamış. Daha sonra galip gelenler, askerlerini toplayıp nehrin kuzeyine doğru harekete geçtiler ve önce Sar Mell’i sonra da Prens Garin’in kendi şehri olan Chroyane’i vahşice yağmaladılar. Ejder lordlarının emriyle, altından bir kafese kapatılan Garin, kendi şehrinin yıkımına şahit olması için festival şehrine geri götürüldü.


Rhoyne’da yükselen ölü tepelerinden biri

Chroyane’de Garin’in kafesi şehrin surlarına asılmıştı ki, böylece prens,kendi başlattığı bu cesur ancak umutsuz savaşta kendi adına ölen babaların ve kardeşlerin sahip olduğu annelerinin ve çocuklarının köleleştirilmesini kendi gözleri ile görsün. Ancak söylenceye göre prens, galip gelenlere lanetler okumuş ve Anne Rhoyne’a, çocuklarının intikamını alması için yalvarmıştı. Ve böylece, tam da o gece, Rhoyne Nehri henüz yükselme sezonu gelmemişken, bilinenden çok daha kuvvetli bir güçle yükselmiş, şehrin etrafını tekinsiz kalın bir sis sarmış ve Valyrialı fatihler gri deri hastalığı sonucu ölmeye başlamış. (En azından hikayenin bu kısmına doğru diyebiliriz. Daha sonraki yüzyıllarda Çokgezen Lomas, sis ve su ile dolu Chroyne şehri ve orayı görmek için dikbaşlılık yapan gezginlerin şuan harabelerde kol gezen gri deri hastalığına yakalandığını yazmıştır.)

Rhoyne’un üst bölgelerindeki Ny Sar’da, Prenses Nymeria, Garin’in büyük malubiyetinin ve Chroyane ile Sar Mell şehrindekilerinin köleleştirildiği haberini aldı. Aynı kaderi kendi şehrinin de yaşayacağını iyi bildiği için, söylenilenlere göre küçük büyük farketmeksizin Rhoyne’daki bütün gemileri toplamış ve hepsini taşıyabileceği kadar kadın ve çocukla doldurmuş.(Savaşabilecek yaştaki bütün erkekler Garin’e katılıp savaşlarda öldüğü için) Nymeria, emrindeki filoyu nehrin aşağısına doğru götürmüş ve suların kan ve ceset ile dolduğu, yanmış köylerin ve arazilerin, harabe haline gelen binaların yanlarından geçmiş. Volantis ordusundan sakınmak için, eski bir yol izleyip bir zamanlar Sarhoy şehrinin yükseldiği yerden Yaz Denizi’ne ulaşmış.
Efsanenin bize söylediğine göre Nymeria, Valyria’nın ve ejderlordlarının onlara ulaşmayacağı yeni bir vatan aramak adına on bin gemi ile yola çıkmış. Beldecar’a göre bu rakam aşırı derecede, neredeyse on katı kadar abartılmış bir sayıdır. Diğer günlükler içinde de farklı rakamlar geçmektedir ancak gerçek sayıyı bilmemiz ne yazık ki mümkün değildir. Filo içinde birçok gemi olduğu elbette söylenilebilir. Ancak bu gemilerin birçoğu nehir ulaşımına uygun yapıda dizayn edilmiş ticaret gemilerinden, balıkçı kayıklarından, sandallardan ve hatta sallardan oluşması daha olasıdır. Beldecar’a göre gemilerin onda biri deniz ulaşımına dayanacak güçtedir.


On bin geminin kumandanlığını yapan Prenses Nymeria

Nymeria’nın başlattığı yolculuk uzun ve berbat sürdü. Yüzden fazla gemi daha karşılaştıkları ilk fırtınada battı ve geride kalan gemilerin bazıları korku içinde geri dönüp Volantisli köle tüccarları tarafından yakalandı. Diğerleri ise geride kalıp sürüklendi ve bir daha onlardan haber alınamadı.
Filoda kalanlar Yaz Denizi’nden Basilisk Adaları’na kadar yol aldılar. Ancak taze su ve yiyecek ikmali yapmak için durduklarında, kendi aralarındaki çekişmeleri bırakıp Rhoynar halkının peşine düşen Talon ve Uluyan Dağ isimli Balt Adası korsanları ile karşılaştılar. Korsanlar onlarca gemiyi ateşe verdi ve yüzlerce kişiyi ele geçirip köleleştirdi. Mücadele sonrasında korsanlar, ellerindeki bütün gemilerin korsanlara teslim edilmesi ve her korsan kralına her yıl otuz bakire kız ile genç erkek gönderilmesi şartı ile Rhoynar halkının Kurbağa Adası’na yerleşebileceklerini bildirdiler.

Nymeria öneriyi kabul etmedi ve Sothoryos ormanları içinde bir sığınak bulma umudu ile tekrar denize açıldı. Bazıları Basilisk Burnu’na yerleşti, bazıları ise çürümüş ağaçların, bataklıkların olduğu Zamoyos’un parıltılı yeşil nehirinin aktığı yere gittiler. Nymeria’nın kendisi, yüzyıl önce terk edilmiş bir Ghis kolonisinde, Zamettar’da kaldı. Geride kalanlar ise, nehrin üst tarafındaki, hortlaklar ve örümceklerle dolu Yeen harabesi içine yerleştiler.

Sothoryos içinde altın, değerli taş, nadir odunlar, egzotik hayvan derileri, ilginç tatlı meyveler ve garip baharatlar gibi bulunmayı bekleyen hazineler mevcuttu ancak Rhoynar halkı orada olmaktan memnun değildi. Nemli ve sıcak hava onları çok zorluyordu ve etraftaki sivrisinekler birbirinden farklı hastalıkların onlara bulaşmasına neden oldu. Özellikle gençlerin ve yaşlıların bu tür hastalıklara dayanma direnci hiç yoktu. Yerleştirdikleri nehrin kendisi bile ölüm saçar haldeydi. Zamoyos zehirli balıklarla ve suya girenlerin tenlerine yumurta bırakan küçük solucanlarla doluydu. Basilisk Burnu’na kurulan iki yeni köy, köle ticareti yapanlar tarafından yağmalandı ve köylerdeki herkes ya kılıçtan geçirildi ya da zincirlenip götürüldü. Yeen de ise etraftan gelen hayvan saldırılarını ile boğuşuyordu.

Rhoynar halkı yaklaşık bir buçuk sene Sothoryos’ta hayatta kalma mücadelesi verdi. Ta ki bir gün Zamettar’dan gelen bir geminin Yeen’e zincirleyip o harabe şehirde bir gecede ortadan kaybolan bütün erkekleri, kadınları ve çocukları bulmak için gelene kadar. Nymeria bir kez daha halkını çağırdı ve bir kez daha denize yelken açtı.

Üç yıl boyunca Rhoynar halkı güney denizlerinde gezip vatan diyebilecekleri toprakları aradılar. Naath toprakları içinde yer alan Kelebek Adası’ndaki insanlar onları dostça aralarına kabul etti ancak o toprakları gözeten tanrı, yeni gelenlere isimsiz birçok hastalık ile ilhak etmeye başlayınca, Rhoynar halkı tekrar gemilerine dönmek zorunda kaldı. Yaz Adaları’na geldiklerinde Walano’nun doğu kıyısındaki ıssız bir kayalığa yerleştiler ancak taşlı toprak çok az yiyecek sağladı ve birçok kişi açlıktan kırıldı. Sonraları bu kayalık Kadın Adası olarak bilinmeye başlanacaktır. Filonun yelkenleri tekrar yükseldiğinde, birçok kişi Nymeria’yı terkedip, Anne Rhoyne’in evlatlarını yuvalarına geri çağırdığını duyduğunu iddia eden Druselka isimli bir rahibenin etrafında toplandılar. Ancak Druselka ve onu izleyenler eski şehirlerine geri döndüklerinde, düşmanları hala onları bekliyordu ve geri dönenlerin hepsi ya öldürüldü ya da köleleştirildi.

On bin gemilik filodan geriye kalan hırpalanmış ve parçalanmış gemiler, Prenses Nymeria kontrolünde bu kez batıya yöneldi ve Westeros’a ulaştı. Geçen onca zaman sonunda gemiler ilk hallerinden bile daha kötü durumdaydı. Filonun tamamı Dorne’a ulaşamadı, bir kısmı Basamaklar’da parçalandı, bir kısmı fırtınaların savurması sonucu Lys’e veya Tyrosh’a sürüklendi ve gemidekiler denizde ölmek yerine köleliği tercih ettiler. Kalan gemiler, Martell Hanesi’nin başkenti olan antik Kum Gemisi kalesinden pek de uzakta olmayan Yeşilkan nehrinin ağzında karaya vurdular.

Kuru, kendi haline ve kısa boylu insanların yaşadığı Dorne, o zamanlar bölgedeki birçok küçük krallığın var olan nehirler, göller, kuyular ve verimli topraklar için sayısız kez birbirleri ile savaştığı fakir bir bölgeydi. Bu krallıklardan birçoğu Rhoynar halkını geldikleri gibi denize dökülmeleri gereken davetsiz misafirler, garip tanrıları ve gelenekleri olan işgalciler olarak gördü. Ancak Kum Gemisi Lordu Mors Martell, bu yeni gelenleri büyük bir fırsat olarak değerlendirdi. Ve elbette şarkıcılara inanırsak, sevgili lordumuz, özgür kalmak için halkını dünyanın bir ucundan diğerine taşımış olan vahşi ve güzel savaşçı prenses Nymeria’ya kalbini kaptırmıştı.

Nymeria ile Dorne’a gelen her on kişiden sekizinin kadın olduğu söylenir. Gelenlerin çevreği ise Rhoynar geleneklerine göre yetişmiş savaşçılardı ve daha önce savaşmamış olsalar da gezileri boyunca olgunlaşmışlardı. Ayrıca Rhoyne’den ayrılırlarken henüz küçük olan binlerce çocuk ergenliğe girmiş ve gezi boyunca mızrak tutmuşlardı. Yeni gelenlerin katılımı ile birlikte Martell hanesinin asker sayısı on kat artmış oldu.

Mors Martell Nymeria’yı eş olarak aldığında, yüzlerce şövalye, yaver ve sancaktar da Rhoynar halkından kadınlarla evlendi. Böylece iki ırk kan bağı ile birleşmiş oldu. Bu birliktelik Martell hanesinin zenginleşmesini ve güçlenmesini sağladı. Rhoynar halkı kendileri ile birlikte dikkate değer birçok ganimet getirmişti. Örneğin, metal işçileri, nalbantlar, zanaatkarlar, taş ustaları gibi. Böylece aradan zaman geçtikçe Martel hanesi, Westeros’taki diğer hiçbir hanenin sahip olmadığı kalitede kılıçlara, mızraklara ve zırhlara sahip oldu. Daha da önemlisi gizli su büyüleri bilen Rhoynar’ın su büyücülerinin kurumuş yatakları su ile doldurduğu ve çölleri vahaya çevirdiği söylenir.

Bu birlikteliği kutlamak ve halkının bir daha asla denize geri dönmemesini sağlamak için Nymeria, elindeki bütün gemileri ateşe verdi ve ‘’Göçebeliğimiz artık son buldu,’’ diye ilan etti. ‘’Kendimize yeni bir vatan bulduk ve bundan sonra burada yaşayacak, ve burada öleceğiz.’’

Kıyıdan kilometrelerce uzakta gemiler yanıp küle döner ve alevlerin ışıltıları sahile vururken Nymeria, Rhoynar geleneklerine göre Mors Martell’i Dorne’un Prensi ve ‘’dağların tepelerinden büyük tuzlu deniz arasındaki bütün kırmızı ve beyaz kumların, vadilerin ve nehirlerin’’ tek sahibi ilan etti.
Ancak bu tür bir ilanın söylenmesi, gerçekleştirilmesinden çok daha kolaydır. Yıllarca süren savaşlar ve diz çöktürülen krallar sonunda Martell hanesi ve Rhoynar halkı, altı tane kralı altın prangalar vururarak Sur’a yolladı. Ve böylece geriye en büyük düşmanları olan, Kızıl Toprakların, Yeşil Kemerin ve tüm Dorne’un Kralı, Kuyu Şövalyesi, Taşlı Yol’un Koruyucusu, Yronwood’un Lordu olan Beşinci Yorick Yronwood kalmıştı.

Dokuz yıl boyunca Mors Martell ve müttefikleri, Yronwood ve sancaktarlarına karşı sayısız savaşa girdi. Üçüncü Kemik Geçidi Savaşı’nda Mors Martell, Yorick Yronwood tarafından öldürülünce, Nymeria ordunun kontrolünü eline aldı. Savaş dolu iki yıldan sonra Yorick Yronwood sonunda diz çöktü ve Güneş Mızrağı’ndan bütün toprakları yöneten kişi Nymeria oldu.

Mors Martell’den sonra iki kez daha evlenmesine rağmen Nymeria, sorgusuz sualsiz yirmi yedi yıl boyunca Dorne’un tek hakimi olarak kaldı. Kocaları ise sadece danışman olarak görev yaptı. Düzinelerce suikast atlattı, iki büyük isyanı bastırdı ve Fırtına Kralı Üçüncü Durran’ın ve Menzil Kralı Greydon’un Dorne topraklarına başlattığı iki istilayı savuşturdu.

En sonunda hayata gözlerini yumduğu vakit, Davos Dayne’den olma oğlu değil, Mors Martell’den olma dört kızından en büyüğü tahta geçti. Bununla birlikte Dorne halkı, Rhoynar halkına ait olan birçok geleneği ve yasayı içselleştirdi ve Anne Rhoyne ve on bin gemi efsaneler arasında kaybolup gitti.[/spoiler]

Bölüm IX - VALYRIA KIYAMETİ

[spoiler]Rhoynar’ın yokedilişi ile birlikte Valyria, Dar Deniz’den Köle Körfezi’ne ve Yaz Denizi’nden Titreyen Deniz kıyılarına kadar Essos’un bütün batı bölümünü hakimiyeti altına aldı. Her taraftan getirilen köleler, Cumhuriyet’in çok sevdiği gümüş ve altın cevherlerinin çıkarılması için On Dört Ateş’in altındaki madenlere gönderildi. Bunun yanında belki de Dar Deniz’in batısına geçişe hazırlık olması düşüncesi ile Valyrialılar, Kıyamet’ten iki yüzyıl kadar önce Ejderkayası olarak bilinen adaya yerleşip, kale kurdular. Hiçbir kral Valyria’nın bu hareketine karşı çıkmadı. Dar Deniz’in kıyısında olan lordlar bu yerleşmeye direnir gibi olsalar da Valyria’nın gücü muazzamdı. Gizem dolu sanatlarını kullanarak, Valyrialılar Ejderkayası’nın surlarını yükselttiler.


Ejderha Kayası

Ejderkayası’nın inşasından iki yüzyıl sonra ki, yıllar geçtikçe Yedi Krallık Valyria çeliğine daha da fazla gıpta etmiş ve kıtaya süratli bir şekilde sızmış olsa da, bu metalden yapılma kılıçları arzulayan lordların veya kralların birçoğu Valyria çeliğine el süremişlerdir. Bunun yanında o dönemde Karasu Koyu’nun üzerine gezen ejderlordlarına pek rastlanılmasa da, zaman geçtikçe ejderhaların Westeros üzerinde görülmesi daha sıklıkla cerayan etmiştir. Valyria ise batı sınırının güvende olduğunu düşünmüş, ejderlordları da memleketlerinde entrikalarına ve ayak oyunlarına devam etmişlerdir.

Ancak sonunda hiç kimsenin beklemediği bir anda(Aenar Targaryen ve bakire kızı Kahin Daenys’i saymaz isek) Kıyamet, Valyria’yı vurdu.

Günümüzde bile hiç kimse Kıyamet’e neyin sebep olduğunu bilmemektedir. Çoğunluk bu durumu, On Dört Ateş’in hep birlikte patlaması sonucu oluşmuş doğal bir afet olarak değerlendirmektedir. Bazı rahipler ki fazla alim olmayanlar olarak değerlendirilebilirler, binlerce ayrı tanrıya inanmaları ve imparatorluk içinde tanrısızlığın aşırılaşmasının, Yedi Cehennemin alevlerini yükselttiğini ve felaketin de Cumhuriyet içindeki bu inançsızlık hastalığı yüzünden gerçekleştiğini ileri sürerler. Rahip Barth’ın yazılarından etkilenen birtakım üstadlar ise, Valyrialıların binlerce yıldır On Dört Ateş’i bazı büyüler ile kontrol altında tuttuklarını ancak, Cumhuriyet’in büyümesi ile birlikte artan köle ve ganimet açlığının, bu büyüler üzerinde de kendini gösterdiğini ve büyülerin gücünü arttırmak için çalışmalarına rağmen en sonunda bu büyülerin çözülmesi ile felaket kaçınılmaz hale geldiğini söylemektedirler.

Bunlar dışında bazıları Muhteşem Garin’in lanetinin meyvesini verdiğine inanırken, bazıları ise R’hllor rahiplerinin garip bir ritüel ile tanrılarının ateş yağdırdığına inanır. Kimileri ise, Valyria’daki soylu hanelerin ihtirasları ileValyria büyülerinin birleşmesinin sonucunda bu soylu hanelerin birbirleri ile münakaşaya girdiğini, bu münakaşa yüzünden ise On Dört Ateş’in lavlarını yenileyip kontrol eden birçok rahibin suikasta uğramasının Kıyamet’i tetiklediğini savunur.

Bütün bu söylenenler değerlendirildiğinde kesin olarak söylenecek tek şey, dünyanın daha önce böyle bir felakete şahit olmamış oluşudur. Antik ve heybetli Cumhuriyet-ejderhaların ve eşsiz büyü yeteneği olan büyücülerin vatanı- sadece saatler içinde parçalanıp yerlebir oldu. Yazılanlara göre sekiz yüz kilometre çap içindeki her tepe ortadan ikiye yarılıp havayı kül ve duman ile doldurmuş. Yükselen alevlerin sıcaklığı o kadar yüksekmiş ki, gökyüzündeki ejderhalar bile bu alevler tarafından yutulmuş. Yeryüzünde açılan çatlaklar, tapınakları hatta köyleri bile içine çekmiş. Göller kaynayıp asite dönüşmüş, su pınarları kilometrelerce yukarıya erimiş taşları püskürtmüş, gökyüzündeki kızıl bulutlardan aşağı ejdercamları yağmış. Kuzey tarafında ise yer yarılıp içine çökmüş, çöken yere ise asitleşen sular dolmuş.


Kıyamet sırasında yanan bir ejderha

Dünya üzerindeki en görkemli şehir bir saniyede, efsaneleşen imparatorluk ise bir günde yerle bir oldu. Uzun Yaz Diyarı toprakları ki bir zamanlar dünyanın en verimli arazisi idi, alazlandı, sulara gömüldü ve kullanılmaz hale geldi.

Bu ani yıkımı ise tam bir kaos izledi. Kıyamet yaşanmadan kısa süre önce ejderlordları Valyria’da bir araya gelmişlerdi. Tabi ki bu toplantıya Aenar Targaryen ile çocukları ve ejderhaları katılmamıştı. Targaryenlar dışında, bazı ejderlordlarının da Kıyamet’ten kurtulduğu söylenir. Anlatılanlara göre Tyrosh ve Lys’teki bazı ejderlordları Kıyamet’ten kurtulur ancak yaşanan yıkımın büyüklüğü görüldükten sonra o lordlar ve ejderhaları Özgür Şehir halkı tarafından öldürülür. Qohor tarihinde yazılanlara göre, Aurion isimli bir ejderlordu, Qohorik’teki koloniden asker toplar ve kendini Valyria İmparatoru ilan eder. Kendisi ejderha üzerinde, arkasındaki otuz bin kişilik ordu ise yaya olarak Valyria’dan geriye kalanları ele geçirip imparatorluğu tekrar kurmak için yola çıkar. Ancak o vakitten sonra ne İmparator Aurion’ı ne de ordusunu gören olur.

Böylece ejderhaların Essos’taki serüveni sona ermiş olur.

Özgür Şehirler arasındaki en güçlü şehir olan Volantis, hızlıca Valyria’dan arta kalan herşeyi sahiplendi. Ejderlordu olmasalar da damarlarında Valyria kanı taşıyan kadın ve erkekler, diğer şehirlere savaşlar açtılar. Fetih ilanı yapan ‘’Kaplanlar’’ Volantis’i diğer Özgür Şehirler’le savaşmaya sürükledi. İlk başta büyük başarılar kazandılar. Donanmaları ve orduları Lys ile Myr’i kontrol altına aldı ve Rhoynar’ın güney ucuna kadarki toprakları ele geçirdiler. Bunun üzerine Tyrosh topraklarını da hakimiyetleri altına almaya yeltenmeleri ise bu yeni filizlenen imparatorluğun yıkılmasına neden oldu. Volantis’in bu hızlı genişlemesinden rahatsız olan Pentos, Tyrosh’un yanında savaşa girdi. Bu savaşı fırsat bilen Lys ile Myr isyan etti ve Braavos’un deniz lordu, gönderdiği yüz gemi ile Lys’e destek oldu. Ayrıca Westeroslu Fırtına Kralı Kibirli Argilac da altın ve şan sözü ile, Paylaşılamayan Topraklar’a ordusunu sürmüş ve Myr’ı geri almak üzere yola çıkan Volantis ordusunu yenmiştir.

Savaşın sonuna doğru, gelecekte ‘’Fatih’’ ünvanı ile tanınacak olan Aegon Targaryen, genç yaşına rağmen bu çatışmanın içinde yer almıştır. Atalarının gözleri uzun zamandır doğuda olmasına rağmen, küçüklüğünden beri Aegon’un aklında her zaman batı vardı. Ancak, Pentos ve Tyrosh onun huzuruna gelip Volantis’e karşı oluşturulan büyük ittifaka katılmasını teklif ettiklerinde o, günümüzde bile bilinmeyen bir nedenden ötürü bu teklifi kabul etti. Kara Dehşet’in sırtına atlayıp doğuya uçtu ve Özgür Şehirler’in üstadları ve Pentos Prensi ile görüştü. Sonrasında ise Balerion ile birlikte Lys’e gidip Özgür Şehirler’i işgale hazırlanan Volantis filosunu ateşe verdi.


Aegon Targaryen, ejderhası Kara Dehşet Balerion’un sırtında

Bununla birlikte Volantis birçok yenilgi daha aldı. Rhoyne’u kontrol eden Volantis gemileri ile o gemilerin çoğunu yok eden Qohor ve Norvos savaş gemileri, Hançer Gölü’nde savaştı. Ve doğudaki Dothraki Denizi’nden fışkıran Dothraki hordaları, karşılaştıkları her şehri ve köyü yok ederek Volantis’in daha da zayıflamasına neden oldu. En sonunda ise savaştan dolayı servetlerini yitiren birçok barış yanlısı tüccarın biraraya gelerek oluşturduğu ‘’Filler’’, fetih sevdalısı olan Kaplanlar’ı iktidardan indirdi ve bu fetih savaşına son verdi.

Aegon Targaryen ise, yazılanlara göre Volantis’in mağlubiyetinde oynadığı kısa rolden sonra doğu ile alakalı bütün ilgisini kaybetmiş. Volantis’in hakimiyetinin sona erdiği düşüncesi ile Ejderkayası’na geri dönen Aegon Targaryen, artık Essos’ta kendisini meşgul edecek savaşların olmadığı bilinci ile gözünü Westeros’a dikti.[/spoiler]


#4

Resimler görüntülenmiyor el atarsan çok daha güzel bir hal alır … Paylaşım için teşekkürler.


#5

Resimler bende düzgün gözüküyor…

Neyse resimleri başka bir siteden upload edip düzenlerim.


#6

Çok iyi çok teşekkürler :))


#7

Ve eldeki son bölüm. :slight_smile: Devamı çevrildikçe paylaşmaya devam edeceğim.

[align=center]Bölüm X - BÜYÜK FETİH[/align]

[spoiler]Westeros’un tarihini tutan Hisar’daki üstadlar son üç yüz yıldır, Aegon’un Büyük Fetih’ini bir mihenk taşı olarak değerlendirmiş ve doğumlar, ölümler, savaşlar ve diğer olaylar bu duruma göre Fetihten Önce(FÖ) ile Fetihten Sonra(FS) olarak tarihlendirilmiştir.

Ancak gerçek bilginler bu tür bir tarihlendirmenin kesinlikten çok uzak olduğunun bilincindedirler. Sonuçta Aegon’un Yedi Krallık’ı fethetmesi bir günde gerçekleşmedi. Aegon’un fetih kararı ile Eski Şehir’deki taç giyme töreni arasında iki yıldan daha uzun bir süre vardır. Üstelik Dorne’un fethinin gerçekleşmemesi sebebi ile Aegon’un Büyük Fethi tamamına ermemiştir. Dorne’u krallığa katmak için Kral Aegon’la birlikte onun torunları bile tek tük hamleler yapmış oldukları için, Fetih’in tam anlamı ile ne zaman sona erdiğini kesin olarak belirtmek imkansız durmaktadır.

Bununla birlikte Fetih’in başladığı tarih bile tartışmalıdır. Kimileri Kral Birinci Aegon Targaryen’in saltanatının, ileride Kral’ın Şehri’nin yükseleceği üç tepenin altındaki Karasu Nehri’nin ağzına ayak basması ile başladığını belirtir. Ancak bu kesinlikle yanlıştır. Aegon’un karaya ayak basması krallar ve onun soyu tarafından özel bir gün olarak kutlanmış olsa da, Fatih, saltanatına Eski Şehir’deki Yıldızlı Sept’in Yüksek Rahibi tarafından taç giydirilip kutsandığı gün başlamıştır. Bu taç giyme töreni, Aegon’un karaya ayak basmasından iki yıl sonra ve üç büyük savaşın kazanılmasından sonra gerçekleşmiştir. Burdan hareket ile, Aegon’un asıl fetihlerinin 2-1 FÖ tarihlerinde olduğu söylenebilir.

Targaryenlar, antik ejderlordları soyundan olup saf Valyria kanı taşımaktaydılar. Valyria Kıyameti’nden on iki yıl önce(114 FÖ) Aenar Targaryen, Cumhuriyet ve Uzun Yaz Diyarı’ndaki bütün taşınmazlarını satıp, bütün servetini, eşlerini, kölelerini, ejderhalarını, kardeşlerini, akrabalarını ve çocuklarını alarak, Dar Deniz’in ortasında yükselen dumanlı dağın yamacına inşa edilmiş Ejderkayası’na taşındı.

Valyria, o zamanlar bilinen dünyanın en muhteşem şehri, medeniyetin beşiği konumundaydı. Parıldayan duvarları içinde onlarca rakip hane, senatoda güç ve şan elde edebilmek için sonsuz bir mücadele içinde birbirleri ile yarışıyordu. Targaryenlar ise bu sıralamada epey bir geridelerdi ve rakipleri Ejderkayası’na taşınmalarını bir korkaklık, bir teslimiyet olarak değerlendirdi. Ancak sonraları Kahin Daenys olarak bilinecek olan Lord Aenar’ın bakire kızı Daenys, Valyria’nın sonunun ateş ile geleceğini öngörmüştü. Ve on iki yıl sonra Kıyamet gerçekleştiğinde ise yeryüzünde yaşayan tek ejderlordları Targaryenlardı.

Ejderkayası, iki yüzyıldır Valyria’nın batı sınırını korumaktaydı. Adanın konumunun Karasu Körfezi’ ile Dar Deniz’i birbirine bağlayan boğaza yakın oluşu, hem Targaryenların hem de onların yakın müttefiki olan Akıntı İzi’nin Velaryonlarının gemi geçişlerinden aldıkları vergiler ile zenginleşmesini sağladı. Velaryon ve müttefikleri olan diğer Valyrialı hane, Pençe Adası’nın Celtigarları gemileri ile Dar Deniz’in ortalarına kadar hakimiyet kurmuşlarken, Targaryenlar ise ejderhaları ile gökyüzüne hükmediyorlardı.

Ancak bütün bunlara rağmen, Valyria Kıyameti ardından geçen yüz yıl boyunca(Tam olarak Kan Yüzyılı olarak adlandırılan dönem) Targaryen hanesinin gözü her zaman doğuda oldu ve Westeros’ta yaşananlarla çok az ilgilendiler. Kahin Daenys’in kardeşi ve kocası olan Gaemon Targaryen, Sürgün Aenar’ın ardından Ejderkayası Lordu oldu ve Şanlı Gaemon olarak tanındı. Onun ölümünden sonra adayı Gaemon’ın çocukları, Aegon ve Elaena yönetti. Onlardan sonra başa oğulları Maegon, Maegon’dan sonra onun kardeşi Aerys ve Aerys’ten sonra sırayla Aelyx, Baelon ve Daemion adlı üç evladı geçti. Bu üç kardeşten en küçüğü olan Daemion’un erkek evladı Aerion, ondan sonra Ejderkayası Lordu oldu.

Tarih tarafından Fatih Aegon veya Ejder Aegon olarak bilinen Aegon, 27 FÖ yılında Ejderkayası’nda dünyaya geldi. Kendisi tek erkek çocuktu ve Ejderkayası Lordu Aerion ile Velaryon hanesine mensup, anne tarafından yarı Targaryen kanı taşıyan Leydi Valaena’nın ikinci evladıydı. Aegon’un iki kız kardeşi vardı biri kendisinden büyük olan Visenya, diğeri de küçük kız kardeşi Rhaenys. Valyria’nın ejderlordları arasında, damarlarındaki Valyria kanını saf tutma amacı ile kız ve erkek kardeşlerin birbirleri ile evlenmesi yaygın bir gelenekti ancak Aegon, iki kız kardeşini de eşi olarak aldı. Geleneğe göre Aegon’un kendisinden büyük olan Visenya ile evlenmesi bekleniyordu. Söylenir ki Aegon, Visenya ile ailevi yükümlülüğü yüzünden, Rhaenys ile de kalbindeki arzu yüzünden evlenmiş.

Üç kardeşin üçü de, daha evlenmelerinden çok önce birer ejderlordu olduklarını ispatlamışlardı. Sürgün Aenar’ın Valyria’dan getirdiği beş ejderhadan sadece biri, Kara Dehşet Balerion olarak adlandırılan büyük yaratık, Aegon’un zamanına kadar hayatta kalabilmişti. Diğer iki ejderha ise –Vhagar ve Meraxes- Ejderkayası’nda doğmuş, genç ejderhalardı.

Cahillerin kulaktan kulağa söylediği yayın efsaneye göre Aegon Targaryen, Westeros’a ilk defa fetih kararı aldığı gün ayak basmıştır. Ancak bu doğru değildir. Üzerinde Westeros’taki Yedi Krallık’ın bütün ormanlarının, nehirlerinin, şehirlerinin ve kalelerinin oyulduğu ağaçtan yapılma on beş metre boyunda Boyalı Masa bu karardan yıllar önce tamamlanmıştır. Açıkça görülüyor ki, Aegon’un fetih düşüncesi, oluşan durumlardan çok daha öncesinden beri Fatih’in kafasındaydı. Ayrıca Aegon ve kızkardeşi Visenya’nın gençliklerinde Eski Şehir’i ve Lord Redwyne’nin misafiri olarak Arbor’u ziyaret ettikleri güvenilir kaynaklarda geçmektedir. Aynı şekilde Lannisport’a da gittikleri düşünülmekte ancak bu konudaki iddialar açıklık kazanmamıştır.

Aegon’un gençliğinde Westeros, birbirleri ile sürekli mücadele halinde olan ve savaşmadıkları vaktin çok az olduğu yedi krallığa bölünmüştü. Uçsuz bucaksız, soğuk ve sert Kuzey, Kışyarı’nın Starkları tarafından yönetilmekteydi. Dorne çöllerinde Martell prenslerinin hükmü geçmekteydi. Altın cevherleri ile dolu batı toprakları Casterly Kayası’nın Lannisterları tarafından, Menzil’in verimli toprakları ise Yüksekbahçe’nin Gardenerları tarafından yönetilmekteydi. Vadi, Parmaklar ve Ay Dağları Arryn hanesinin topraklarıydı. Ama bu krallar içinde en savaşkan olan iki kral, Kibirli Argilac ile Kara Harren, Ejderkayası’na en yakın iki krallığın sahipleriydiler.

Fırtına Burnu isimli büyük kalelerinden, bir zamanlar Gazap Tepesi’nden Yengeç Koyu’na kadar Westeros’un doğu kısımının mutlak hakimi olan Durrandon hanesine mensup Fırtına Kralları, Aegon zamanında güçten düşmüş durumdalardı. Menzil Kralları, Fırtına topraklarının batı tarafını didiklerken, Dorne onları güneyden sıkıştırmakta ve Kara Harren ile onun demirdoğumlu eskerleri, Üç Dişli Mızrak’tan ve Karasu Nehri’nden aşağı itmekteydi. Durrandon soyunun son temsilcisi olan Kral Argilac, daha genç yaşında Dorne istilasını püskürtüp, Volantis’in ‘’kaplanlarına’’ karşı kurulan büyük ittifak içinde yer alıp, Menzil Kralı Yedinci Garse Gardener’ı Yaz Vadisi Savaşı’nda birebir mücadelede öldürmüş olsa da, artık yaşlanmış, ünlü kapkara saçları beyazlamış, kudretli kolları güçten düşmüştü.

Karasu Nehri’nin kuzeyi, Adaların ve Nehirlerin Kralı, Hoare hanesinden Kara Harren’in kanlı ellerinin altındaydı. Harren’in demirdoğumlu dedesi Güçlü Kol Harwyn, Üç Dişli Mızrak’ı Argilac’ın dedesi Arrec’in elinden almıştı. Harren’in babası ise bu sınırları Duskandale ile Rosby’ye kadar genişletmişti. Harren’in kendisi kırk yıllık uzun saltanatını Tanrı Gözü yakınına inşa ettirdiği devasa kaleye adamıştı ancak Harrenhal tamamlanmak üzereydi. Bu da demirdoğumluların yakında yeni fetihler peşinde olacağının habercisiydi.

Westeros sınırları içinde Kara Harren kadar zalimliği ile nam salmış ve herkesin korktuğu başka bir kral yokken, varisi olarak sadece bakire bir kızı olan Durrandonların son temsilcisi yaşlı Fırtına Kralı Argilac kadar kendini tehdit altında hisseden başka bir kral da yoktu. İşte bu yüzden Kral Argilac, Ejderkayası’ndaki Targaryenlara mesaj göndererek Aegon Targaryen ile kızı prenses Argella’nın evlenmesi teklifinde bulunmuş ve Tanrı Gözü’nden Karasu Nehri’ne kadar olan bütün toprakları çeyiz olarak Targaryenlara vereceğini yazmıştı.

Aegon Targaryen, Fırtına Kralı’nın bu teklifini hemen reddetti. Hali hazırda iki eşi vardı, bu yüzden üçüncü bir eşe ihtiyacı yoktu. Ve çeyiz olarak verileceği söylenen topraklar bir nesildir Harrenhal’a aitti. Argilac’ın o topraklar üzerinde bir tasarrufu olamazdı. Açıkça yaşlı Fırtına Kralı, Targaryenları Karasu Nehri kıyılarına yerleştirerek, kendi toprakları ile Kara Harren arasında bir tampon bölge oluşturma niyetindeydi.

Ejderkayası Lordu krala karşı bir teklifte bulundu. Eğer çeviz olarak önerilen topraklara Massey Burnu ile Mander Nehri’nin doğduğu, Karasu Nehri’nin güneyinde kalan ormanlık ve düz araziler de eklenir ise, Kral Argilac’ın kızı ile Lord Aegon’un çocukluk arkadaşı ve şampiyonu olan Orys Baratheon’un evlenmesine izin vererek anlaşmanın tamamlanacağını belirtti.

Kibirli Argilac bu teklifi şiddetle reddetti. Orys Baratheon, kulaktan kulağa yayılan dedikodulara göre Lord Aegon’un piç kardeşiydi ve Fırtına Kralı kızının bir piç ile evlenmesine izin vererek hanesinin onurunu ayaklar altına alamazdı. Bu teklif kralı öfkelendirdi ve kral, Aegon’un teklifini getiren elçilerin ellerini kestirtip bir kutuya koyarak Ejderkayası’na geri gönderdi. Kutunun içine de ‘’O piçin tutacağı eller ancak bunlar olur,’’ diye not düştü.

[align=center]


Kibirli Argilac’ın Aegon’un teklifine verdiği cevap[/align]

Aegon bu hakarete geri dönüş yapmak yerine tanıdığı bütün arkadaşlarını, sancaklarlarını ve müttefiklerini Ejderkayası’na çağırdı. Akıntı İzi’nden Veleryon hanesi, Pençe Adası’ndan Celtigarların da olduğu gibi Targaryenlara yeminli bir haneydi. Massey Burnu’nundan, Keskin Nokta Lordu Bar Emmon ile Taşlıoyun Lordu, Lord Massey de toplantıya iştirak etti. İki hane resmi olarak Fırtına Burnu’na bağlı olsa da, Ejderkayası ile daha yakın ilişkileri vardı. Lord Aegon ve kızkardeşleri gelen lordlardan ne yapmaları gerektiği konusunda tavsiye aldılar ve o zamana kadar dindarlıkları ile ön planda olmamalarına rağmen, kale içindeki Westeros’un Yedi Tanrısı için inşa edilmiş kiliseye gidip dua ettiler.

Yedinci günün sonunda Ejderkayası’nın siyah kulelerinden bir kuzgun bulutu havalandı ve küçüklü büyüklü bütün lordlara, krallara, köylere, şehirlere ve Westeros’un Yedi Krallık’ının tamamına Lord Aegon’un mesajını iletti. Bütün kuzgunlar aynı mesajı taşıyordu: ‘’Bugünden itibaren Westeros’un sadece ve sadece tek bir kralı vardır. Targaryen hanesinden Aegon önünde diz çöküp sadakat yemini edenler, sahip oldukları ünvanları ve toprakları muhafaza edeceklerdir. Kim ki Aegon’a karşı silahlanır ise yakalanacak, aşağılanacak ve yok edilecektir.’’

[align=center]


Kuzgunlar Aegon’un mektubunu Westeros’un dört bir yanına taşıyor[/align]

Aegon ve kızkardeşleri ile birlikte Ejderkayası’ndan hareket eden asker sayısı tartışmalı bir konudur. Kimileri ordunun büyüklüğünün üç bin civarı olduğunu söylerken, kimileri ise sadece birkaç yüz kişiden oluştuğunu iddia etmektedir. Bu pek de büyük olmayan Targaryen ordusu, Karasu Nehri’nin ağzına demir attı ve tepenin kuzey tarafına bakan yamacında yer alan küçük balıkçı köyünün üstündeki ormanlık araziye yerleşti.

Yüzlerce krallığın hüküm sürdüğü günlerde, birçok küçük krallık ve lordluk Karasu Nehri’nin sahibi olduklarını iddia etmişti. Bu haneler arasında Duskandale’in Darklyn Kralları, Taşoyun’un Masseyleri ve eski nehir krallarından Muddlar, Fisherlar, Brackenlar, Blackwoodlar ve Hooklar da vardır. Zaman zaman üç tepenin çevresini kuleler ve kaleler kaplıyor olsa da, o kuleler her savaş sonunda yerlebir oluyordu. Nehrin ağzında Fırtına Burnu ile Harrenhal’un da hakkı olsa da, nehir savunmasız haldeydi ve nehre yakın olan bölgelerde, askeri yönden güçsüz alt lordların kaleleri yükselmekteydi ki gücü olan lordların da bağlı oldukları Kara Harren’ı sevmek için çok az sebepleri vardı.

Aegon Targaryen hızlıca en yüksek üç tepenin etrafına büyük çitler çektirdi ve kızkardeşlerini en yakındaki kaleleri almaları için görevlendirdi. Rosby hanesi savaşmadan Rhaenys ile altın gözlü Meraxes’e boyun eğdi. Stokworth’ta birkaç okçu Visenya’ya ok atsa da Vhagar kalenin surlarını ateşe verince kale teslim oldu.

Fatih’in ilk gerçek sınavı Duskandale’li Lord Darklyn ile Bakirehavuzu’ndan Lord Mooton’a karşı oldu. İki lord güçlerini ve ordularını birleştirerek, işgalcileri denize dökmek adına güneye yürüdüler. Aegon karadan saldırması için Orys Baratheon’u ordunun başına koyarken, Kendisi Kara Dehşet’in sırtına atlayıp havadan saldırdı. Savaş sonunda iki lord da öldürüldü ve sonrasında hanelerinin liderliğini devralan Darklyn’in oğlu ve Mooton’un kardeşi, Aegon’un önünde diz çökerek emrindeki askerlerin Targaryen komutasında olduğunu bildirdi. O zamanlar Duskandale, Dar Deniz’de yer alan önemli liman şehirlerinden biriydi ve ticaret ile epey bir zenginleşmişti. Visenya Targaryen şehrin yağmalanmasında kesinlikle izin vermedi ancak, şehrin servetinin büyük kısmını Targaryen hanesinin hazinesine eklemekte bir mahsur görmedi.

Bu durum belki de, Aegon Targaryen ile kız kardeşlerinin karakter farklılıklarını tartışmak için uygun bir olaydır.

Üç kardeşin en büyüğü olan Visenya, tıpkı Aegon gibi bir savaşçı ve ipek yerine zincir zırh içinde daha rahat eden bir karakterdeydi. Belinde Valyria çeliğinden yapılma Karakızkardeş olan Visenya, küçüklüğünden beri erkek kardeşi ile kılıç antrenmanı yaptığından ötürü kılıç kullanmada epey yetenekliydi. Valyria’nın mora çalan gözlerine ve altın sarısı saçlarına sahip olmasına rağmen, kendisinin ağırbaşlı ve sade bir görünüşü vardı. Visenya’yı en çok sevenler bile onun ciddi, affetmeyen bir yapısı olduğunu söylemiş, hatta bazıları zehirlere uğraşıp kara büyülere merak sardığını belirtmiştir.

Targaryenların en genci olan Rhaenys ise, kız kardeşinin tam tersi bir mizaçtaydı; Meraklı, şakacı, düşünmeden hareket eden bir yapıdaydı. Savaşçı yeteneklerinin olmamasının yanında Rhaenys, müziği, dansı ve şiiri sevmiş, birçok şarkıcıya, oyuncuya ve kukla ustasında destek çıkmıştır. Ancak söylenenlere göre Rhaenys ejderhası sırtında iki kardeşinin de toplamından daha fazla vakit geçirmiştir çünkü herşeyden daha çok uçmayı sevmiştir. Ölmeden önce yapmak istedikleri şeyler arasındaki ilki, Meraxes’ın sırtında Günbatımı Denizi’nin batısında ne olduğunu görmeye gitmek olduğu söylenir. Visenya’nın kocası ve kardeşi olan Aegon’a olan bağlılığı kimse tarafından sorgulanmaz iken, Rhaenys’in etrafı ise genç erkeklerle çevriliydi. Hatta bazılarının Aegon diğer kardeşi ile birlikte iken Rhaenys’in yatak odasına girdiğini söylenir.Bütün bu dedikodulara rağmen dönemin gözlemcileri, kralın Visenya ile geçirdiği her geceye karşılık Rhaenys ile on gece geçirdiğini not düşmüşlerdir.

Gariptir ki Aegon Targaryen’in kendisi bize göründüğü kadar kendi çağdaşları için de gizemli bir karakterdedir. Kuşandığı Karaalev isimli Valyria çeliğinden dövülme kılıç ile döneminin en iyi savaşçıları arasında değerlendirilmesine rağmen hiçbir zaman turnuvalardan zevk almamış ve hiçbir turnuvada ne mızrak tutmuş, ne de meydan dövüşüne katılmıştır. Ejderhası Kara Dehşet Balerion olmasına rağmen, savaşlar dışında çok az kez onunla birlikte uçmuştur. Liderlik vasfı ile binlerce insanı sancağı altına toplamasına rağmen, çocukluk arkadaşı Orys Baratheon dışında tek bir yakın arkadaşı olmamıştır. Kadınlar kendilerini Aegon’un üzerine atsalar da, Aegon her zaman kız kardeşlerine sadık kalmıştır. Kral olarak küçük konseyine ve kız kardeşlerine büyük güven duymuş, gündelik işlerin büyük kısmını onlara devretmiştir. Ancak gerekli gördüğü anlarda da kontrolü ele almaktan çekinmemiştir. İsyancılara ve hainlere karşı çok katı olmasına rağmen, kendisine diz çöken düşmanlarına karşı cömert davranmıştır.

[align=center]


Fatih Aegon elinde Karaalev ile birlikte savaşırken[/align]

Bunu ilk olarak, sonsuza kadar Aegon Tepesi olarak bilinecek, toprak ve çitle kaplı Aegon Kalesi’nde göstermiştir. Düzinelerce kaleyi ele geçirip Karasu Nehri ağzının iki yakasını da kontrolü altına aldıktan sonra, yendiği lordları kalesine çağırmış ve o lordlar kılıçlarını Aegon’un önüne koyup diz çöktüklerinde, Aegon onları ayağa kaldırarak topraklarını ve ünvanlarını muhafaza edeceklerini söylemiştir. Ayrıca eski destekçilerine de yeni ünvanlar vermiştir. Akış Lordu Daemon Velaryon’u kraliyet donanmasının Başı ilan etmiş, Taşlıoyun Lordu Triston Massey’i Kanun Başı ilan etmiş, Crispian Celtigar’ı ise Hazine Başı ilan etmiştir. Orys Baratheon için ise Aegon, kendi sözleri ile ‘’Benim koruyucum, korkusuz ve güçlü sağ elim olacaktır,’’ demiştir. Bu sözden hareket ile üstadlar, Orys Baratheon’u ilk Kral Eli olarak sayarlar.

Hanedan sancakları Westeros’taki lordlar tarafından uzun zamandır sahiplenilmiş bir gelenek olsa da, Valyria’nın ejderlordları tarafından hiç kullanılmayan bir gelenekti. Aegon’un şövalyeleri, siyah zemin üzerine işlenmiş, ateş soluyan üç başlı kırmızı ejderha motifli hanedan sancağını herkese gösterince, Aegon’un emrindeki lordlar onun Westeros’un tamamını hükmü altına almaya layık bir kişi olarak görüp kendilerinden biri olarak kabul ettiler. Kraliçe Visenya, Valyria çeliğinden dövülme, etrafına yakut kakılmış tacı Aegon’un kafasına yerleştirip, ‘’Bütün Westeros’un Kralı ve Halkının koruyusu olan Targaryen Hanesinden Aegon,’’ diye ilan ederken, ejderhalar kükremiş, lordlar ve şövalyeler tezahürat yapmalarına rağmen, aralarında en çok bağıranlar alt tabakadan olanlar, balıkçılar ve köylüler olmuştur.

Bu arada, Ejder Aegon’un taçlarına göz diktiği yedi kral sevinç içinde değildi elbette. Harrenhal’da Kara Harren ve Fırtına Burnu’nda Kibirli Argilac çoktan sancaktarlarını savaşa çağırmıştı. Batıda Menzil Kralı Mern, Okyanus Yolu’ndan giderek Casterly Kayası’na geçmiş ve orada Lannister hanesinden Kral Loren ile görüşmüştü. Dorne Prensesi Ejderkayası’na bir kuzgun yollayarak, denk seviyede olmaları şartı ile Fırtına Kralı Argilac’a karşı müttefiklik teklifinde bulundu. Bir başka müttefiklik teklifi Eyrie’deki çocuk kraldan geldi. Ronnel Arryn’in annesinin yazdığı mektupta, Üç Dişli Mızrak’taki Yeşil Çatal’ın doğusunda kalan topraklar kendilerine vaad edilir ise, Kara Harren’a karşı Targaryenları destekleyeceklerini bildirmişti. Hatta Kuzey’de bile Kral Torrhen Stark, sancaktarları ile biraraya gelip bu sözde fatih için neler yapılması gerektiği konusunda geceler boyu tavsiye almıştır. Ve böylece bütün diyar, Aegon’un bir sonraki hamlesini endişe içinde beklemeye başladı.

Aegon Kalesi’ndeki taç giyme töreninin hemen ardından Targaryen ordusu tekrar yollara düştü. Ordunun büyük bir bölümü Karasu Nehri’nin geçip Orys Baratheon komutası altında güneye, Fırtına Burnu’na doğru ilerlemeye başladı. Onlara Kraliçe Rhaenys ile altın gözlü ve gümüş pullu Meraxes de katıldı. Targaryen donanması, Daemon Velaryon komutası altında Karasu Koyu’ndan demir alıp kuzeye, Vadi’ye ve Martı Kasabası’na doğru yelken açtı. Visenya ile Vhagar, donanmaya destek olma amacı ile onlarla birlikte gitti. Kralın kendisi ise kuzeydoğuya, Tanrı Gözü ve Harrenhal’a doğru ilerledi. Harrenhal, Kral Kara Harren’in takıntısı ve gurur kaynağı haline gelmiş devasa bir kaleydi ve Aegon’un Westeros’a ayak bastığı gün tamamlanmıştı.

Üç Targaryen da zorlu düşmanlarla yüzleşti… Fırtına Burnu’na yeminli lordlar Errol, Fell ve Buckler, Orys Baratheon’un ordusunun Gezgin Nehir’den geçişini fırsat bilerek süpriz bir saldırı ile binden fazla Targaryen askerini öldürüp geri çekilmişti. Alelacele bir araya getirilen Arryn donanmasına bir düzine Braavos’tan gelen savaş gemisi katılmış ve Targaryen donanmasını Martı Kasabası açıklarında yenmişti. Ölenler arasında Aegon’un amirali, Daemon Velaryon da vardı. Aegon’un kendisi Tanrı Gözü’nün güneyine bir değil iki defa saldırmış, Sazlık Savaşı olarak adlandırılan savaşı Targaryenlar kazanmış olsa da İnleyen Söğütler’de Kral Harren’in iki oğlu gölü gizlice kayıklarla geçip ordunun kenarındaki açıklıktan saldırdıklarında ağır kayıplar verdirmişti.

Bu kayıplar birer başarısızlık gibi görülse de, sonuçta Aegon’un düşmanlarının ejderhalara karşı kullabilecek bir silahları yoktu. Vadi askerleri üç Targaryen gemisini batırıp geride kalanların çoğunu ele geçirse de, Kraliçe Visenya gökyüzünden alçaldığında sahip oldukları bütün gemiler kül oldu. Lord Errol, Fell ve Buckler, Kraliçe Rhaenys’in Meraxes’i salıp etraftaki ormanlık alanı yanan birer meşaleye dönüştürene kadar ormanlık arazi içinde saklandılar. Ve İnleyen Söğütler’den galip ayrılıp Harrenhal’a dönüş yolundaki kardeşler, gökyüzünden saldıran Balerion’a karşı hiçbirşey yapamadılar. Harren’in kayıkları ile birlikte evlatları da kül oldu.

[align=center]
Visenya ile Vhagar, Arryn donanmasını ateşe verirken[/align]

Aegon’un düşmanları kendilerini aynı zamanda başka düşmanlarla da burun buruna buldu. Kibirli Argilac sancaktarlarını Fırtına Burnu’nda toplamıştı. Ancak bu arada Basamaklar’dan gelme korsanlar, sancaktarların yokluğunu fırsat bilerek Gazap Tepesi’nde saldırırken, Dorne’un keşif birlikleri Kızıl Dağlar’dan aşağı inip karşı yamaçlara saldırdı. Vadide ise, genç Kral Ronnel, Üç Kız Kardeşler’in Vadi ile bütün bağlarını kopartıp kraliçe olarak Leydi Marla Sunderland’i başa geçirmek için çıkardıkları isyan ile boğuşuyordu.

Ancak bu olaylar, Kara Harren’in başına gelecekler yanında çok küçük sıkıntılar olarak kalırdı. Üç nesildir Nehirova bölgesini Haore hanesi yönetiyor olmasına rağmen, Üç Dişli Mızrak’ın halkı demirdoğumlu üstlerine karşı en ufak bir sevgi beslemiyordu. Kara Harren, inşa ettirdiği devasa kalesi Harrenhal için binlerce kişiyi ölümüne yollamış, Nehirova bölgesini kalenin yapımında kullanılan malzemeleri temin etmekte kullanarak yöre lordlarını ve alt tabakadan halkı yoksullaştırmıştı. Bu olaylar ışığında Nehirova, Lord Edmyn Tully liderliğinde Harrenhal’a karşı ayaklandı. Tully Harrenhal’a gitmek yerine kalesine Targaryen hanesinin sancağını asıp Targaryenlar yanında yer alacağını duyurdu ve okçularını, şövalyelerini yanına alarak Aegon’un ordusu ile güçlerini birleştirmek için yola çıktı. Lord Tully’nin bu hareketi, diğer nehir lordlarına da cesaret verdi. Birer birer Üç Dişli Mızrak lordları Ejder Aegon’un yanında savaşacaklarını duyurdu; Blackwoodlar, Mallisterlar, Vanceler, Brackenlar, Piperlar, Freyler, Stronglar… bütün haneler orduları ile birlikte Harrenhal önlerine geldiler.

Kral Kara Harren ise aniden sayıca az konuma düşünce, sözde aşılamaz kalesi içine sığınmaktan başka çaresi kalmamıştı. Harrenhal, beş devasa kulesi, tükenmez su kaynakları, içi yiyecek dolu yeraltı kilerleri, hiçbir merdivenin uzanamayacağı uzunluktaki kara taştan yapılma surları ve hiçbir koç başının kırmayacağı kadar kalın kapıları ile Westeros içinde kurulmuş olan en büyük kale ünvanını taşıyordu. Harren kalan oğulları ile birlikte Harrenhal’a girdi ve yandaşları ile birlikte kaleye kuruldu.

Ejderkayası’ndan Aegon’un aklında ise başka planlar vardı. Edmyn Tully ve diğer Nehirova lordları kendisine katılınca, kaleye beyaz bayrak ile birlikte bir üstad yollayarak barış görüşmesi yapma talebinde bulundu. Yaşlı ve saçları kırlaşmış olmasına rağmen siyah zırhı içinde hala vahşi görünen Harren bu teklifi kabul etti. İki kral da yanında sancaklarını taşıyan bir asker ve üstad getirmişti. Bu yüzden aralarında geçen konuşmalar günümüze kadar ulaşmıştır.

‘’Diz çök,’’ diye söze başlar Aegon. ‘’Diz çök ki, Demir Adalar’ın lordu olarak yaşamaya devam edebilesin. Diz çök ki, evlatların senden sonra senin hükmünü devam ettirebilsin. Kalenin dışında bekleyen sekiz bin askerim var.’’

‘’Kalemin surları dışında olanların hiçbiri beni alakadar etmiyor,’’ diye cevap verir Harren. ‘’Bu surlar aşılmayacak kadar kalın ve güçlü.’’

‘’Ancak ejderhaları uzak tutacak kadar yüksek değil. Ejderhalar uçar, bilirsin.’’

‘’Kalemi taşlardan yaptırdım,’’ der Harren. ‘’Taş alev almaz.’’

Bunun üzerine Aegon, ‘’Güneş battığında damarlarında senin kanın akan tek bir kişi bile hayatta kalmayacak,’’ diye cevap verir.

Söylenilenlere göre Harren yere tükürür ve kalesine döner. İçeri girdiğinde ise elinde ok ve mızrak olan askerlere dönüp ejderhayı öldürebilene toprak ve zenginlik sözü verir. ‘’Ejderhayı her kim öldürürse, kızımla evlenmeye hak kazanır. Hatta isterse Tullylerden veya Blackwoodlardan veya Stronglardan, Üç Dişli Mızrak’tan gelen o hainlerin kızlarından istediği kadarını kendisine alabilir,’’ der. Sonra Harren evlatları ile birlikte kulesine çekilir ve kulenin içini özel korumaları ile doldurur.

Güneşin son ışıkları da söndüğünde, Kara Harren’in askerleri, ellerindeki yaylar ve mızraklar ile karanlığa doğru bakar. Etrafta ejderha görülmeyince, kimileri Aegon’un boş tehdit savurduğunu düşünür. Ancak Aegon Targaryen ejderhası Balerion’u bulutların bile üzerine çıkarmıştı. Kalenin kulelerini simsiyah kanatların altında gördüğü zaman alçalan Balerion, öfke içinde kükreyip kaleyi kara alevi ile doldurdu ve etrafı kızıla boyadı.

[align=center]
Harrenhal’un yok edilişi[/align]

Harren, taş alev almaz diye buyurmuştu ancak kalesi tamamen taştan da yapılmamıştı. Odunlar, yünler, samanlar, ekmekler, tuzlanmış etler, tahıllar… Hepsi alev aldı. Bunun yanında Harren’in askerleri de taştan yapılma değildi. Alevlerden dolayı tüten, çığlık atan, yanan askerler kendilerini surlardan aşağı attılar. Ve Balerion’un ateşi o kadar sıcaktı ki, kalenin surlarını oluşturan taşlar bile çatlayıp erimeye başladı. Kalenin dışındaki Nehirova lordlarına göre Harrenhal’un beş devasa kulesi, gecenin karanlığında kıpkırmızı parlamış ve mum gibi eriyip bükülmüş.

Harren ve evlatları sahip oldukları devasa kalenin içinde yanarak can verdiler. Onlarla birlikte Hoare hanesi de son buldu. Böylece Demir Adalar’ın Nehirova üzerindeki egemenliği de sonra erdi. Ertesi gün, Harrenhal’un tüten harabeleri önünde, Kral Aegon Edmyn Tully’nin sadakat yeminini kabul etti ve onu Nehirova Lordu ve Üç Dişli Mızrak’ın Koruyucusu ilan etti. Diğer lordlar da hem Kral Aegon’a hem de Lord Tully’ye bağlılık yemini ettiler. Kalenin külleri yeteri kadar soğuyup içeriye girilebildiği zaman, yenilenlerin ejderha ateşi yüzünden çoğunlukla kırılmış, erimiş veya bükülmüş kılıçları bir araya toplandı ve katarlara birlikte Aegon Kalesi’nde gönderildi.

Güneydoğu’da Fırtına Kralı’nın sancaktarları, Kral Harren’ın sancaktarlarından daha sadakatli olduklarını kanıtlamışlardı. Kibirli Argilac kalesi Fırtına Burnu’nda muazzam bir ordu toparladı. Durrandonların antik kalesi, Harrenhal kalesinin surlarından bile kalın surları olan muhteşem bir kaleydi ve tıpkı Harrenhal gibi o da ‘’aşılamaz’’ olarak nitelendiriliyordu. Kral Harren’in başına gelenler kısa sürede eski düşmanı Kral Argilac’ın kulaklarına ulaştı. Lord Fell ve Buckler, kaleye yaklaşan düşman ordusunun önünden çekilerek Fırtına Burnu’na geldiğinde(Lord Errol ormanda öldürülmüştü) Kral onları Kraliçe Rhaenys ve ejderhasına haber yollamak için geri gönderdi. Yaşlı savaşçı kral yazdığı mektupta, Harren gibi kalesinin içine saklanıp, adeta ağzına elma koyulmuş bir domuz gibi pişirilmeye niyeti olmadığını belirtti. Savaşkanlığı ile bilinen Argilac, kılıcını eline alıp kendi kaderini kendi belirleyecekti. Bu yüzden Kral, düşmanı ile açık meydanda savaşmak üzere arkasındaki geniş ordu ile Fırtına Burnu’ndan son savaşına doğru at sürdü.

Fırtına Kralı’nın bu hareketi Orys Baratheon ve ordusu için hiç de süpriz olmadı. Kraliçe Rhaenys Meraxes’in sırtında Argilac’ın Fırtına Burnu’ndan ayrılışına tanık olmuş ve Kral Eli’ne düşmanın sayısını ve savaş pozisyonunu tam olarak bildirmişti. Bunun üzerine Orys ordusunu Bronz Geçit’in güneyindeki yüksek tepeye yerleştirdi ve fırtına diyarı askerlerini beklemeye başladı.

Ordular birbirlerine yaklaştıkça, Fırtına Diyarı adının hakkını vermeye başladı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte yağmur çiselemeye başladı ve öğlen olduğunda hava fırtınaya dönüştü. Kral Argilac’ın sancaktarları, yağmurun yarın duracağı ümidi ile yapılacak saldırının ertelenmesi ricasında bulundu ancak Fırtına Kralı’nın ordusu düşman ordusunun iki katıydı ve en az dört katı fazla ağır süvari ve şövalye birliğine sahipti. Targaryen sancaklarının kendisine ait tepelerde dalgalanması Argilac’ı öfkelendirmişti ve esen rüzgarın güneye doğru, Targaryen ordusu üzerine doğru estiğini de gözünden kaçırmamıştı. Böylece Kibirli Argilac saldırı emrini verdi ve tarihte Son Fırtına olarak bilinen savaş başladı.

Kanlı savaş gece boyu sürdü ve Aegon’un Harrenhal’u alması gibi tek taraflı bir şekilde de gerçekleşmedi. Kibirli Argilac şövalyelerini üç kez Baratheon ordusunun üzerine sürdü ancak dik yamaçlar, yağan yağmur yüzünden yumuşamış ve çamurlaşmıştı. Bu yüzden savaş atları tepeye çıkmakta zorlanıp sekronizasyonlarını yitirdiler. Fırtına askerleri atlılar yerine yaya mızraklı birliklerini tepeye göndererek daha iyi bir karar verdiler çünkü Baratheon güçleri yağan yağmur yüzünden kendilerine yaklaşan birlikleri göremediler. Böylece Targaryen güçleri sırasıyla üç tepenin de kontrolünü kaybetti ve Fırtına Kralı’nın üçüncü ve son saldırısı, Baratheon ordusunun orta kanadının kırılmasına neden oldu. Ta ki Kraliçe Rhaenys ile Meraxes gelene kadar. Bu savaşta ejderhaların karada bile ölümcül olabileceği kanıtlandı. Kral Argilac’ın kişisel korumalarının komutanları olan Dickon Morrigen ile Karaocak Piçi, beraberlerindeki korumalar ile birlikte ejderha ateşi altında kül oldu. Savaş atları korku içinde geri dönüp binicilerini sırtlarından atıp saldırıyı karmaşaya dönüştürdüler. Fırtına Kralı’nın kendisi bile atının sırtından düştü.

Ancak Argilac savaşa devam etti. Orys Baratheon arkasında kendi adamları ile çamurlu tepeden indiğinde, yaşlı kralın etrafınındaki bir düzine askerle savaştığını ve ayaklarının altında da bir o kadar ölü Baratheon askerinin olduğunu gördü. ‘’Kenara çekilin,’’ diye askerlerine emretti Orys Baratheon. Atından indi ve Fırtına Kralı’na diz çökmesi için son bir teklifte bulundu. Ancak Argilac bu teklife okuduğu lanet ile cevap verdi. Ve böylece saçları kırlaşmış yaşlı kral ile, Aegon’un güçlü, siyah sakallı Eli, dövüşmeye başladı. İki savaşçı da bir diğerini yaraladı ancak söylenene göre mücadelenin sonunda Durrandonların son temsilcisi tıpkı arzu ettiği gibi elinde kılıcı ve dudaklarında küfürler ile hayata gözlerini yumdu. Krallarının öldüğü haberi duyulduğunda fırtına askerlerinin kalplerindeki bütün savaşma arzusu da yok oldu ve birçok şövalye ve lord kılıçlarını ardlarına bırakarak kaçtılar.

Birkaç gün boyunca Fırtına Burnu kalesinin de Harrenhal ile aynı kaderi paylaşacağından korkulsa da, Argilac’ın kızı Argella, Targaryen ordusunu ve Orys Baratheon’u karşılayıp kalenin giriş kapısından kendisini Fırtına Kraliçesi ilan etmişti.

Kalenin üzerinde uçan Meraxes ile Rhaenys’e diz çökmek yerine kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarını bildirmiş, ‘’Kalemi alabilirsiniz ancak kazanacağınız tek şey kemikler ve küller olacak!’’ diye söz vermişti. Ancak kaledeki askerler bu sözü kraliçe kadar benimsemiş değillerdi. O gece kalenin surlarından beyaz sancaklar yükseldi ve Kraliçe Argella zincirlenmiş, ağzı bağlanmış ve çıplak bir şekilde Orys Baratheon’un kampına getirildi.
Söylenenlere göre Baratheon kızın zincirlerini kendi elleri ile çözmüş, sırtındaki pelerini kızın üzerine sarmış ve nazik bir şekilde ona babasının nasıl cesurca savaşıp öldüğünü anlatmış. Sonrasında ise Orys Baratheon, ölen kralı onurlandırmak adına Durrandonların hane mottosunu ve armasını kendine aldı. Böylece taçlı geyik kendi arması, Fırtına Burnu kendi kalesi, Leydi Argella da eşi oldu.

[align=center]


Fırtına Burnu’nun ilk Lordu, Orys Baratheon’un portresi[/align]

Nehirova ile Fırtına Diyarının Ejder Aegon ile müttefiklerinin kontrolü altına girmesi ile, Westeros’taki diğer krallar açık bir şekilde sıranın kendilerine de geleceğini gördüler. Kışyarı’nda Kral Torrhen sancaktarlarını çağırmış olsa da, Kuzey ile Aegon’un ordusu arasındaki mesafe göze alındığında ordunun Kuzey’e girmesinin epey bir uzun süreceği düşüncesindeydi. Vadi’nin naip kraliçesi Sharra, oğlu Ronnel ile birlikte Eyrie’ye çekilmiş, savunmasını gözden geçirip Arryn Vadisi’nin girişi olan Kanlı Geçit’e bir birlik göndermişti. Kraliçe Sharra gençliğinde ‘’Dağ Çiçeği’’ olarak sıfatlandırılıp Yedi Krallık’ın en güzel bakiresi olarak adlandırıldığından ötürü belki de güzelliği ile Aegon’un aklını çelme adına ona bir portresini göndermiş, yanında da oğlu Ronnel’i varisi olarak ilan etme şartı ile Aegon ile evlenebileceğini bildirmiştir. Portre Aegon Targaryen’a ulaşsa da, Aegon’un Sharra’ya geri cevap verip vermediği bilinmemektedir. Ancak Aegon’un hali hazırda iki eşi vardı ve Sharra Arryn Aegon’dan on yaş büyük, solmak üzere olan bir çiçekti.

Bu arada batının iki büyük kralı, Aegon ve ordusunu yok etmek adına ortak bir noktada buluşmuş ve ordularını birleştirmişti. Gardener hanesinden Menzil Kralı Dokuzuncu Mern arkasında devasa bir ordu ile Yüksekbahçe’den yola çıktı. Rowan hanesinin kalesi olan Altınkoru Kalesi’nde Batı Diyarından askerleri ile birlikte gelen Kaya Kralı Birinci Loren ile buluştu. İki kral, Westeros’un gördüğü en büyük orduyu komuta ediyordu. Ordu, altı yüzden fazla büyüklü küçüklü lorddan ve beş binden fazla atlı şövalyenin olduğu elli beş bin askerden oluşuyordu. Bu orduyu, ‘’Bizim demir yumruğumuz,’’ diye nitelendirmişti Kral Mern. Kendisi ile birlikte dört oğlu ve iki torunu da savaşa at sürdü.

İki kral Altınkoru’da çok fazla süre oyalanmadı çünkü bu büyüklükteki bir ordunun yöredeki tahılların ve meyvelerin tamamını tüketmemesi için hareket halinde olması gerekti. Böylece müttefik olan iki kral, kuzeydoğudaki geniş ve düz buğday tarlalarına gitmek üzere ordularını kuzeye sürdüler.

Tanrı Gözü yakınındaki kampından yaklaşan ordunun haberini alan Aegon, hemen ordusunu topladı ve düşman üzerine yürüdü. Emrinde düşman gücünden beş kat daha az bir ordu vardı ve ordusunun büyük bölümünü kendisine daha yeni sadakat yemini eden nehir lordlarının askerleri oluşuyordu. Her ne kadar düşmanın sahip olduğundan daha az sayıda askere sahip olsa da, bu düşmanlarından daha hızlı hareket edeceği anlamına geliyordu. Taşlı Kilise kasabası yakınlarında, kraliçeleri ejderhaları ile birlikte Aegon’a katıldı. Birlikte üç Targaryen, ejderhalarının sırtında ordularının Karasu Nehri’ni geçip güneye ilerlemesini izledi.

İki ordu, Karasu Nehri’nin güneyindeki açık düzlük arazide karşı karşıya geldi. İki kral, gözcülerinin Targaryen ordusunun sayısı hakkındaki gözlem raporlarını getirdiklerinde sevinçten havalara uçtu. Aegon’un ordusunun beş katı büyüklüğündelerdi ve lordlar ve şövalyeler arasındaki fark ise bundan daha büyüktü. Arazi geniş ve düzdü bu da atlı birlikler için ideal bir yer anlamına geliyordu. Aegon Targaryen, Orys Baratheon’un Son Fırtına’da yaptığı gibi ordusunu hakim tepeye yerleşmesi için göndermedi çünkü toprak çamurlu değil kuruydu. Hava da bulutsuz ve rüzgarlıydı ve iki haftadır yağmur yağmamış gibi duruyordu.

Kral Mern, Kral Loren’in iki katı kadar asker getirdiği için, orta kanatta yer alma onurunun kendisine bahşedilmesini talep etti. Oğlu ve varisi Edmund, kişisel korumalarının başı olarak atandı. Kral Loren ve şövalyeleri sağ kanatta, Lord Oakheart ise sol kanatta yer aldı. Targaryen ordusu ile aralarında doğal bir engel olmadığı için, iki kral düşman ordusunu iki kanattan kuşatıp sıkıştırma, bu sıkıştırma sonrasında ise zırhlı şövalyeler ve lordlardan oluşan orta kanattaki ‘’demir yumruk’’ ile Aegon’un ordusunu ezme niyetindeydi.

Aegon Targaryen ise ordusunu hilal şeklinde sıralamış, orta alana mızraklı askerlerini yerleştirip onların arkalarına okçu birliklerini dizmişken kanatlara ise atlı birliklerini koymuştu. Ordusunun komutasını, ilk düşmanlarından olup kendisine bağlılık yemini eden Bakirehavuzu Lordu Jon Mooton’a verdi. Kral Aegon’un kendisi kız kardeşleri ile birlikte gökyüzünden savaşma niyetindeydi. Ayrıca havanın kuru oluşu ile iki ordunun savaşacağı arazinin etraftaki buğdayların toplanılacak kadar erginleştiği gözünden kaçmamıştı.

Targaryenlar, karşılarındaki iki kralın trompetlerini çalıp ilerlemeye başlamalarına kadar hareket etmediler. Kral Mern’in kendisi altın renkli atının üzerinde orta kanatta ilerlerken, oğlu Gawen onun yanında beyaz zemin üzerine işlenmiş yeşil el motifli hanedan sancağını taşıyordu. Bağırışlar ve çağırışlar eşliğinde Gardener ve Lannister güçleri Targaryen mızraklıları üzerine ok yağmuru yağdırıp düşman birliklerini kırdı. Ancak bu sırada Aegon ve kız kardeşleri ejderhaları üzerinde gökyüzündelerdi.

Aegon Balerion’un sırtında, etraftan gelen taş, mızrak ve ok yağmuru içine dalıp düşman saflarına defalarca ateş banyosu yaptırdı. Visenya ve Rhaenys düşmanlarının arka tarafındaki arazileri ateşe verdi. Kuru çimenler ve buğday başakları anında alev aldı ve esen rüzgar, ilerleyen iki kralın ordusunu alevlerin çıkardığı dumana boğdu. Yangın kokusu düşman atlarının ürkmesine, tüten duman ise savaşçıların önlerini görememesine neden oldu. Ordunun düzeni bozuldu ve her taraftan ateşler yükselmeye başladı. Lord Mooton’un emrindeki kuvvetler ise, ellerindeki oklar ve mızraklar ile adeta cehenneme dönmüş araziden çıkabilen yanan veya yanmış düşman askerlerini bekledi.

Daha sonrası bu savaşa Ateş Tarlası ismi verilmiştir.

Dört binden fazla asker ateşlerin içinde kül oldu. Bin kadarı ise Lord Mooton’un emrindeki askerler tarafından öldürüldü. On binlercesi ise hayatlarının sonuna kadar taşıyacakları ağır yanıklar aldı. Kral Dokuzuncu Mern, oğulları, torunları, kardeşleri, kuzenleri ve diğer bütün akrabaları ile Ateş Tarlası’nda hayatını kaybetti. Kuzenlerinden biri üç gün dirense de aldığı yanıklardan dolayı hayatını kaybetti ve Gardener hanesi de onunla birlikte yok oldu. Savaşın kaybedildiğini anlayınca ateşlerin ve dumanların içinden çıkıp kaçan Kaya Kralı Loren ise hayatta kaldı.

Targaryenlar ise birkaç yüz askerden fazla bir kayba uğramadılar. Kraliçe Visenya omuzundan bir okla vuruldu ancak kısa sürede iyileşti. Ejderhaları ölü düşman askerleri ile dolu arazi üzerinde gezerken, Aegon öldürülen askerlerin kılıçlarının toplanıp Aegon Kalesi’ne gönderilmesini emretti.

Loren Lannister ertesi gün yakalandı. Kaya Kralı kılıcını ve tacını Aegon’un ayaklarının dibine koyup diz çökerek bağlılığını bildirdi. Ve Aegon ise verdiği sözü tutarak yenilmiş düşmanını tekrar ayağa kaldırdı ve topraklarını muhafaza edeceğini söyleyerek Loren’i Casterly Kayası Lordu ve Batının Muhafızı ilan etti. Lord Loren’e bağlı sancaktar da lordlarını izleyerek bağlılık yemini etti. Ve tabi ejderha ateşinden sağ kurtulan Menzil lordları da.

Buna rağmen fethin tamamlanmamış oluşundan dolayı Kral Aegon ve kız kardeşleri ilk olarak bir başkasının gelip kaleyi kendisi için almadığını umarak Yüksekbahçe’ye ilerledi. Vardıklarında ise, kalenin yüzyıllardır Gardener hanesi emrinde çalışan kahya Harlan Tyrell’in elinde olduğunu gördüler. Tyrell, savaşma arzusunda olmadığını belirttip kalenin anahtarını Fatih’e teslim etti. Bunun karşılığında Aegon Harlan Tyrell’e ödül olarak Gardener hanesine bağlı olan bütün lordlar ve topraklar ile birlikte Yüksekbahçe’yi bahşedip kendisini Güneyin Muhafızı ve Mander’in koruyucu lordu olarak ilan etti.

Kral Aegon’un aklındaki düşünce güneye yürümeye devam edip Eski Şehir’i, Dorne’u ve Arbor’u topraklarına katmaktı ancak kendisi Yüksekbahçe’de iken yeni bir savaşın yaklaştığı haberini aldı. Kuzeydeki Kral Torrhen Stark, Boğaz’ı geçip emrindeki otuz bin vahşi kuzeyli ile birlikte Nehirova’ya girmişti. Aegon hemen onu karşılamak için kuzeye yöneldi. İki kraliçesi ile birlikte Harrenhal ve Ateş Tarlası’ndan sonra ona diz çökmüş lordlara ve şövalyelere de haber yolladı.

Torrhen Stark Üç Dişli Mızrak’ın yakınlarına geldiğinde kendi ordusunun yarısı güçte bir ordu ile karşı karşıya geldi. Nehirovalı, fırtına diyarlı, Menzil askerleri… Hepsi oradaydı. Onların kamplarının üzerinde de Balerion, Meraxes ve Vhagar daireler çizerek uçuyordu.

Torrhen’in gözcüleri hala kızıl kızıl yanıp tüten Harrenhal’un harabelerini yakından görmüştü ve Kuzeydeki Kral’ın kulağına Ateş Tarlası’nda neler olduğunun haberi gelmişti. Nehri geçmeye yeltenirse aynı kaderin kendilerini de beklediğinin farkındaydı. Bazı sancaktarları hep birlikte saldırırlarsa Kuzey’in gücünü onlara gösterip kazanabilecekleri tavsiyesinde bulundu. Kimileri Moat Cailin’e geri çekilip, Kuzey toprakları içinde savunma pozisyonuna geçilmesini teklif etti. Kralın piç kardeşi Brandon Snow ise, gece vakti tek başına Üç Dişli Mızrak’ı geçip ejderhaları uykularında öldürebileceğini söyledi.

Kral Torrhen Brandon Snow’un Üç Dişli Mızrak’ı geçmesine izin verdi. Ancak suikast için değil, yanına üç tane üstad verip anlaşma yapması için. Tüm gece boyu mesajlaşmalar devam etti ve ertesi sabah Torrhen Stark’ın kendisi Üç Dişli Mızrak’ı geçti. Orada Üç Dişli Mızrak’ın güney kıyısında, başındaki antik Kış Kralları tacını çıkarıp diz çökerek artık Aegon’un hükmü altında olduğunu söyledi. Ayağa kalktığında ise artık bir kral değil, Kışyarı Lordu ve Kuzeyin Muhafızı olmuştu. O günden itibaren Torrhen Stark ‘’Diz Çöken Kral,’’ olarak tanındı. Ancak bir tek kuzeyli askerin bile yanmış cesedi Üç Dişli Mızrak’ta kalmadı. Ve Aegon’un onlardan topladığı kılıçlar ejderha ateşi yüzünden eğilmiş, bükülmüş veya erimiş değil, sapasağlam olarak Aegon Kalesi’ne gönderildi.

[align=center]
‘Diz Çöken Kral’ Torrhen Stark Fatih Aegon’a bağlılığını bildiriyor[/align]

Bu olaydan sonra bir kez daha Aegon Targaryen ile kız kardeşlerinin yolları ayrıldı. Aegon yönünü güneye Eski Şehir’e dönerken, Visenya Arryn Vadisi’ne doğru, Rhaenys ise Dorne çöllerine ve Güneş Mızrağı’na yöneldi.

Sharra Arryn Martı Kasabası’ndaki savunmasını güçlendirmiş, önemli sayıda askeri Kanlı Geçit’e yollarak, Eyrie yolunu koruyan Taş, Kar ve Sema kalelerindeki asker sayısını üç katına çıkarmıştı. Ancak bu çabalar Vhagar’ın deri kanatlarını yöneten ve uçarak hepsinin üstünden geçip Eyrie’nin avlusuna konan Visenya için önemsizdi. Naip Kraliçe arkasında bir düzine askerle telaş içinde onu karşılamaya gittiğinde karşılaştığı manzara, oğlu Ronnel Arryn’in Visenya’nın dizinde oturmuş ve gözleri merak içinde ejderhaya bakıp ‘’Anne bu leydi ile uçabilir miyim?’’ diye soruşu olmuştu. Ne karşılıklı tehditler, ne de hakaretler duyuldu. İki kraliçe birbirlerine gülümseyerek karşılık verip nazikçe birbirlerini selamladılar. Leydi Sharra kendisinde olan üç tacı(kendi naiplik tacını, oğlunun başındaki küçük tacı ve Arryn krallarının binlerce yıldır taktıkları Dağın ve Vadi’nin Kartal Tacı’nı) emrindeki askerlerin kılıçları ile birlikte Kraliçe Visenya’ya sunarak teslim oldu. Ve söylenceye göre küçük kral Dev Mızrağı’na kadar üç kez ejderha üzerinde uçup Eyrie’ye lord olarak geri konar. Böylece Visenya Arryn Vadisi’ni kardeşinin topraklarına katmış olur.

Rhaenys Targaryen’in görevi ise bu kadar kolay değildi. Prens Geçidi ile Kızıl Dağlar’ın üzerinde birkaç Dorne birliği yerleştirilmiş olsa da Rhaenys onlarla savaşa girmedi. Onların ve kızıl ve beyaz çöllerin üzerinden uçarak diz çökmelerini teklif etmek için Vaith’e doğru alçaldı ancak kale boş ve terk edilmişti. Kalenin surları altındaki kasabada sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlılar vardı. Onlara lordlarının nereye gittiğini sorduğunda ise ‘’Uzaklara,’’ cevabını aldı. Rhaenys Tanrı Lütfu nehrinin aşağısına uçarak Allyrion hanesinin kalesine vardı ancak orası da terk edilmişti. Yeşilkan Nehri’nin deniz ile buluştuğu noktada binlerce kayık, balıkçı teknesi ve hurda gemilerin birbirlerine iplerle ve zincirlerle tutturulup yüzen bir tahta şehir oluşturulduğunu gördü. Ancak o şehrin üzerinde Meraxes ile daireler çizerken tek gördüğü yaşlı insanlar ve genç çocuklar oldu.

Sonunda kraliçe yönünü Martell hanesinin antik kalesi Güneş Mızrağı’na çevirdi ve terk edilmiş kalenin içinde Dorne Prensesi’nin kendisini beklediğini gördü. Meria Martell seksen yaşındaydı ve üstadların bize söylediklerine göre Dorne’u altmış yıldır yönetiyordu. Kendisi epey şişman, kör, derisi sarkık ve neredeyse keldi. Kibirli Argilac ona ‘’Dorne’un Sarı Kurbağası’’ ismini takmıştı ancak ne geçmiş yaşı ne de körlüğü zekasını köreltmişti.

‘’Ne seninle savaşacağım, ne de sana diz çökeceğim. Dorne kral tanımaz. Git kardeşine bunu söyle,’’ dedi Prenses Meria Rhaenys’e.

‘’Söyleyeceğim,’’ diye cevapladı Rhaenys. ‘’Ancak tekrar geleceğiz Prenses. Ve bu sefer ateş ve kan ile geleceğiz.’’

‘’Onlar sizin sözleriniz,’’ dedi Prenses Meria. ‘’Bizimkisi ise ‘Eğilmez, Bükülmez, Kırılmaz.’ Bizi yakalabilirsiniz leydim, ancak bizi ne eğebilirsiniz, ne bükebilirsiniz ne de kırabilirsiniz. Burası Dorne ve sen burada hoş karşılanmıyorsun. Şimdi, hayatın tehlikeye girmeden burayı terk et.’’

Bu sözlerden sonra kraliçe ve prenses ayrıldı ve Dorne fethedilmeden kaldı.

[align=center]


Rhaenys Targaryen ile Meria Martell arasında geçen konuşmanın resmi[/align]

Batıda Aegon Targaryen ise sıcak bir karşılama ile karşılaştı. Geniş surlar ile Westeros’un en büyük şehri olan Eski Şehir, Menzil’in en eski, en zengin ve en güçlü hanelerinden biri olan Hightower hanesi tarafından yönetiliyordu. Eski Şehir aynı zamanda, Yediler’in de merkezi konumundaydı. Burada, İnananların Babası, yeni tanrıların yer yüzündeki sesi ve diyardaki inanan milyonların boyun eğdiği(Kuzeyi bu sayının dışında tutmak gereklidir keza kuzeyde hala eski tanrılar hüküm sürmektedir) ve İnanan Askerlerin, yerel halkın deyimi ile Yıldızlar ve Kılıçlar’ın yöneticisi Yüksek Septon yaşıyordu.
Ancak Aegon Targaryen ve arkasındaki ordu Eski Şehir’e yaklaştığında, şehrin kapılarının açık olduğunu ve Lord Hightower’ın diz çökmek için onu beklediğini gördü. Aegon’un fethine başladığının ilk haberi Eski Şehir’e ulaştığında, Yüksek Septon Yıldızlı Sept’te yedi gün ve yedi gece boyunca tanrıların yol göstericiliğini adamak adına inzivaya çekilmişti. Ekmek ve su dışında birşey yemeyi kabul etmemiş ve bir sunaktan diğerine geçerek saatlerce dua etmişti. Ve yedinci günde Yaşlı Kadın, elindeki altın feneri ile ona izlemesi gereken yolu gösterdi. Yüksek Septon’un gördüklerine göre eğer Eski Şehir, Ejder Aegon’a karşı silahlanır ise şehir yanacak, Hightowerlar, Hisar ve Yıldızlı Sept yerlebir edilecekti.

Eski Şehir’in lordu Manfred Hightower, inançlı ve tedbiri elden bırakmayan bir kişiydi. Erkek çocuklarından biri Savaşçı’nın Evlatları’na katılmış, bir diğeri de rahiplik eğitimi almaya yeni başlamıştı. Yüce Septon inzivasından çıkıp Yaşlı Kadın’ın ona gösterdiklerini Lord Hightower’a anlattığında Lord, Aegon’a karşı silahlanmamaya karar verdi. Hightowerların Yüksekbahçe’den Gardener hanesine bağlı bir sancaktar olmalarına rağmen Ateş Tarlası’nda bir tane bile Hightower askeri yanmamıştı. Bu yüzden Lord Mandred Ejder Aegon kale kapılarına yaklaşırken onu karşılamaya gitti ve önünde diz çöküp kılıcını ve şehrini teslim ederek ona sadakat yemini etti. Ayrıca bazıları Lord Hightower’ın bunların yanında en genç kızını da Aegon’a teklif ettiğini ancak Aegon’un nazikçe onu reddettiğini söyler.

Üç gün sonra Yüksek Septon, Yıldızlı Sept’te Aegon’u yedi yağ ile kutsayıp başına tacını geçirerek ‘‘Andallar’ın ve Rhoynar’ın ve İlk İnsanların Kralı, Yedi Krallık’ın Lordu ve Diyarın Koruyucusu olan Targaryen hanesinden Aegon’’ olarak ilan etti.(Birkaç yüzyıl sonrasına kadar Dorne krallık içine alınmayacak olsa da ‘’Yedi Krallık’’ ünvanı Targaryen kralları tarafından sıkça kullanılmıştır.)

[align=center]


Fatih Aegon, Yüksek Septon tarafından taç giydirilirken[/align]

Karasu Nehri’nin kıyısındaki taç giyme törenine bir avuç lord katılmış olsa da, Eski Şehir’deki ikinci taç giyme törenine yüzlercesi tanık oldu ve törenden sonra Balerion’un sırtında şehrin üzerinde dolanan Aegon’a binlercesi tezahüratta bulundu. Bu ikinci taç giyme töreninde Hisar’ın üstadlarının da bulunduğu bilinmektedir. Belki de, üstadlar tarafından yazılan yazılarda Aegon’un saltanatının başlangıç tarihi olarak Aegon’un Aegon Kalesi’ndeki ilk taç giyme töreninin veya Aegon’un ilk defa Westeros’a ayak bastığı günün değil de, ikinci taç giyme töreninin kabul edilmesi bu sebeptendir.

Böylece Fatih Aegon’un ve kız kardeşlerinin iradesi ile Westeros’un Yedi Krallık’ı tek bir krallığa dönüşmüş oldu.

[align=center]
Kral’ın Şehri’nin ilk hali ve Aegon Kalesi[/align]

Birçok kişi Kral Aegon’un kraliyet şehri olarak Eski Şehir’i seçeceğini, kimileri de Targaryen hanesinin antik Ejderkayası kalesinden Westeros’a hükmedeceğini düşünse de kral, herkesi şaşırtarak kendisinin ve kız kardeşlerinin Westeros topraklarına ilk ayak bastıkları yerde, Karasu Nehri’nin altındaki üç tepenin üzerinde kurulu küçük şehirden yöneteceğini ilan etti. Bu şehre sonraları ‘’Kral’ın Şehri’’ adı verildi. Ve Ejder Aegon, yakında bütün dünyanın ‘’Westeros’un Demir Tahtı’’ olarak bileceği, Aegon’a yenilenlerin eğilmiş, bükülmüş, ezilmiş, erimiş kılıçlarından dövülen korkutucu ve devasa tahta oturup diyarı yönetmeye başladı.[/spoiler]
[hr]
@Maelys Blackfyre

resimler güncellendi.


#8

pdf’ye kim çevirecek?


#9

Tüm bölümler çevrilsin, o kolay.


#10

Bazı şeyleri pek sevmedim çeviride sdfsfsf
Ama yine de eline sağlık o amcanın/teyzenin.

Ben de denk geldim sanırım ona. Ama o site mi ya da o üye mi bilmiyorum. Sothoryos’u Türkçe’ye çevirmişti. Üşendiğim için ne link verdim foruma ne bişe xD


#11

Ormanın çocukları tipsizmiş ya ben sevimli bişe olarak düşünmüştüm ._.
Teşekkürler n_n


#12

Allah razı olsun çok iyi oldu bu ne zaman çevirilecek diye heyecanla bekliyodum


#13

Resimler İçin Teşekkürler :slight_smile:


#14

bu hangi sitede çeviriliyor


#15

forumdonanımhaber, ama Kış Lordu eşzamanlı olarak geçirir buraya oraya bakmana gerek yok gibi.

umarım fd reklama girmez? Zaten bilmeyen kalmadı siteyi.


#16

Bence foruma koymamalıydın emek hırsızlığı çünkü. Okumak isteyen asıl siteden okusun


#17

Donanim haber dunk ve egg i de cevirmisti ve bizim forumda paylasmisti.yani sorun olcagini sanmiyorum.


#18

Çevirenden izin almasam koymazdım kardeşim. Farkındaysan çevirinin kimden alındığını da belirttim ilk mesajda.


#19

Dostum, o adam millet okusun diye çeviriyor. Eski dunk ve egg konusu üstüne çevirdiği için düzensiz görünüyordu. Şimdi daha iyi. Üstelik bu forumda mutlaka bulunması gerekiyordu bu çevirinin


#20

Ay okuyunda bişeler öğrenin cahiller. Tartışcak adam yok :’(