Westeros'tan Korku Hikayeleri


#1

kral yolunu müteakip yorulmuştum en yakın kasabaya daha yürüme mesafesi 5 saatlik yol gerektiriyordu ve nehir topraklarının amansız yağmurları bardaktan dökülürcesine yağıyordu. yakınlarda ahşaptan yapılma 2 katlı bir ev vardı. bu evde çiftçilikle geçinen yaşlı bir çift kalıyordu. kapıyı çaldım. beni evlerine ağırladılar. güzel bir akşam yemeği yedim. yatma vakti geldiğinde yaşlı kadın bana odama gösterdi. hemen yanında bir oda daha vardı ve oraya kesinlikle girmememi telmihledi. neden diye sorunca da yıllar önce ölen çocuklarının odası olduğunu eğer girersem ruhuna saygısızlık edeceğimi söyledi. gece ansızın uyanarak tuvalete gitme ihtiyacı hissettim. odanın önünden geçerken “dur bi bakayım ne var bu odada” merakıyla anahtar deliğinden odaya göz gezdirdim. odadaki eşyaların hepsi yesyeni ve yerleri düzenliydi. pencerinin dibindeki sandalyede sırtı bana dönük beyaz tenli bir çocuk oturuyordu ama kadın bana çocuğunun öldüğünü söylemişti. heralde hasta bir çocuk uzak durayım diye öyle söylemiş olabilir diye düşündüm. tuvalette işimi görüp çıktıktan sonra tekrar odanın önünden geçerken çocuğun ne yaptığına bir kez daha bakmak istedim. anahtar deliğinden baktığımda mavi renginden başka hiçbirşey göremiyordum. evet az önce eşyalarını çok rahat seçtiğim oda sanki mavi renginden bir karanlığa bürünmüş ve mavi renginden başka hiçbirşey görünmüyordu. R’hollor R’hollor diyip odama geçtim. heralde anahtar deliğini ben bakmayayım diye boyamışlardır düşüncesiyle uyudum. sabah uyandığımda yaşlı çift beni kahvaltıya davet ettiler. kendilerine teşekkür ederek kahvaltıya kalamayacağımı, demir adalarına düzenlenen yüzme olimpiyatlarına yetişebilmek için yola koyulmam gerektiğini söyledim. evden ayrılmadan önce o odaya baktığımı anlamış olabileceklerini düşünerekten de kendilerinden özür dileyip çocuklarının çok şeker olduğunu söyledim. yaşlı çift şaşkın şaşkın suratıma bakarak çocuklarının olmadığını uzun yıllar önce öldüğünü söyledi. ama dün gece odada bir çocuk gördüğümü söyledim hatta odaya bakmayayım diye anahtar deliğini maviye boyayıp boyamadıklarını sordum. yaşlı çiftin verdiği cevap adete kanımı dondurmuştu. çocukları gerçekten de yıllar önce yakılarak öldüğünü, çünkü onun insan olmadığını, teninin bembeyaz, gözlerinin ise masmavi olduğunu söylediler. meğer gece anahtar deliğinde gördüğüm mavi renk evet karşıdan bana bakan o ölü çocuğun gözleriymiş. o çocuk yıllar önce ölmüş o çocuk yakılmış çünkü o çocuk insan değilmiş. evde akgezen beslemiş pezevenkler.


#2

sonu değişse uyarı ceza almasın :slight_smile:


#3

KİNG JOFFREY’İN HAYALETİ

işin korkunç tarafı ne biliyor musunuz? karasu savaşında joffrey in askerleri tarafından öldürülen babamın şuan karşımda oturup o mavi gözleriyle bana bakıyor oluşu. hayattaki tek yakınımı o savaşta kaybettiğimden beri fırtına topraklarının bu ıssız ücrasından kulübede tek başıma yaşıyor hayatımı idame ettirmeye çalışıyordum. her gece gaspçı joffreyin ölmesi için yedi ye dualar okuyordum. bir süre önce joffrey hakketiğini bulmuş kendi düğününde zehirlenmişti. her ne kadar vicdanımı bir nebze dindirmiş olsa da joffrey in ölümünden sonra içimde tuhaflıklar vardı. birşeyler yolunda gitmiyordu. geçtiğimiz birkaç gece içerisinde babamın kulübenin penceresinden beni seyrettiğini görmüş ama tam olarak o olup olmadığından emin olamamış ya da yanılıyor olabileceğimi fırtınanın getirdği sert rüzgarların etkisiyle yanlış görmüş olabileceğimi düşünmüştüm. ama bu sefer emindim. ben yatağımda korkmuş bir şekilde uyumaya çalışırken karasu savaşında ölmüş ve cesedi yakılmış olan babam hemen karşımdaki sandalyeye oturmuş, o parlayan mavi gözleriyle bana, gözlerimin içine bakıyordu. çok farklı bir gece olduğu aşikardı. kulübenin kapısından gelen gıcırtı sesiyle birinin içeriye girdiğini farkettim. biraz rahatlamıştım belki gördüğüm halüsinasyon da ortadan kaybolur diye düşünüyordum. ama gelen kişi de insan değildi. gökyüzünden çakan şimşeğin yarattığı ışıkla bir anlığına içeri giren kişinin benim yaşlarımda, altın sarısı saçlara sahip, sıska ve üzerinde taç giymiş aslan işlemesi olan kırmızı bir pelerinli biri olduğunu sezmiştim. bu kişiyi daha önce görmemiştim, tanımıyordum sadece giymiş olduğu pelerinden dolayı bir lannister mensubu olduğunu düşünüyordum ışık gibi parlayan mavi gözleriyle bana bakarak odanın içine doğru ilerledi. ben ise hareketsizdim. zaten en ufak bir hareketimde bile karşımda oturan mavi gözlü ölü babamın bana saldıracağı hissiyatına kapılıyordum. en iyisi uyumaya çalışmaktı. neticede sabah uyanınca herşey bitecekti. korku öyle bir işlemişti ki her ne kadar uyumaya çalışsam da gözlerim kısık bir şekilde zifiri karanlıkta onları izliyordum. pelerinli çocuk bana baktıktan sonra uyuduğumu zannederek geri dönüp karşımdaki duvara doğru yöneldi. ve duvarlara birşeyler çizmeye, yazmaya başladı. odanın karanlığından ne yazdığını göremiyordum lakin yazmak için kan kullandığına emindim bu bariz bir şekilde belli oluyordu. pelerinli çocuk yazısını bitirdiğinde zaten ölü olan babamın acılar içerinde kahkaha attığını gördüm. bu korkumu daha da fitillemişti. ben ise hala uyumaya çalışıyor ve onları hissetmiyormuş, duymuyormuş gibi davranmaya devam ediyordum. pelerinli çocuk bana doğru yaklaşmaya başladı. artık yolun sonu diye düşünmüştüm. buraya kadardı. bana doğru gelirken ani bir hamleyle eğilip yatağımın altına girmişti. birşey adeta benimle oyun oynuyordu, beni öylece kolay öldürmek istemiyor yaşadığım korkunun beni daha da çıldırtmasını istiyordu. artık gözlerim odanın karanlığına alışmış ve cisimleri daha net seçebiliyordum. hemen gözlerimi tamamen açmadan kısık bir şekilde kapıya doğru çevirdim fırlayıp kaçmak için. son bir kez gözüme duvardaki yazı çarptı. az önce okuyamadığım yazıyı şimdi okuyabiliyordum ve yazıyı okuduktan sonra artık kaçamayacağımı da farkettim. çünkü o pelerinli çocuğun kanla yazdığı ve gözlerimden yaşların akmasına sebep olan yazı herşeyin bittiğini özetliyordu “uyanık olduğunu biliyorum”

HALAY ÇEKEN AKGEZENLER

merhabalar, ben codric. aile mesleğini yapan bir çobanım. bulunduğumuz arazinin hayvanlarımızın otlanması için yetersiz kalmasından dolayı sık sık kings landing in çevresindeki pazarlardan yem almaya giderim. köyümüz ile kings landing arasındaki yolun kral ormanından geçmesinden dolayı yorucu ve de korkutucu yolculuklar yapmaktayım. yine bir akşam işlerimin kings landing te biraz uzamasından dolayı karanlığa kalarak köyümün yolunu tuttum. zaten karanlıkta da o yolları kullanmaya alışkındım. ıssız bir şekilde at arabamı sürerken uzaklardan gelen tılız bir müzik sesi dikkatimi çekti. merak edip arabamı sesin geldiği yöne doğru sürdüm. biraz daha yaklaştıkça tuhaf birşeyler olduğunu anlamıştım. bir düğüne benziyordu ve bu düğün hiçbir yerleşmenin olmadığı kral ormanı nın ıssız bir yerinde yapılmaktaydı. birazcık irkilsem de hangi hanenin etkinliği olduğunu merak ettiğimden iyice yaklaştım. düğün yerine geldiğimde herkes beni çok sıcak karşılamış ve düğün yemeğine davet etmişlerdi. bunu büyük bir mutlulukla karşılamama rağmen düğündeki herkesin pür dikkat bana bakması beni rahatsız etmişti. üstelik bu düğün daha önce gördüğüm hiçbir düğüne benzemiyordu. gerek şarkıları gerekse de yemekleri çok farklıydı. bir yandan yiyip içerken bir yandan da bu ıssız düğüne bir anlam vermeye çalışıyordum. ilerleyen zamanlarda artık damadın gelini karşılama merasimine gelinmişti. gelinin düğün alanına girişiyle az ileriye bağladığım atımdan tuhaf kişnemeler duymaya başladım. atım adeta çıldırmış ve ipini koparıp kaçmaya çalışıyordu. beni iyice bir telaş sarmıştı. kalkmak istiyordum ama bakışlar beni öylesine korkutuyordu ki ne yapacağıma bir türlü karar veremiyordum. gelin iyice ortaya geldiğinde etrafındaki kişiler el ele tutuşup bir daire şeklinde zıplayarak ve daha önce hiç duymadığım bir lisanda şarkı söyleyerek oynuyorlardı. bu dil ne ortak lisan ne de essos dillerine benziyordu. şarkının arasından anlayabildiğim kelimeler sadeece “şemmame şemmame” idi. ben tam yanımdakilerden müsade isteyip kalktığım andan gelinin duvağını kaldırmışlardı. karşımda duran şey beyaz tenli mavi gözlü bir yaratıktı. daha önce böyle birşeyi görmediğime ve duymadığıma yemin edebilirim. herkes bana bakarak pis pis kahkahalar atıyor ve beni de oynadıkları şeye çağırıyorlardı. atıma baktığımda çoktan ipini koparıp kaçtığını farkettim. artık bir çare düşünmeliydim içimden bildiğim bütün duaları okuyordum ama fayda etmiyordu. beyaz tenli mavi gözlü gelin bana doğru yaklaşıyordu. ben ise ağlamaklı bir şekilde lütfen yapmayın diye yalvarıyordum. gelin tam kolumdan tutacağı zaman yüzüne karşı “valar morghulis” dedim. ve bir anda etraftaki bütün insan zannetiklerim mavi gözlü yanık kokan cesetlere döndü. etrafı fazla incelemeden var gücümle durmaksızın koşmaya başladım. atım nereye gitmişti bilmiyorum ama ben köyüme doğru delicesine koşuyordum. sabaha doğru köyüme varmıştım. odama geçip kapımı kilitlemiş babama konuşmak istemediğimi söylemiştim. günlerce odadan çıkmamış ağzıma tek bir lokma bile koymamıştım. o gece orda gördüklerim yaşadıklarım neydi bilmiyorum ama bir daha asla kralın şehrine gitmemeyi, o ormanın yakınına bile yaklaşmamaya yemin ettim. bir kaç ay sonra düzelmeye başlamıştım. kralın şehrine yem almaya küçük kardeşim gidiyor ben ise evde bulaşıkları yıkıyordum. ama hala kafamda o sesler vardı “şemmame şemmame”

KİNG’S LANDİNG’DEKİ KIZ YURDU

ismim alissa. başkentte soyluların piçlerinden oluşan ve anneleri tarafından terkedilmiş kızları barındıran bir yurtta kalıyorum. yurtta bizlere okuma yazma ve dikiş nakış dersleri öğretiliyor. özellikle şehrin muhafızları için sarı pelerinler dikerek zamanımızı geçiriyoruz. yine bir akşam dikiş derslerinin ardından yemeğimizi yiyerek odalarımıza çekildik. bir odada 4 kız kalıyorduk. benim dışımda mia, jeny ve ibiza vardı. 4 ümüzü de uyku tutmuyordu. içimizden lord justin massey in piç kızı ibiza yataktan fırlayarak hadi akgezen çağıralım dedi. biz ise nasıl yapılacağını bilmiyoduk. ibiza hemen yedi köşeli yıldızı ortamıza koyarak her bir köşesine mum dikti. parmaklarımızı maketin üzerine koyup ibiza nın söylediği cümlerleri tekrarladık. biz içten içe ibiza ya bakıp gülüyor ve açıkçası da mevzuya pek inanmıyorduk. birden bire ibiza nın tavırları değişmeye deli gibi hareketler yapmaya başladı. mia ibizaya bakarak bağırmaya başladı. ibiza nın gözleri masmaviydi ve buz çatlamasını andıran bir sesle çığlık atıyordu. 3 ümüz de odadan çıkmaya çalıştık ama kapı açılmıyordu. birşey kapıyı kilitlemiş ve açmamızı engelliyordu. mia yaşadığı aşırı korkunun etkisiyle kendisini pencerden, 3. kattan aşağıya bıraktı. jenny nin ise kolları ve parmakları bir lastik gibi birbirine geçiyor burnundan ayak baş parmakları sallanıyordu. bu büyük korkunun içinde yaşanılanları görmemek için gözlerimi kapalı tutmaya çalışıyor ve septa zubizaretta nın bana öğrettiği duaları okuyordum. gözlerimi açtığımda olayın üzerinden yaklaşık 2 saat geçmişti. yurt müdürü lord darkwood bana su uzatıyordu. etrafta altın pelerinliler vardı ve yurttaki diğer kızları odalarından çıkartmıyorlardı. lord darkwood a ne olduğunu sorduğumda bana herşeyin geçtiğini iyi olacağımı söyledi. evet o korkunç dakikalar bitmişti ama diğer arkadaşlarıma ne olduğunu sordum. lord darkwood pencereden atlayan mia nın öldüğünü jeny nin ise bir ucubeye döndüğünü söyledi. ibiza yı sorduğumda ise onun kayıp olduğunu hiçbir yerde bulamadıklarını söyledi. ertesi sabah beni duskandale ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılmam için yola çıkardılar. şehrin ortasından geçerken ucubeye dönmüş olan zavallı jeny nin halka ibret olsun diye kral joffrey in emriyle sir ilyn payne tarafından kellesinin alınışını izledim. ama ben hala ibiza yı merak ediyordum. onun bulunamaması demek hala hepimizin tehlikede olduğu demekti.

(son yazdığım hikayeyi başka bir başlık altında açmıştım ama burda toplamak daha iyi olur diye buraya ekliyorum)


#4

HODOR’UN LANETİ

durmaksızın yürüyüşün ardından dinlenme ve konaklama vakti gelmişti. yedi nin adeta cennet tasviriyle yarattığı westeros ta gezmedik didik didik etmedik hiçbir yer bırakmamaya yemin etmiştim. yoldaşım sir alerys de benim gibi macera tutkunu biriydi. lannisport limanından başladığımız geziye eskiden buzdan dev bir sura ev sahipliği yapan kuzeyin bu uç topraklarında terkedilmiş bir çiftlikte geceyi geçirerek ara vermeye karar verdik. mevsimin yaz olmasına rağmen etrafta yüksekliği metreleri bulan kar kütleleri vardı. ama hava bir o kadar temizdi ve bu yerler keşfedilme heyecanını yaşamaya açıktı. çiftlikteki genişçe evden buranın neresi olduğunu anlamıştım. daha önce görmemiştim ama kuzeyde misafiri olduğumuz insanlardan buranın hikayesini dinlemiştim. anlatılanlara göre burada hodor isimli iri mi iri bir adamın kabri bulunmaktaymış. bu adam bir zamanlar kıştepesi diye adlandırılan şimdinin harabe kentinde küçük bir lordun seyisliğini yapmaktaymış. yine anlatılanlara göre bu küçük lord da birgün kendine kuzgun diyen bir dayının uçacaksın diye gaza getirmesiyle ağaçtan ağaca uçma denemesi yaparken küt diye yere çakılıp ölmüş. işte bu hodor da küçük lordun ölümünden sonra bu araziyi kendine mesken tutup bir çiftlik inşa etmiş ve tek başına ölünceye kadar burada yaşamış. kumanyamızı yiyip birazcık da şarap tükettikten sonra uyumaya karar verdik. gece arkadaşım sir alerys in sesine uyandım kendisi hadi gidelim burdan bir an önce diye korkmuş bir şekilde beni dürtüyordu. kendisine ne olduğunu sorduğumda garip şeylerin olduğunu birşeylerden rahatsızlık duyduğunu söyledi. sir alerys aklı başında ve böyle şakalar yapmayacak kadar gayet ciddi bir adamdı. en azından sabahı beklememiz gerektiğini gece vakti hiçbiryere ulaşamayacağımızı söyledim. sir alerys in korkusu daha da artarken yan odalarda bir takım seslerin geldiğini ben de işitmiştim. hemen doğrulup kılıcımı alarak gaz lambasıyla evin içini kolaçan ettim. hiçbirşey görmediğim halde sesler artıyordu. bir an sir alerys in yardım çığlığıyla geldiğim odaya geri döndüm. yedi aşkına bu da neydi böyle? sir alerys in etrafını bir sürü küçük hodorlar sarmıştı ve hepsi o ürkütücü sesleriyle ona ‘hodoo hodoo’ diye sesleniyorlardı. önümde duran ilk küçük hodor a kılıcımı sapladıktan sonra sir alerys le birlikte tüm eşyalarımızı bırakıp sadece kılıçlarımızla vargücümüzle koşmaya başladık. biz koştukça küçük hodorlar bizi kovalıyor ve sayıları git gide artıyordu. zeminin karla kaplı olması ve de etrafın zifiri karanlığından dolayı koşmakta ve önümüzü görmekte güçlük çekiyorduk. hemen geriden gelen sir alerys in sesini işitmemle yerimde durdum. geri dönüp baktığımda sir alerys in bir çukura düşmemek için tutunduğunu farkettim. o yoldan ben de geçmiştim bir kaç sn evvel ve orda bir çukur olmadığına emindm. yardım için yanına gittiğimde çukurda bir küçük hodor un sir alerys i bacaklarından tutmuş aşşağıya doğru çekmekte olduğunu farkettim. her ne kadar ellerinden tutup yukarı doğru çekmeye çalışsam da küçük hodor benden çok daha güçlüydü. artık yapabileceğim birşey yoktu kendi canımı kurtarmak için koşmak zorundaydım. geri dönüp koşmaya kalkarken sir alerys in tuttunduğu son taşın da tırnaklarını kırmasından dolayı o çukura doğru düştüğünü gördüm. koşarken kulağıma sir alerys in acı çığlıklarıyla arkamdaki küçük hodor ların sesleri birbirine karışıyor beni adeta delirme noktasına getiriyordu. ama bundan kurtulmalıydım. önümde duran devrilmiş ağacın üstünden atladıktan sonra kendimi bir çukura doğru düşerken buldum. aynı sir alerys in yaptığı gibi elimin yetiştiği taşı tutarak kendimi yukarı çekmeye çalışıyordum. kafamı aşşağıya çevirdiğimde küçük bir hodor un bana baktığını gördüm. kısa bir süre sessizce bana baktıktan sonra “hodoo” diyerek bacaklarımı tutmak için zıpladı… ve uykudan uyanmış, bunun kötü bir kabus olduğunu anlamıştım. bütün gün yaptığımız yürüyüşün yorgunluğu ve bu ıssız çiftlik hakkında dinlediğim hikayelerden dolayı böyle bir kabus gördüğümü anlamıştım. arkadaşım sir alerys in de benim hiddetli bir şekilde uyanmamı duymuş olacak ki hemen yattığı yerden kalkıp yanıma gelip iyi olup olmadığıma bakmaya başladı. ben de daha kendisi sormadan iyi olduğumu sadece kötü bir rüya gördüğümü söylememin ardından bana verdiği cevapla adeta kanım çekilmişti “hodoo”


Hodor Teorisi?
#5

ÜÇ DİŞLİ MIZRAK SAVAŞI’NDAKİ EVLİYALAR

merhabalar, adım slisse. babam kral topraklarında çeşitli yerlerde demircilik yapan bir adamdı. kendisi baratheon hanesinin başkaldırısı sırasında targaryen ordularında istihkam sınıfında görev yapmıştı. özellikle zedelenen ve yenilenmesi gereken at nallarının tamirini babam yapardı. bana yıllar önce anlattığı bir hikayede savaşın isyancıların kazanmasında kimsenin söylemeye dilinin varamadığı bir takım olayların etkili olduğunu söylemişti. ne gibi şeyler olduğunu sorduğumda bana rahmetli kral robert in isyanın son zaferi olan üç dişli mızrak taki savaştan bazı kesitler anlatmıştı. söylenenlere göre isyancı ordu girdiği çarpışmalardan yorulmuş kılıç kaldırmaya dermanları kalmamıştı. bunun akabinde kraliyet ordusu gelen takviyelerle ve şövalyelerle daha da güçlenmiş özellikle dorne den gelen büyük bir birlik kraliyet ordusuna büyük güç katmıştı. üstelik kraliyet ordusu sayıca da fazlaydı. savaş başladığı zaman süvarilerin birbirleriyle çetin çarpışmaları ilk başlarda kesin bir sonuca götürememişti. piyadelerin de savaş meydanına dahil olmasıyla kraliyet ordusu bir adım öne geçmiş ve sonuca gitmek için uğraşıyordu. üstelik mevzilenmiş kraliyet okçuları da isyancılara ağır kayıplar verdiyordu. babamın anlattıklarına göre bir müddet sonra lord robert savaş meydanına yavaş yavaş inmeye başlamıştı. babam, rahmetli kral ve o denemin lordu olan robertin arkasındaki birliğin çok ilginç olduğu tasvir etmişti. bu kişiler sıradan insana benzemiyorlardı. beyaz tenleri ve pasparlak mavi gözleriyle rahmetli kral robert in arkasından “valar morghulis valar morghulis” “r’hllor r’hllor r’hllor” diye koşarak savaşa dahil olan bu birliğe ne süvarilerin kılıçları ne piyadelerin mızrakları ne de okçuların atışları zarar veremiyordu. bu birliğin savaşa dahil olmasıyla birlikte kralyet ordusu sonuca yaklaşmak üzereyken üstünlüğü birden isyancı orduya kaptırmıştı. rahmetli kral robert de bu birliğin gücüne güvenerek prens rhegar ın üzerine doğru yürümüştü. prens rhegar ın muhafızları onu robert in öfkesinden kurtarmak istemelerine rağmen robert in arkasında duran bu esrarengiz birlikten duydukları korku yüzünden ikilinin kavgasına yaklaşamamışlar bile. savaş birden isyancıların lehine dönmüş, kraliyet sancakları geri çekilmeye başlamış özellkle de sapkın dorne askerleri gördükleri karşısında adeta çıldırmışçasına istikametsiz kaçmaya başlamışlardı. prens rhegar ise olanı biteni pek önemsemeden sadece robert i yenmek için bütünü gücünü sarfederken rahmetli kral robert in çekicini çok sert bir biçimde üzerine indirmesiyle oracıkta can vermişti. böyle koca bir isyanın sonucunu belirleyen savaş sona ermiş, isyancılar demir tahta doğru yürümüşlerdi. o gün o savaşta neler yaşandığı pek dillendirilmez açıkçası. isyanda kraliyet ordusunda yer alan tyrell sancaklarından lord oakheart yıllar sonra söylediği sözlerde “üç dişli mızrak savaş ında biz isyancı askeriyle değil başka askerlerle savaştık ve kaybettik” açıklamalarını yapmıştı. bugün hala üç dişli mızrak bölgesinden geçerken gayipten sesler işitilir. yöre halkının bir kısmı bu seslerin savaşta ölen askerlerin çığlıkları olduğunu söylese de diğer bir kısmı seslerin başkalarına ait olduğunu söylemete…