Aile,Görev,Onur

[i]Öncelikle,bu ilk yazdığım “şey”. Fazla ezmezseniz sevinirim. :smiley: Beğenilirse devamını yazarım tabi. Ben de bir denemek istedim hikaye yazma işini. Biraz kısa oldu,tepkilere göre devamını şeederim.

Hikaye kızıl düğünden hemen sonra başlıyor. Kişiler şimdilik gerçek. İlerde duruma göre kurgusal karakter de koyabilirim.[/i]

  1. bölüm

[spoiler]

Nehirova’nın salonunda çıt çıkmıyordu.

Freylerden gelen kuzgun okunduğunda,yaklaşık 20 saniye kimse söyleyecek söz bulamadı. Ardından yavaş yavaş yükselen bir müzik gibi konuşmalar başladı.
Bu müziğin notası yoktu.

“Bu nasıl olabilir?” dedi Sör Desmond Grell

“Sakin olun,düşünmeden hareket etmemelisiniz” dedi Üstat Vyman

“Elime geçen her Frey’i öldüreceğim” dedi Tytos Blackwood. Sesi gerektiğinden fazla çıkmıştı.

“oğlum ellerinde” diye mırıldandı Clement Piper.

Salonda herkes birşeyler söylüyordu. Tek sessiz olan ise,Karabalık’tı.Bir parşömene birşeyler yazmakla meşguldü. Kral Robb düğüne hareket ettikten sonra,bütün Nehir Lordlarını fikir alışverişi için Nehirova’da toplamak istemişti.

Brackenler hariç herkes oradaydı.“Yani birkaç lord.” diye düşündü Karabalık.

Haberi duyduğunda Karabalık yıkılmıştı. Evlenmeyi reddeden Karabalık’ın hayatta sevdiği üç kişi vardı sadece.

Catelyn anlatılanlara göre ölmüştü. Edmure tutsaktı. Lysa’dan haber yoktu.Vadi’den duyulan son haber,oğlu Robert’ın öldüğüydü.

“Ne yapacağız?” diye sordu Edmure’ın en iyi arkadaşlarından Ronald Vance. Bu soru Karabalık’ı düşüncelerinden uyandırdı.

Sandalyesinden ayağa kalktığında salondaki bütün sesler kesilmişti. Herkes ona bakıyordu.

Karabalık hükmetmek için doğmamıştı. Büyük bir savaşçıydı. Ama her zaman bir görevi vardı. Şimdi ondan bir görev vermelerini istiyordu lordlar.

“Aile,görev,onur” diye düşündü Karabalık. Parşömeni katlarken neredeyse gülümseyecekti…

Karabalık’ın sesi berraktı:“Savaşacağız.Lordlarım,hepiniz kutsal bir yasanın nasıl çiğnendiğine tanık oldunuz. Misafir hakkıyla korunan Kralımız,Freylerin alçakça ihanetine uğramıştır. Ettiğiniz bütün yeminler adına,kutsal bildiğiniz her şey adına benimle mücadele
etmenizi istiyorum sizden.”

Salon bunu hiç beklemiyordu. Karabalık her zaman soğukkanlı ve planlıydı fakat şu an konuşurken bir Tully’den çok bir Targaryen’ı andırıyordu.

“Kızıl Düğün’den kurtulan oldu mu?” diye sordu Karabalık Üstat Vyman’a.

“Jason Mallister,Galbart Glover ve Maege Mormont,Grisu Gözcüsü’nü aramak üzere yanlarında küçük bir kuvvetle yola çıkmışlardı”

“En hızlı ve güvenilir 2 süvariyi onları bulmaları için yollayın. Lord Mooton siz de bu mektubu bizzat belirtilen yere ulaştırın.”

“Emredersiniz” dedi Lord Mooton.

“Şimdi biraz düşünmeye ihtiyacım var.” Karabalık sözünü bitirdiğinde herkes salondan çıktı. Dışarı baktığında Kızıl Çatal ismine uyar şekilde kızıl akıyordu sanki…[/spoiler]

  1. bölüm

[spoiler]

“Şafak bize neler getirecek?” dedi Brynden,herkese ve hiç kimseye.

Freylerin Edmure’u Denizgözcüsü limanından bir gemiyle,Casterly Kayası’na nakledecekleri haberini, yakaladıkları Waldyr Frey’den öğrendiklerinde

Karabalık bu şansın bir daha gelmeyeceğini biliyordu.

Tabi ki Freyler Nehir Toprakları’nı yaya olarak geçmeyi şu an göze alamazlardı. Brynden’in ipleri ele aldığını,intikam için ant içtiğini öğrenen Lord Walder Frey,Edmure’dan hemen kurtulmak istemişti.

“Onu lanet olası zindanlarımda tutmayacağım,karabalık yemi olmak istemem hah.” demişti oğullarına…

Lordları Jason Mallister ortalıkta olmayınca,Denizgözcüsü Freyler’in kontrolündeydi. Bir sorun çıkmayacağına hemfikirdi Freyler.

Ama yanılıyorlardı…

Karabalık bekliyordu.

Miğferi yoktu,çoğunlukla miğfer takmazdı. Görüş alanı onun için önemliydi.

Yanındaki askerleri,yıllar boyunca onunla birlikte Kanlı Kapı’da savaşmış tecrübeli küçük bir birlikti. Onlar da bu saldırının intihar demek olduğunu biliyorlardı.

“Aile,görev,onur” demişti Brynden,üstat onu bu plandan vazgeçimeye çalıştığında. " Aile hepsinden önce gelir."

Önce seslerini duydular. Sonra da gördüler. Kalabalık bir süvari birliği,orman yolundan geçiyorlardı. Başlarında Brynden’in tanımadığı bir Frey vardı. Muhtemelen Edmure’un içinde bulunduğu araba birliğin ortasındaydı.

Sayıları Tully’lerden çoktu…

Karabalık tereddüt etmedi. Birliğin yarısının pusu kurdukları noktadan geçmesini bekledi. Hemen ardından verdiği emirle Tully’ler Freyler’in üzerine yıldırım gibi indiler.

“Nehirova!” diye haykırdılar. “Kral Robb için”.

Freyler şoku üzerlerinden çabuk atlatarak karşı koydular. Arbaletler bırakıldı,kılıçlar çekildi. Karabalık en öndeydi,delirmiş gibiydi adeta. Kılıcı hiç durmadan inip kalkıyor,bir an önce birliğin komutanı Frey’e ulaşmaya çalışıyordu.

Sancaktarı kendi elleriyle biçti,Freyler’in ikiz kuleli sancağı düştü.

Frey komutanı atını döndürüp kaçmaya çalıştı fakat bir tully oku atın boynuna saplanarak onu engelledi. Yere düşüp çamurun içinde debelenmeye başladı.Göz açıp kapayıncaya kadar,Karabalık tepesindeydi.

“Ben masumum” diye ciyakladı Frey.“Merhamet”

“Merhamet kelimesini Freylerin bildiğini sanmıyordum” Karabalık Frey’in boğazına hançerini dayadığında elleri titriyordu.“Hepiniz silahlarınızı atın ve bana Edmure’u teslim edin,yoksa komutanınız ölür.”

Frey askerleri durakladı fakat Karabalık’a değil,Edmure’un taşındığı arabaya bakıyorlardı. Arabadan 2 kişi çıktı.

Edmure öndeydi,onun da boğazında bir hançer vardı. Hançeri tutan eli ise Karabalık tanıyordu. “Kara Walder Frey”

“Geleceğini tahmin ediyorduk Karabalık.” Kara Walder gülümsüyordu. “Eğer şimdi teslim olmazsan,biricik yeğenin ölür. Ha ayrıca boğazına bıçak dayadığın,bir Frey değil sadece yaverim.Her şey bitti Tully.”

Karabalık durakladı. Hançeri tutan eli gevşedi. Tereddüt ediyordu.“Karar ver yaşlı aptal” diye kendi kendine kızdı.“Tereddüt etmenin sırası değil.”

Bir vızıltı duydu,ardından bir at kişnedi. Yarım saniye bile geçmeden tepelerinden oklar ve mızaklar yağmur gibi yağmaya başladı. Kara Walder Frey tereddüt etmeden Edmure’un boğazını kesti ve kaçmaya başladı. Sırtına saplanan 3 okla yere düştü.

Brynden hiç bir şeyi anlamıyordu,merak da etmiyordu.Etrafında olanlara bakmıyordu bile. Sadece yeğeninin yanına gitti,baş ucuna çökerek durdu. Edmure un kızıl sakalları kanla kaplıydı. Yapılabilecek bir şey yoktu onun için.

Ne kadar durduğunu bilmiyordu. Yarım saat, bir gün, yüz yıl… Çatışmanın ne kadar sürdüğünü söyleyemezdi. Yanına biri gelip konuşmaya başlayana kadar herşeyin bittiğini anlamadı.

“Kaybınız için üzgünüm,onu kurtaramadık” dedi tanımadığı bir ses.

Karabalık nihayet kafasını çevirebilrdi. Sesin sahibi kısa boylu,sağlam yapılı,40 yaşlarında bir adamdı. Elinde bir mızrak,omzunda bir ağ asılıydı.

Karabalık sordu “Siz de kimsiniz”

“Ben Howland Reed,Grisu Gözcüsü Lordu”[/spoiler]

3.Bölüm

[spoiler]

Edric Stone,at arabalarından hiçbir zaman hoşlanmamıştı…

Balık yüklü arabada onu rahatsız eden ne aşırı koku,ne de tekerleklerin sesiydi. Hiçbir zaman arabada oturarak hareket etmeye alışamamıştı. Sonuna kadar arabaya binmeyi reddetse de yol uzun sürmüştü ve ileride olacaklar için zinde olması gerekiyordu Edric’in.

Güneş batmak üzereydi.Gökyüzü kızıl-mavi Tully renklerine bürünmüştü. Gökyüzündeki olaylar üzerinden yapılan kehanetlere hiçbir zaman inanmamıştı Edric. Özellikle Kızıl kuyruklu yıldızın hikayesinin bin bir çeşit versiyonunu duyduktan sonra… Ama bu sefer biraz farklıydı sanki.

Edric, Arryn Vadisi’nde Gulltown’da doğmuştu. Annesi tavernada çalışan piç bir çocuk… Çocukluğu kolay geçmemişti. Ta ki Karabalık şehre gelene kadar.

Annesi çok hastaydı, son günlerini yaşıyordu. Sokakta rastlayıp diz çöktüğü,oğlu için yardım istediği adam başka biri olsaydı,sonucun ne olacağını merak etti Edric. Ne şanslıydı ki,annesinin diz çöktüğü adam Brynden Tully’di.

Karabalık onu yaver olarak yanına aldığında 14 yaşındaydı. 10 yıl boyunca Karabalık onun için hiç tanımadığı babası olmuştu. Ona kılıç kullanmayı,ok atmayı,okuma ve yazmayı,avlanmayı,iz sürmeyi ve savaşla ilgili her şeyi bizzat öğretmişti. 10 yıl boyunca Kanlı Kapı’da omuz omuza görev yapmışlardı.

Beş Kralın Savaşı başladığında Arryn Hanesi tarafsızlığını ilan edip, Brynden gerçek hanesi Tullyler için savaşa gittiğinde,Kanlı Kapı’daki sadık birliği de onunla gitmeyi seçmişlerdi.

Edric de bunlara dahildi tabi…

Uzun boyluydu fakat omuzları pek geniş değildi. Kadınları cezbedecek bir yüze,uzun sarı saçlara ve ela renkli gözlere sahipti. Kendine güvenen,akıllı,onurlu ve gururlu genç bir adam olmuştu.

Beş Kralın Savaşı’nda defalarca kendini ıspatladı.Kamplar Savaşı ve batı topraklarındaki mücadelelerde Brynden’in birliğinin komutanlığını yaptı. Kızıl düğün’ün ardından Lord Edmure’u kurtarma harekatında Karabalık’ın hemen yanındaydı.

Şimdi ise kendini gerçekten ıspatlama şansı doğmuştu…

Kral Stannis Baratheon Kışbarı’na doğru ilerliyordu. Lord Tywin Lannister ölmüş,Lannister Hanesi’nin başına Kevan Lannister geçmişti. Lord Kevan ortaya çıkan Tully tehlikesine son vermek için kuzeye yürümeye hazırlanıyor,Tyrell Hanesi ise Greyjoy saldırılarını engellemek için ordusunu Yüksekbahçe’ye geri çekiyordu.

Bütün bu olanlar Freylerin aleyhine olmasına rağmen,Lord Walder gövde gösterisi yaparcasına,kızı Walda’yı evlendirmeye karar vermiş,büyük bir düğün yapılmasını emretmişti.

Düğün için Beyaz Liman’dan balık taşıyan kervanı pusuya düşürmek ise,Edric’in birliği için zor olmamıştı. “Her şey fazla kolay gidiyor” diye düşündü.

Ve sonunda ikizler karşılarındaydı.

Plan basitti. Edric birliğiyle kuzeyden dolaşarak Yeşil Çatal’ın doğusuna uzun bir yolculuk yapacak,yoldan geçen ticaret arabalarına el koyarak kılık değiştirip İkizler’e gireceklerdi. Bu süre zarfında Brynden Denizgözcüsü’nden kuzgunları yollayacak,toplayabildiği bütün sancaktarları ve orduyu düğün gününe kadar hazırlamaya çalışacaktı.

Howland Reed adalılardan oluşan küçük bir birlikle harekete geçmek için ikizlerin kuzeyinde bekleyecekti.

Şüphe çekmemek için kırk kişilik birliğini ikiye bölen Edric, öndeki grupla birlikte kale kapılarından içeri girdi. Silahlarını balık fıçılarının diplerine saklamışlardı.

Nöbetçiler ayrıntılı bir arama yapmadılar çünkü doğudan herhangi bir tehlike beklemiyorlardı. Aslında Freyler hiçbir yerden bir tehlike düşünemiyorlardı. Karabalık’ın İkizler’e saldıracak yeterli adamı olmadığı gibi,her an güneyden gelebilecek bir Lannister tehditi varken uzun süreli bir kuşatma yapacak kadar aptal olmadığını biliyorlardı. Bu sayede Edric ve adamları kapılardan bir sorun yaşamadan geçtiler.

“Freylerin kibiri ilk defa işe yaradı.” diye söylendi yanındakilere. “Wyl,hemen Denizgözcüsü tarafına hareket et. Sör Brynden yola çıkmıştır. Kaleye sızdığımızı ve hazır olduğumuzu bildir.”

“Robert, nehri takip ederek kuzeye git.Merak etme,Adalılar seni bulacaktır.Howland Reed’e hazır olduğumuzu,kaleyi görüş alanlarına almalarını ve işaretimizi beklemelerini söyle.”

Adamları hızlı adımlarla uzaklaşırken “Kapıları açtığımızda burda olmazlarsa,Aegon ejderhasının sırtında gökten inse bile bizi buradan kurtaramaz” dedi kendi kendine…[/spoiler]

  1. BÖLÜM

Edric hiç bu kadar büyük bir düğün görmemişti.

İkizlerin büyük salonu ağzına kadar doluydu. Freylere bağlı hanelerin maiyetleri,civardaki önemsiz lordlar,hürsüvariler,şövalyeler ve halk düğüne akın etmiştiç Hiçbir masraftan kaçınmayan Lord Walder konuklarını en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapmışa benziyordu. Jonglörler numaralarını sergiliyor,soytarılar kalabalığı kahkahalara boğuyordu. Özgür Şehirler’den gelen bir ateş büyücüsü bile vardı. Sanki herkes gülmeyi o kadar özlemişti ki,acısını çıkartıyorlardı. İnsanlar için bu sedece bir düğün değiş,savaşın ve bütün dertlerin bitişini kutlamanın bir yoluydu.

“Ama yanılıyorlar” diye düşündü Edric. “Bu savaş daha yeni başlıyor”


Edric büyük salondan dışarı çıkıp mutfağa doğru yöneldi. Gördükleri onu memnun ediyordu;Frey askerleri düğünden istifade ederek içmekle,sohbet etmekle ya da düzüşmekle meşguldü. Her şey Edric’in istediği gibi gidiyordu. Dindar biri olmamasına rağmen “Tanrılar yardım ediyor” diye düşündü. Daha sonra kendine kızdı. " Aptal. Eğer tanrılar merhametli olsaydı Kral Robb,Leydi Stark ve bütün o kuzeyli adamlara böyle bir sonu uygun görmezdi." Tanrıların merhametli olduğunu uzun zaman önce öğrenmişti Edric.

Mutfağa girer girmez Steffon’ı gördü. Steffon sert mizaçlı,uzun,ince,kılıç gibi bir delikanlıydı. Edric’in en güvendiği adamlarından biriydi. “Herkese haber ver,harekete geçiyoruz.” Steffon’ın cevap vermeden emri uygulamasının nedeninin genç adamın dilsiz oluşuydu büyük ihtimalle. Delikanlının dili Lyn Corbray tarafından kesilmiş olmasaydı “Bu plan saçmalık” diyeceğinden emin gibiydi.

Mutfaktan ve kaleden çıkarak köprüye doğru yürüdü. Hava sanki bir ejderha,kafasını Kızıl Çatal’a daldırmış ve ateşini üfleyerek nehri buharlaştırmaya çalışıyormuşçasına sisle kaplıydı. Bu normal olmayan hava durumunun Howland Reed’in işi olduğuna adı gibi emindi Edric.

Howland Reed… Edric onun hakkında konuşulanları duymuştu. Ama hiçbir şey Howland Reed’i tam olarak anlatamazdı. Lord Eddard Stark’ın dostu,Stark Hanedanı’na bağlı en sadık sancaktar olan Reed,Grisu Gözcüsü’nden çıkarak,yıllardır tehlikelerden sakladığı halkını savaşa sokmuştu. Böylece adalıların zehirli okları ve mızraklarının yanı sıra çok büyük bir silah daha kazanmışlardı: Howland’ın mistik güçleri.


Köprüye ulaştığında Steffon’ın adamlarını topladığını gördü. Adamlarının gözlerine baktı. Genç ve tecrübesiz olanlar heyecan,korku ve kendini ıspatlama hevesiyle gergin;yaşlı ve tecrübeli olanlar ise belki çok daha kötülerini gördüklerinden belki de korkunun hiçbir şeye faydasının olmadığını artık öğrendiklerinden rahat görünüyorlardı. Hepsi komutanlarının işaretini bekliyordu.

Edric işareti verdi.

Adamları kati bir sessizlik içersinde onu takip ediyorlardı. Kırk adamın adımları ve yürekleri aynı anda atıyordu sanki. Salondan gelen müzik ve kahkaha sesleri haricinde en ufak bir ses yoktu. Bu durum Edric’i cesaretlendiriyordu. Gece sisine ve sessizliğine çok iyi karışmışlardı.

Ve Su Kulesi karşılarındaydı. Köprünün tam ortasındaki Su Kulesi sisin içinde büyüleyici görünüyordu. “Hadi şu kuleyi kırmızıya boyayalım.” dedi neşeli oluşu ve patavatsızlığıyla bilinen Heward,gülümseyerek.

Kırk adam içeri daldı. Kuledeki az sayıda askerin çoğu alkolün etkisiyle sızmış,ayık olanlar ise gürültülü bir şekilde "Ayı ve Güzel Bakire"yi detone bir şekilde söylüyorlardı. Neye uğradıklarını anlamadılar bile. Edric ve adamları tarafından katledildiklerinde çoğu kılıçlarını bile çekememişlerdi.

Yerde yatan bir ölü bedenden kılıcını çeken Edric tam başlangıcın iyi gittiğini düşünüyordu ki Heward’ın sesiyle irkildi.

-Olduğun yerde kal,yoksa okumu kahrolası ensene saplarım.

Edric döndü ve ensesinin tehlikede olduğu kişinin bir Frey muhafızı olduğunu gördü. Adam kulenin tepesindeki çana doğru çıkarken enselenmişti ve hedefine sadece üç basamak vardı. Sesle olduğu yerde kalmıştı fakat dengede durmakta zorlanıyor gibiydi. O da şarabı fazla kaçırmıştı anlaşılan.

“Eğer bir adım daha atarsan adamlarım seni vuracak.” dedi Edric kararlı bir şekilde. "O çanı çalarak kaleyi uyarabilirsin fakat ölürsün. Şimdi oradan yavaşça in ve bir kurnazlık yapmaya çalışma. İşemek istesen aletini bulamayacak kadar sarhoşsun ve… eh sayıca senden fazlayız gördüğün gibi. "

Adam sayı sayamayacak kadar da çok içmemişti.“Eğer aşağı inersem hayatımı bağışlayacak mısınız?” diye mırıldandı. “Evet” diye cevapladı Edric. “Kılıcını yere at ve oradan in.”

Adam söyleneni yaptı ve Edric’in karşısına geldi. Konuşmak için ağzını açtı fakat o anda Edric’in uzun kılıcı konuşmasına izin vermedi. Kafası vücudundan ayrılarak zeminde yuvarlanarak askerlerinin önünde durdu.

“Hainlere merhamet etmeyeceğim… Asla…”

Heward konuşana kadar askerleri Edric’e korku ve hayranlık karışımı bir duyguyla bakakalmıştı. “Bu kadar oyalandığımız yeter kızlar. İşareti verdikten sonra bekleyebiliriz.”

Çok akıcı. Bazı eleştiriler yazıp bu akıcıığı bozmak istemem. Devamı gelmeli

Teşekkürler ama eleştiri iyidir,yapın ki nerede yanlış olduğunu anlıyım ona göre devamında daha iyi birşeyler ortaya çıkartabilirim belki :slight_smile:

İlk defa birşey yazıyorum o yüzden eleştirin,acımayın millet :smiley: Yanlışlarımı gösterin

Aslında pek okumuyorum böyle hikayeleri falan hatta ilk okuduğum hikaye sanırım forumda.Hoş akıcı buldum şahsen tebrik ediyorum :D.

teşekkürler :slight_smile:

Biraz kısa olmuş gibi.Ama güzel

Güzel olmuş sürükleyiciydi baya devamını bekleriz :slight_smile:

Benim de forumda okuduğum ilk hikaye oldu bu, Karabalık’ın gözünden yazman güzel olmuş. Kısa ama yine de beğendim, devamını bekliyorum. :slight_smile:

güzel olmuş eline sağlık

Sıkıcı olmayan güzel hikayeydi,devamını en kısa sürede yazman dileğiyle…

Karabalık’ı severim.Hikayenin konusu oldukca guzel.Bolumleri olabildigince uzun tut.Diyaloglar guzeldi, hikaye uzadıkca diyaloglar da haliyle artmalı.Bilader 2 nerde 2 :smiley:

  1. bölüm

[spoiler]

“Şafak bize neler getirecek?” dedi Brynden,herkese ve hiç kimseye.

Freylerin Edmure’u Denizgözcüsü limanından bir gemiyle,Casterly Kayası’na nakledecekleri haberini, yakaladıkları Waldyr Frey’den öğrendiklerinde

Karabalık bu şansın bir daha gelmeyeceğini biliyordu.

Tabi ki Freyler Nehir Toprakları’nı yaya olarak geçmeyi şu an göze alamazlardı. Brynden’in ipleri ele aldığını,intikam için ant içtiğini öğrenen Lord Walder Frey,Edmure’dan hemen kurtulmak istemişti.

“Onu lanet olası zindanlarımda tutmayacağım,karabalık yemi olmak istemem hah.” demişti oğullarına…

Lordları Jason Mallister ortalıkta olmayınca,Denizgözcüsü Freyler’in kontrolündeydi. Bir sorun çıkmayacağına hemfikirdi Freyler.

Ama yanılıyorlardı…

Karabalık bekliyordu.

Miğferi yoktu,çoğunlukla miğfer takmazdı. Görüş alanı onun için önemliydi.

Yanındaki askerleri,yıllar boyunca onunla birlikte Kanlı Kapı’da savaşmış tecrübeli küçük bir birlikti. Onlar da bu saldırının intihar demek olduğunu biliyorlardı.

“Aile,görev,onur” demişti Brynden,üstat onu bu plandan vazgeçimeye çalıştığında. " Aile hepsinden önce gelir."

Önce seslerini duydular. Sonra da gördüler. Kalabalık bir süvari birliği,orman yolundan geçiyorlardı. Başlarında Brynden’in tanımadığı bir Frey vardı. Muhtemelen Edmure’un içinde bulunduğu araba birliğin ortasındaydı.

Sayıları Tully’lerden çoktu…

Karabalık tereddüt etmedi. Birliğin yarısının pusu kurdukları noktadan geçmesini bekledi. Hemen ardından verdiği emirle Tully’ler Freyler’in üzerine yıldırım gibi indiler.

“Nehirova!” diye haykırdılar. “Kral Robb için”.

Freyler şoku üzerlerinden çabuk atlatarak karşı koydular. Arbaletler bırakıldı,kılıçlar çekildi. Karabalık en öndeydi,delirmiş gibiydi adeta. Kılıcı hiç durmadan inip kalkıyor,bir an önce birliğin komutanı Frey’e ulaşmaya çalışıyordu.

Sancaktarı kendi elleriyle biçti,Freyler’in ikiz kuleli sancağı düştü.

Frey komutanı atını döndürüp kaçmaya çalıştı fakat bir tully oku atın boynuna saplanarak onu engelledi. Yere düşüp çamurun içinde debelenmeye başladı.Göz açıp kapayıncaya kadar,Karabalık tepesindeydi.

“Ben masumum” diye ciyakladı Frey.“Merhamet”

“Merhamet kelimesini Freylerin bildiğini sanmıyordum” Karabalık Frey’in boğazına hançerini dayadığında elleri titriyordu.“Hepiniz silahlarınızı atın ve bana Edmure’u teslim edin,yoksa komutanınız ölür.”

Frey askerleri durakladı fakat Karabalık’a değil,Edmure’un taşındığı arabaya bakıyorlardı. Arabadan 2 kişi çıktı.

Edmure öndeydi,onun da boğazında bir hançer vardı. Hançeri tutan eli ise Karabalık tanıyordu. “Kara Walder Frey”

“Geleceğini tahmin ediyorduk Karabalık.” Kara Walder gülümsüyordu. “Eğer şimdi teslim olmazsan,biricik yeğenin ölür. Ha ayrıca boğazına bıçak dayadığın,bir Frey değil sadece yaverim.Her şey bitti Tully.”

Karabalık durakladı. Hançeri tutan eli gevşedi. Tereddüt ediyordu.“Karar ver yaşlı aptal” diye kendi kendine kızdı.“Tereddüt etmenin sırası değil.”

Bir vızıltı duydu,ardından bir at kişnedi. Yarım saniye bile geçmeden tepelerinden oklar ve mızaklar yağmur gibi yağmaya başladı. Kara Walder Frey tereddüt etmeden Edmure’un boğazını kesti ve kaçmaya başladı. Sırtına saplanan 3 okla yere düştü.

Brynden hiç bir şeyi anlamıyordu,merak da etmiyordu.Etrafında olanlara bakmıyordu bile. Sadece yeğeninin yanına gitti,baş ucuna çökerek durdu. Edmure un kızıl sakalları kanla kaplıydı. Yapılabilecek bir şey yoktu onun için.

Ne kadar durduğunu bilmiyordu. Yarım saat, bir gün, yüz yıl… Çatışmanın ne kadar sürdüğünü söyleyemezdi. Yanına biri gelip konuşmaya başlayana kadar herşeyin bittiğini anlamadı.

“Kaybınız için üzgünüm,onu kurtaramadık” dedi tanımadığı bir ses.

Karabalık nihayet kafasını çevirebilrdi. Sesin sahibi kısa boylu,sağlam yapılı,40 yaşlarında bir adamdı. Elinde bir mızrak,omzunda bir ağ asılıydı.

Karabalık sordu “Siz de kimsiniz”

“Ben Howland Reed,Grisu Gözcüsü Lordu”[/spoiler]

Güzel hikaye :slight_smile:

Hikaye mukemmel ilerliyor.Bolumler kısa mı ne bana mı ole geldi :slight_smile: .Bilader 3 nerde 3 :smiley:

teşekkürler :slight_smile:

normalde pek hikaye okumam ama bunu okudum,güzel olmuş.ama biraz daha ayrıntı verirsen daha iyi olabilir :slight_smile:

Hikayen çok iyi ve akıcı anlatmışsın. 3’ü sabırsızlıkla bekliyorum :slight_smile:

Yine çok iyiydi devamını bekliyorum.

Harika olmuş konusunu çok beğendim , 3’üncü bölümü bekliyoruz :slight_smile:

çok teşekkür ederim. Hikayeler kısa oluyor çünkü bu aralar pek zamanım yok. hem uzun tutarak sıkmak istemiyorum insanları ama daha uzun yazmaya çalışırım eleştiriler için sağolun :slight_smile: