Bran Stark'ın Hikaye Gidişatı

image

Dany’nin hikayesinden(Daenerys Targaryen'ın Hikaye Gelişimi) sonra Bran’ın hikayesinin gidişatını da tespit etmeye çalışıyoruz. Dizi’de Bran’ı oynayan oyuncu; DD’nin Bran’ın kral olabileceği fikrinin GRRM’den geldiğini söylemiş. Bazı okuyucular, bunun HBO’un kasıtlı olarak oyuncuya söylettiğini düşünüyor.

Önemli olan eğer bu doğru ise Martin’in diğer karakter ve oyunculara yaptığı gibi tüm bu 5 kitap boyunca işaretler bırakmış olması gerekiyor. Haliyle tüm Bran POV’larını okudum ve dikkat çekici tüm alıntıları ekledim ama sadece “kral” ve “varis” meselesini aramadım, genel olarak Bran’ın hikaye gelişimini masaya yatırmaya çalıştım.

Dany için “konular” üzerinden başlıklar ayırdım ama Bran için “kitaplar” üzerinden gideceğim, tek tek.

İlk iki kitapta 7 Bran POV’u ve 3. kitapta 4 ve son kitapta da 3 POV ile sanırım Bran karakteri serinin en az POV sahibi yahut sahiplerinden biri. Bildiğim kadarıyla bunun sebeplerinden biri de GRRM’in Bran’ın gözüyle yazarken zorlanmasıydı. Zira bu kadar genç bir karakterin zihnine inmek ve o ağızla yazmak -bilhassa o yaşta biri için- oldukça güç. Hatta galiba Rickon’ın POV sahibi olmama sebebi de buydu. Diğer zorlanma sebebi ise Bran’ın sahneleri “büyüsel” etkenlerin ağırlıkta olduğu POV’lar ve GRRM, diğer fantazilere nazaran daha az büyüsel etken içeren bir fantezi yazdığını ve eğer aşırıya kaçarsa da hikayeyi bozacağını düşünüyor.

Başlayalım.

AGoT

Arya dudağını ısırdı. “Bran büyüdüğünde ne yapacak peki? O bir şövalye olacaktı,” diyordu şimdi Arya. “Kral Muhafızları şövalyesi. Hâlâ şövalye olabilir mi?”

“Hayır,” dedi Ned. Kızına yalan söylemesi için bir sebep yoktu. “Ama bir gün, büyük bir hanedanın lordu olup kralın konseyinde yer alabilir. Mimar Brandon gibi kaleler inşa edebilir. Gün Batımı Denizi’nde büyük gemiler yüzdürebilir. Ya da annenin İnanç’ına geçip bir Yüce Rahip olabilir.” Ama bir daha asla ulu kurduyla birlikte koşamaz, diye düşündü kelimelere dökülmesi imkânsız bir hüzün içinde. Asla bir kadınla yatamaz ve asla kendi oğlunu kollarının arasında tutamaz.

Ned’in Arya ve Sansa için olası foreshadowinglerinden sonra bu sözler de bir ihtimal Bran için foreshadowing olabilir. Yahut sadece Ned’in fikri ama sonraki kitaplarda göreceğimiz üzere sık sık “lord” vurgusu yapılıyor Bran’a.

“Bir gün Bran, Robb’un sancak beyi sen olacaksın. Kendin, kardeşin ve kralın adına yönetmen gereken bir kalen olduğunda adalet senin ellerinden dağıtılacak. O zaman geldiğinde, ölüm emri vermekten zevk duymamalısın ama cezayı infaz etme görevinden de kaçmamalısın. Beslediği cellatların ardına sığınan hükümdar, er geç unutur ölümün nasıl bir şey olduğunu.”

İnfaz sahnesi sonrasında Ned, Bran’a “kadim usulleri anlatıyor.”

“Kardeşin ve kralın adına yönetmen gereken…”

Hanelerde en büyük erkek, yöneten kişidir. Varisler, yönetmek; kardeşler takip etmek için yetiştirilirler. Bran ve Rickon dahil Westeros’taki tüm hanelerde usul budur. Ancak büyük erkek ölür ise arkadan gelen erkek, varis olabilir. Bu olmadığı sürece büyük kardeşlere itaat eden, sancak beyleri olarak kendi kalelerinin lordları olurlar.(Stark gibi “muhafız” haneler ve kraliyet ailesindeki erkek kardeşler için diyorum bilhassa.) Haliyle Bran ve Rickon’dan da beklenen bu.

Branda bir gün Kral Muhafızları şövalyelerinden biri olacaktı. Yaşlı Dadı, onların bütün diyarın en iyi kılıç kullanan adamları olduğunu söylerdi. Sadece yedi kişilerdi. Beyaz zırh giyer, evlenmez ve çocuk sahibi olmaz, bütün hayatlarını yalnızca kralı korumaya adarlardı. Bran onlarla ilgili bütün hikâyeleri biliyordu. Hepsinin adı müzik gibi gelirdi kulağına.

Ned ne derse desin Bran’ın hayalleri kuşkusuz çok farklıydı. Serideki karakterlerin zaten hazlihazırda çok hayalleri var ama çok azı gerçek manada gerçekleşmiş ama çoğu hayal olmanın ötesine geçememişti. Bran’ı bekleyen şeyin ne olduğunu düşünürsek okuyunca hüzünle dudaklarımız bükülüyor.

Tanrı korusunu boylu boyunca koşarken, kıyısında büvet ağacının büyüdüğü gölden geçmemek için uzun yolu tercih etti. Büvet ağacı onu korkutuyordu. Ağaçların gözleri ve kana bulanmış gibi görünen elleri olmamalıydı.

Bu biraz ironik çünkü bu kadar korktuğu şey ile bu kadar derin bir bağ sahibi olduğu gerçeği… Ağaçların kana bulanmış göz ve elleri olması aslında ilginç bir ayrıntı çünkü binlerce yıldır bu ağaçlara “kan” kurbanı veriliyordu. Belki de Büvet Ağaçları’nın ölümsüz olmasını sağlayan şey, budur? KAN. Seride çok fazla “kan ve güç” vurgusu yapıldığı için çok da imkansız bir düşünce olmaz. Ned bile infaz sonrası kanlı kılıcını burada temizliyor, unutmayalım.

Bran aşağı baktı. Yavru kurt sessizleşti. Kısık sarı gözleriyle Bran’ı izliyordu. Garip bir ürperti dolaştı Bran’ın bedeninde ama tırmanmaya devam etti. Kurt tekrar uludu. “Sessiz ol,” diye bağırdı Bran. “Otur, orada kal. Sen annemden bile betersin.” Bran ağacın tepesine tırmanıp oradan cephaneliğin çatısına atlayana ve gözden kaybolana dek sürdü kurdun uluması.

Şimdi dikkatimi çeken bir ayrıntı oldu. Biliyorsunuz ki ulukurtlar’ın en basit tanımıyla 6. hisleri çok güçlü. Hemen hemen hepsi olacak kötü şeyleri önceden seziyor/biliyordu. Bran’ın Jaime-Cersei’yi görmesinden önce tırmanma sahnesi bu. Oğlan tabiri caiz ise felaketine gidiyor. Kurt bunu biliyor ve Bran’ı uyararak durdurmaya çalışsa da işe yaramıyor.

Çatıda öylece durup kalede akan hayatı izlemek kendisini bir lord gibi hissettiriyordu. Robb’un bile anlayamayacağı bir hâkimiyet hissiydi bu.

Bu cümle ilgi çekici olabilir. Herkesi ve her şeyi tepeden görüp, izlemenin verdiği haz… Her şeyi görüyor ve haliyle her şeyi biliyor Kışyarı’nda olan bitenin(en azından Bran’ın gözüyle) ve bu ona “hakimiyet” hissi veriyor, bir “lord” gibi hissediyor ve Robb bile asla bu şekilde hissetmeyi anlayıp, bilemezdi. Aslında bir önceki sahnede Büvet Ağacı’ndan korkması ve daha sonra o ağaç sayesinde tüm geçmişi ve şu anı görebilecek imkana sahip olacağına işaret olabilir belki?

Yaşlı Dadı, kimsenin sözünü dinlemeyip sürekli yüksek yerlere tırmanan ve o yükseklikte yıldırım çarpmasına maruz kalan, düştüğü yerde gözleri kargalar tarafından oyulan yaramaz bir çocuğun hikâyesini anlatmıştı mesela. Bran hiç etkilenmemişti. Kendisinden başka kimsenin gitmediği yıkık kulenin tepesi karga yuvalarıyla doluydu. Bazen oraya gitmeden önce ceplerini mısır taneleriyle doldurur, Bran annesine yakalanmamak için elinden gelen dikkati göstermişti ama aslında kadını kandıramadığını da biliyordu. Babası tırmanmasına yasak getirmediği için annesi farklı yöntemlerle engel olmaya çalışıyordu Bran’a. Yaşlı Dadı, kimsenin sözünü dinlemeyip sürekli yüksek yerlere tırmanan ve o yükseklikte yıldırım çarpmasına maruz kalan, düştüğü yerde gözleri kargalar tarafından oyulan yaramaz bir çocuğun hikâyesini anlatmıştı mesela. Bran hiç etkilenmemişti. Kendisinden başka kimsenin gitmediği yıkık kulenin tepesi karga yuvalarıyla doluydu. Bazen oraya gitmeden önce ceplerini mısır taneleriyle doldurur, mısırları kendi elleriyle kargalara yedirirdi. Kargalar Bran’ın gözlerini oymakla hiç de ilgilenmiyordu.

Annesi Bran’ın tırmanmasına engel olamayınca Üstat Luwin ve Yaşlı Dadı’yı devreye sokarak gözünü korkutmaya çalışmış. Yaşlı Dadı yukarıdaki hikayeyi anlatırken Üstat da çömlekten çocuk yapıp aşağı atarak nasıl “kırıldığını” göstermişti. Bran da sürekli olarak “ben asla düşmem” diyerek, tırmanmaya devam etmişti.

Aslında birbirinden çok bağımsız, çok dikkat çekmeye şeyler gibi görünse de ben öyle düşünmüyorum. 2. Bran POV’unda sürekli olarak (düşme anına kadar) Bran’ın düşeceğine ve kırılacağına dair işaretler verilmiş. POV boyunca “Ben asla düşmem” diyen oğlan, pat düşüveriyor.

Ayrıca “karga” ile ilk münasebet burada başlıyor, denebilir belki? Genelde kuzgunlar vardır her yerde malum, posta kuşu olarak kullanıldıkları için. Bu yüzden yazarın kuzgun yerine “karga” kullanması dikkatimi çekti.

Çoğu zaman çatılarda olduğunu fark etmiyorlardı bile. Kimse yukarılara bakmıyordu. Tırmanmanın en güzel tarafı da buydu işte. Yükseklerde olmak, görünmez olmak gibiydi sanki.

Bran niye görünmez olmayı istiyor ve bu, ona mutluluk veriyor bilemiyorum ama Büvet Ağacı ile olan ilişki şeklinin nasıl yürüdüğü düşünülür ise Bran orada ama kimse görmüyor…

Ama her şeyden önemlisi, kendisinden başka kimsenin gidemeyeceği yerlere gitmeyi ve Kışyarı’nın ayakları altına serilmiş gri manzarasına kendisinden başka kimsenin göremeyeceği şekilde bakmayı seviyordu.

Aslında bunu yine Büvet Ağacı ile yapabiliyor, o ağaçların var olduğu her yere rahatlıkla gidip, görüp, bilebilir bir çok şeyi; kimsenin gidemeyeceği yerler dahil ve doğal olarak başkalarının görmeyeceği şekillerde görüyorsun olan biten şeyleri.

“Senin kanatların var,” dedi Bran.

Belki senin de vardır.

Bran tüy bulmak umuduyla omuzlarını yokladı.

Bazı kanatların farklı biçimleri vardır, dedi karga.

Daha sonraki Bran POV’u onun “koma rüyası” ile başlıyor. Üç Gözlü Karga ile konuştuğu ve uçmayı öğrendiği an. İnceleme ve yorum için şu başlığa bakabilirsiniz. Bran'ın Koma Rüyası

Mağaraya gittiği zaman Bran’a “asla yürüyemeyeceksin ama uçacaksın” demişti, çoğu kişi hemen ejderha falan mı sürecek ya da wargladığı kuşlar sayesinde mi diye düşünmüştü. Koma Rüyasını okuyunca, bilhassa şu yukarıda paylaştığım alıntıyı; bahsedilen uçma, fiziksel bir uçmadan ziyade zihinsel olarak uçmak gibi geliyor. Yani tüm yeşil görenlerin yaptığı bir şey. Ağaçlar sayesinde hiç kimsenin dahi gidemediği yerlere giden, olan bitenleri kimsenin göremediği şekilde görebilen ve başka kimsenin anlayamayacağı bir “hakimiyet” hissi ve onun verdiği haz… Nitekim rüyasında uçmaya başladığı zaman da Kışyarı’nı Dar Deniz ötesini, Güneyi ve Kuzeyi ve onun çok ötesini görmeyi başarıyordu. Yani uçmak ile görmek aynı şey kast ediliyor, diye düşünüyorum. Nitekim “kuş bakışı” şeklinde izliyordu her şeyi. Fakat sonradan anlayacağız ki bu tam olarak “uçmak” değil ama uçmak terimi Bran’ın yetenekleriyle ilgili.

Robb kule merdivenlerini koşarak çıktığından nefes nefese odaya girdiğinde ulu kurt, Bran’ın yüzünü yalıyordu. Bran sakince baktı. “Onun adı Yaz,” dedi.

Hepimiz uyandıktan sonra Bran’ın kurduna neden “Yaz” ismini koyduğunu merak etmiştik. Aslında cevabı rüyasında duruyor. Bran rüyanın sonlarına doğru kışın kalbini görüyordu; kış topraklarını ve oradaki korkunçluğu görüyordu ve karga şöyle diyordu “Kış geliyor” ve bu Bran’ı çok korkutmuş, çığlık attırmış ve ağlamasına neden olmuştu. Muhtemelen kışın korkunçluğuna karşı Yaz ismini bir çeşit umut, olarak kullanmak istemiştir diye düşünüyorum. Zira Buz ve Ateşin Şarkısı: "Mitler,Efsaneler ve Demonik Varlıklar" - 1 başlığımı okuyan varsa oradaki Kış-Gece ve Ötekilerin aslen “ölüm” temsili olduğunu; Yaz-Gündüz ve R’hllor’ın “yaşam” temsili olduğunu yazmıştım. Yani Bran “ölümü” görüp korkuyor ve kurduna “yaşam” ismini vererek bir nevi kendini rahatlatıyor. Kendisi zaten ayrıca “yaz çocuğu” ve Yaşlı Dadı ona “yaz çocuğu olduğu vurgusunu yaparak korkunun kışla beraber geldiğini” anlatıyordu. Korkusu ile başa çıkmaya çalışıyor.Elbet yanılıyor olabilirim, bu da bir yorumdur neticede.

“Sadece yalandı,” dedi üzüntü dolu sesiyle. Rüyasında gördüğü kargayı hatırlamıştı. “Ben uçamıyorum. Ben yürüyemiyorum bile.”

“Kargalar yalancıdır,” dedi Yaşlı Dadı. Bir koltukta oturuyor ve iğne oyası yapıyordu. “Bir karga hikâyesi biliyorum.”

“Kargalar yalancıdır.” Belki Yaşlı Dadı yanlış değildir, belki gerçekten tüm kargalar yalancıdır? Kankuzgun’un hayatına bakarsak aslında “yalan” onun kesinlikle çekindiği bir şey değil. Kendine Karga Göz deyip, sancak olarak kargaları kullanan Euron da yalancının dik alası. Lakin Sur’un Kara Kardeşliği de “Karga” ve onlara yalancı denebilir mi? Kimlerden oluştuğunu düşünür ise gayet düşünülebilir ama biz Bran’ın kargasına odaklanalım.

Bran muhtemelen gerçekten uçacağını sandı ama Karga’nın bahsettiği uçma şekli bu değildi, daha sonra yeniden ona “uçacağını” söylediği sahneyi unutmayalım. Yine de ben bu Yaşlı Dadı’nın sözünü kulak arkası etmemekten yanayım zira Kankuzgun’u serideki gizemli ve niyeti en bilinmez görünen karakterlerden biri.

Yaşlı Dadı, annesi doğum sırasında ölen Brandon Stark’a sütannelik yapmak için gelmişti kaleye. Brandon, Lord Rickard’ın, yani Bran’ın büyükbabasının büyük erkek kardeşiydi, belki de küçük erkek kardeşiydi ya da Lord Rickard’ın babasının kardeşiydi. Yaşlı Dadı her seferinde farklı anlatıyordu bu kardeşlik bağını ama her anlatışında, küçük çocuk, bir yaz soğuğu sırasında üç yaşında ölüyordu. Yaşlı Dadı, çocuğun ölümünün ardından kendi çocuklarıyla birlikte Kışyarı’nda kalmıştı.

Belki hikaye içinde hiçbir şey ifade etmiyordu bu alıntı. Okuduğum zaman “yaz soğuğunda ölen Brandon” deyince, Bran’ın kurduna yaz ismini vermesi aklıma geldi ve belki bir bağlantı vardır, dedim.

“Sekiz yaşındayım!” dedi Bran. “Sekiz, on beşten çok küçük sayılmaz; ben Kışyarı’nın senden sonraki varisiyim.”

Bu alıntı, ilk kez Bran’ın Kışyarı’nın “varisi” olduğunu vurguladığı yer. Bundan önceleri genelde “abisinin sancak beyi” şeklinde yahut “kral muhafızı” şeklinde ifadelere yer verilmişti. Nitekim Robb’un ölümüyle de gerçekten de Bran, Kışyarı’nın varisi oluyor. Elbette Robb’un ölmeden önce Jon’u meşrulaştırıp varis ilan etmesi olayı da var.

Bran ile bir diğer ayrıntı sürekli korkması aslında. Bu yaştaki bir çocuğun korkması da çok olağan diye düşünüyorum. Çevresinde sürekli bir şeyler oluyor ve hiçbiri iyi değil, tüm ailesi ondan uzaklaşmış gibi duruyor ve dahası bir kötürüm olarak hayat, ona öyle çok tatlı gelmiyor olsa gerek. Haliyle daha fazla kötü şeylerin olacağı düşüncesi ve olmasından sürekli korkan küçük bir çocuk var karşımızda.

Lordlar ve oğulları, şövalyeleri ve adamlarıyla birlikte Kışyarı’na ziyafete geldikten kısa bir zaman sonra Bran yüzleri de ezberlemişti. Büyük Salon bile bu kadar adamlarıı aynı anda alacak kadar büyük değildi. Bu yüzden, Robb sancak beylerini sırayla ağırlamıştı. Bran her seferinde ağabeyinin sağ yanındaki en itibarlı koltuğa oturtulmuştu. Bazı sancak beyleri Bran’ı soğuk bakışlarla süzmüş, küçük ve hatta sakat bir çocuğun kendi yerlerinden daha itibarlı bir yerde hangi hakla oturduğunu merak etmişlerdi.

Roose Bolton, 5. kitapta “hanelerin başına geçen çocuk lordların” felaket getirdiğini söylemişti. Kuzey Lordlarının bir Stark olmasına rağmen Bran’a “sakat ve çocuk” bakışı, dikkate değer diye düşünüyorum. Ondan daha itibarlı bir yerde olmasından haz etmemişler. Bu durum biraz da bize Diyar’daki düzen hakkında fikir veriyor.

Ağacın solgun gövdesine oyulmuş kırmızı derin gözler hâlâ onu izliyordu ama şimdi bir şekilde huzur duyuyordu o bakışlardan. Eski tanrılar, Starklar’ın, İlk İnsanlar’ın ve ormanın çocuklarının tanrıları, babasının tanrıları onu koruyup kolluyordu. Bran düştüğünden beri çok fazla düşünüyordu. Düşünüyor, düşlüyor ve tanrılarla konuşuyordu.

İlk başlarda korktuğu ağaçtan, koma rüyası sonrasında korkmaz oluyor ve aksine daha da yakınlaşıp dualar etmeye başlıyor. Bu bir nevi onun olması gereken “yeşil gören” kimliğine yavaştan ısındırma hareketleri gibi geliyor.

Lord Rickard’ın en büyük oğlu Harrison Karstark ayağa kalkarak reverans yaptı ve kardeşleri de onu takip ettiler ama yerlerine oturur oturmaz iki küçük kardeşin kadeh tokuşturma sesleri ardında, aralarında fısıldaştığını duydu Bran. “…böyle yaşayacağıma bir an önce ölmeyi isterdim,” dedi babasının adaşı Eddard. Torrhen, oğlanın içinin de dışı kadar kırık olduğunu ve kendi canını alamayacak kadar korkaklaştığını mırıldandı.

Kırık, diye düşündü Bran bıçağını sıkı sıkı tutarken. Artık bundan ibaret miydi? Kırık Bran? Öfkeyle, “Kırık olmak istemiyorum,” diye fısıldadı yanında oturan Üstat Luwin’e. “Ben şövalye olmak istiyorum.”

“Bazıları benim görevimi yapanlara akıl şövalyeleri der,” diye karşılık verdi Luwin. “Sen istediğin zaman herkesten daha zeki bir çocuk oluyorsun Bran. Bir gün üstat zinciri takabileceğin hiç aklına geldi mi? Öğrenebileceklerinin sınırı yok.”

“Ben sihir öğrenmek istiyorum,” dedi Bran. “Karga bana uçabileceğimi söyledi.”

Üstat Luwin içini çekti. “Sana tarih, şifacılık ve bitki bilimi öğretebilirim. Sana kuzgunların dilini, kale inşa etmeyi, yıldızlara bakarak dümen kıran gemicilerin seyrüsefer bilgisini öğretebilirim. Sana günleri ölçmeyi, mevsimleri hesaplamayı öğretebilirim. Eski Şehir’deki Hisar’da daha bin farklı şey öğretebilirler sana. Ama Bran, sana hiç kimse sihir yapmayı öğretemez.”

Sakatlığın kuzey ve güneyde iyi karşılanmadığını ve bir nevi yaralanmış ve asla iyileşmeyecek bir at gözüyle bakılıp “merhamet” için ölmesi gerektiğini gördük. Jaime “ölmeyi yeğlerim” demişti; Robert da benzer bir şeyi söylemişti ve bunu duyan Joffrey, babasının gözüne girmek için suikastçı yollamıştı. Hoş değil ama sakat olduğu için Bran’a hoş gözle bakmadıkları ortada.

Üstadın, Bran’ı “üstat” olması için teşvik etmesi de ona biçilen bir görev. Lakin Bran hala şövalye olmak derdinde.

“Artık Kışyarı Lordu sensin,” dedi Robb. Gri bir aygıra biniyordu. Üzerine kadim kurt başı oyulmuş çelik takviyeli gri beyaz ahşap kalkanı atının yan tarafına asılıydı. Rengi açılmış derilerin üzerine geçirilmiş örgü zırh giyiyordu. Omuzlarında kürk kaplı pelerini, belinde hançeri ve kılıcı vardı. “Ben dönene kadar benim yerimi almalısın. Tıpkı benim, babamın yerini aldığım gibi.”

Bran artık vekaleten Kışyarı Lordu oluyor ama biliyoruz ki Robb asla dönmeyecek. Artık ağabeyinin kaledeki sorumlulukları Bran’a ait ve ona yardım etmesi için Üstat Luwin de var. Bran yalnız, korkmuş, üzgün ve kırık hissediyor.

Rüyalardan bahsedilmesi Bran’a başka bir şey hatırlatmıştı. “Dün gece rüyamda kargayı gördüm yine. Üç gözlü olanı. Pencereden odama girdi ve onunla gitmemi söyledi, ben de gittim. Birlikte lahitlere indik. Babam oradaydı, konuştuk. Üzgündü.”

“Peki neden üzgündü?” Üstat tüpünden bakıyordu.

“Sanırım Jon’la ilgili bir mesele yüzünden.” Son gördüğü, diğer kargalı rüyalardan çok daha fazla rahatsız ediciydi.

Bran sık sık kargalı rüyalar gördüğünü ama en çok bu sonuncusunun rahatsız edici olduğunu söylüyor. Doğru çünkü babası öldü ve karga, bunu öğrenmesi için mahzen mezarlara götürdü. Karga’nın Kankuzgun’u olduğunu biliyoruz. Garip bir şekilde Ned’in ruhunun mahzenlere indiğini ve karga’nın da “rüya” yolu ile Bran’ı onunla görüştürmeye çalıştığını düşünüyorum. Elbet burada Ned’in çok üzgün olması ve bunun nedeninin Jon ile ilgili bir meseleden olması da Jon’un gerçekte Targaryen olduğu bilgisi ile bağlantılı olduğunu bize gösteriyor. Belki Bran bu bilgiye daha sonra benzer şekilde şahit olur. Karga’nın sürekli rüyalarda Bran ile görüştüğünü de öğreniyoruz elbet.

Üstat Luwin boynuna dolanmış zinciriyle oynadı. "Alacakaranlık Çağı'nın insanlarıydı. İlktiler, krallardan ve krallıklardan önce," dedi. "O zamanlarda kaleler, karakollar, şehirler yoktu. Burayla Dorne Denizi arasındaki pazar kasabaları kadar olanlar bile yoktu. Hiç insan da yoktu. Şimdi Yedi Krallık dediğimiz yerde sadece ormanın çocukları yaşardı.

Koyu renkli güzel insanlardı. Küçük heykeller kadarlardı. Boyları yetişkinliklerinde bile bir çocuğun boyu kadar olurdu. Ormanın derinliklerindeki mağaralarda, ağaç kovuklarında ve gizli orman kasabalarında yaşarlardı. Küçük oldukları için çevik ve zariftiler. Kadınlar ve erkekler, büvet ağaçlarından yapılmış yaylarla ve tuzaklarla bir arada avlanırlardı. Tanrıları ormanın, suların ve kayaların isimleri saklı tanrılarıydı. Onların bilge adamlarına yeşil peygamberler denirdi. Ormanı kollayıp gözetmeleri için büvet ağaçlarına suratları oyan onlardır. Ormanın çocuklarının nereden geldiklerini, ne kadar hüküm sürdüklerini kimse bilmiyor.

Ama on iki bin küsür yıl önce, Dorne’un Kırık Kol’u henüz kırılmadan evvel, İlk İnsanlar doğudan geldi. Bronz kılıçları vardı ve büyük deri kalkanları. Ata biniyorlardı. Daha önce Dar Deniz’in bu tarafında hiç at görülmemişti. Şüphesiz ki ormanın çocukları atlardan, İlk İnsanlar’ın ağaçlardaki yüzlerden korktuğu kadar korktu. İlk İnsanlar çiftlikler ve karakollar kurarken suratlı ağaçları kesip ateşe verdi. Ormanın çocukları korkudan donakalmış halde savaşa girdi. Eski şarkılar, yeşil peygamberlerin denizi yükseltip topraklarını temizlemek için kara büyüler yaptığını, Kol’u kırdıklarını anlatır ama kapıyı kapatmakta geç kalmışlardı. Savaş, toprak hem çocukların hem İlk İnsanlar’ın kanıyla kıpkırmızı kesilene kadar sürdü. Ama çocukların daha fazla kanı dökülmüştü. Çünkü insanlar onlardan daha iri ve güçlüydü. Üstelik ahşap, taş ve obsidiyen, bronz karşısında yeterli değildi. Sonunda her iki ırkın bilge adamları meseleye el koydu. İlk İnsanlar’ın şefleri ve kahramanları, çocukların yeşil peygamberleri ve orman dansçılarıyla, Tanrı Gözü denen devasa göldeki küçük adada, büvet ağaçlarının ortasında buluştu.

Antlaşma orada imzalandı. Kıyı şeritleri, yüksek düzlükler, parlak otlaklar, dağlar ve bataklıklar İlk İnsanlar’a verildi ama derin ormanlar sonsuza dek çocuklarda kalacaktı ve diyardaki hiçbir büvet ağacına bir daha asla balta vurulmayacaktı. T anrılar, Antlaşma’ya şahitlik etsin diye adadaki bütün büvet ağaçlarına birer surat verildi. Yüzler Adası’nı korumak üzere yeşil peygamberler kutsal bir birlik oluşturdu.

Antlaşma sayesinde İlk İnsanlar ve ormanın çocukları arasında dört bin yıl süren bir barış dönemi başladı. Zaman içinde İlk İnsanlar beraberlerinde getirdikleri tanrılarını bile bir kenara koyup ormanın adı saklı tanrılarına ibadet etmeye başladı. Antlaşma’nın imzalanması Alacakaranlık Çağı’na son verip Kahramanlar Çağı’nı açtı."

İnsan ve Ormanın Çocuklarının arasındaki savaş; iki tarafın bilge insanları (İnsanlar için “şef” ve “kahramanlar” ile Çocuklar için yeşil görenler ve orman dansçıları-bu ne demek bilmiyorum, warg ya da kahramanlar mı?) sayesinde sona eriyor. Anlaşmaya göre yeryüzü ikiye bölündü; derin ormanlar çocuklara kalanı da insanlara ait olacaktı. Büvet ağaçlarına da el sürülmeyecek. En önemlisi yeşil görenler Yüzler Adası’nı korumak adına (muhtemelen anlaşmanın şahitliği ve korunması için… Çünkü Ormanın Çocukları yazmaz idi, onların hafızası Büvet Ağaçlarıdır. Yani ada ve ağaçlar var olduğu sürece anlaşma var olmaya devam edecek. Orası bir çeşit anlaşmanın yazılı olduğu parşömen gibi bir yer.) KONSEY koymuş. Muhtemelen hala varlığı devam eden ve bugün “yeşil insanlar” denen bir birlik. Howland Reed’in oraya gidip, onlarla bir mevsim kaldığını biliyoruz. Bir diğer ayrıntı barış döneminin 4 bin yıl sürmesi, ne oldu da barış bozuldu? Andalların gelmesi ile her şey birbirine girdi. Yeniden savaş başladı.

Adanın ve kutsal birliğin devam etmesi, çocukların bu anlaşmanın hala devam etmesine önem verdiğini gösterebilir. Bir insanı yanlarına kabul edip, bir süre kalmalarına izin vermesi de sorun yaşamadıklarını göstergesi olabilir. Kankuzgun’u bir insan olarak Çocuklar arasında saygın bir yeri olduğu gibi geçmişteki Warg Kral’ı ile ittifak halinde olduklarını da biliyoruz. Çocukların “yeşil görenlere” büyük saygısı var. İnsan ya da Çocuk olmaları fark etmiyor, başlarında birer lider olarak hareket ediyorlar gibi.

Belki Bran’ın varlığı (hem bir insan hem bir yeşil gören olarak) İnsan ve Çocuklar arasındaki anlaşmanın devamlılığı açısından aracı görev olacaktır? Ya da iki ırkın ittifak kurmasında? Yalnız Çocukların, kuzey inancına saygı göstermeyen güneylilere bakışı nasıl bilemiyorum. Hoş olmasa gerek çünkü onları güneyden sürdüler, ağaçlarını kesip yaktılar ve eski inancı al aşağı ettiler.

Yüce Yürek Hayalet’nin ormanın çocuğu olduğu iddiasında idi Jenny ve kendisi kırmızı gözleri ile “yeşil gören” havası veriyor. Thoros’a kuzey ilahlarının ateşi ve ateşleriyle gelen İlk İnsanları unutmadığını söylemişti. Kuzey, ateşten hoşlanmıyor ve muhtemelen Dany’den de pek hoşlanmayacaklar. O da yeni inancın temsilcisi ve ateşin. Bran ve kuzey ise eski inancın ve buzun temsilcilerinden.

Genel tespit: Birinci kitap boyunca Bran’ın Büvet Ağacı, Karga ve Yeşil Gören yetenekleri ile olan bağına işaretler verilmiş. Ayrıca iki kere Robb/Kışyarı varisliğine vurgu yapılmış.

(Uzunluk yüzünden 3’e bölerek yayımladım.)

2. BÖLÜM
3. BÖLÜM

3 Likes

2. BÖLÜM

AcOK

image

Yürüyemiyordu, tırmanamıyordu, avlanamıyordu, bir zamanlar yaptığı gibi eline tahta kılıcını alıp dövüşemiyordu ama hâlâ bakabiliyordu.

Belki doğru bir yorumlama olmayabilir, belki sadece ben o şekilde gördüm ama “bakabiliyordu” kelimesi italik yazıldığı için, ona özel bir vurgu yapılmış. Bran sakat bir insan olarak bundan sonra elinden tek bir şey geliyor; BAKMAK. Bakmak, yeşil görenlerin yaptığı şeydir. Onlar bakar, görür ve hatırlar. Nitekim 5. kitapta Kankuzgun’u ile tanıştığımızda onun da elinden gelen yegane şey “bakmak” gibi görünüyordu çünkü onun mağaradan çıkabilme imkanı yoktu hatta çok hareket etme imkanı da yok görünüyordu. Yani bir nevi Bran gibi sakat. Bu, ikisi arasındaki paralel benzerlik.

Son zamanlarda ulu kurtlar sık sık rüyalarına giriyordu. Benimle konuluyorlar, kardeş kardeşe, diye düşünüyordu kurtların ulumasını duyduğunda. Onların dilini anlıyordu… tam olarak değil ama neredeyse… sanki bir zamanlar bildiği, sonradan unuttuğu bir dilde konuşuyorlarmış gibi. Walderlar onlardan korkuyor olabilirlerdi ama Starklar’ın damarlarında kurt kanı dolaşıyordu. Yaşlı Dadı söylemişti. “Bazı insanlarda diğerlerinden fazla vardır,” demişti.

Warg olarak Kurt Rüyaları görmeye başlıyor. Daha doğrusu uyandığından beri görüyordu ama 2. kitapta buna değinmeye başlanmış ciddi manada. Görme sıklığı; kurtlar ile olan bağının güçlenmeye devam ettiğinin ve warg yeteneklerinin geliştiğini gösteren bir işaret. Öyle ki onların dilini bile anlıyor hale geliyor ama uyandığı zaman unutuyor.

Kurt Rüyaları, aslında rüya değildir. Uyku halinde iken warg olan kişinin kurdun içine girmesi ve onun gözüyle görüp, duymaya başlamasıdır. Bran dışında Jon’un ve daha sonra Arya’nın da aynı şekilde rüyaları var ve hepsinin yetenekleri zamanla gelişmeye ve güçlenmeye başlamıştır. Bir noktadan sonra uyanık iken bile kurdun açlığını, yediği yemeği ve duygularını hissetmeye başlıyorlar.

Üstat Luwin bu fikirlere katılmamıştı. “Kurtlar genellikle ay çıktığında ulur. Kuyruklu yıldız için uluyorlar. Ne kadar parlak olduğunu görüyor musun Bran? Büyük ihtimalle onu ay zannediyorlar.”

“Kurtlar senin üstattan daha akıllı,” demişti yabanıl kadın. “Gri adamın unuttuğu gerçekleri onlar hatırlıyor.” Cümleleri söylerkenki tavrı Bran’ı ürpertmişti. Kuyruklu yıldızın ne anlama geldiğini sormuştu kadına. “Ateş ve kan,” demişti kadın. “Daha iyi şeyler değil evlat.”

Yaz ve Tüylüköpek, son dönemlerde her zamankinden daha fazla ulumaya başlıyor ve Bran sebebini merak ediyor. Herkes kendi fikirlerini belirtse de Üstat daha farklı bir şey söyleyerek kurtların özelliklerinden birine vurgu yapıyor ama Osha’ya göre kurtlar, insanların unuttuğu bir gerçeği anımsayarak kuyruklu yıldıza tepki veriyor ve verdikleri tepkinin iyi manada olmadığı aşikar. Yabanıl bu işaretin “ateş ve kan” olduğunu söyleyerek "ejderhalar"demek istiyor. Aynı şekilde Yaşlı Dadı da kuyruk yıldızın “ejderhaların geldiğine” işaret olduğunu söylüyor, öyle ki kokusunu aldığını iddia ediyor yıldızın.

Ejderha demek ateş ve kan demektir ve muhtemelen Diyar’da ejderha olduğu dönemlerde bile Yabanıllar hiç ejderha görmemelerine rağmen (ejderhalar Sur’un ötesine geçemez ve kuzeye gelen tek ejderha da İyi Kraliçe’nin ejderhası idi) onların “kötü işaret” olarak kabul ediyorlar. Bu bence çok ilginç. Yani “unutulan gerçekler” ve “ejderhaya kötü tepki” Belki de 5 bin yıl önce yaşanmış olayların kültürel olarak üstü kapalı hala hatırlanmasından kaynaklıdır?

Bran bir zamanlar bu yapıların içindeki ve dışındaki bütün taşları avcunun içi gibi bilirdi. Herhangi bir çocuğun yolda yürüdüğü kolaylıkla hepsine tırmanmıştı. Çatılar onun gizli sığınaklarıydı. Yıkık kulenin tepesine yuvalanmış kargalar en iyi arkadaşlarıydı.

Ve sonra düştü.

Belki çok bir şey ifade etmiyor ama kargaları, bir zamanlar en iyi arkadaş olarak tanımlaması ilgimi çekti. Malum bir Karga ile olan ilişkisi yüzünden.

*Bu şarkıların ne anlama geldiğini bilmeliyim.* Rüyalarında dağlara tırmanabiliyordu, bütün kulelerden daha yüksek buzlu dağlara. Zirveye çıkıyor, dolunayın tam altında duruyordu. Eskiden olduğu gibi bütün dünya ayaklarının altına seriliyordu.

“Uuuuu,” diye bağırdı çekinerek. Ellerini ağzının iki yanına götürdü, başını kuyruklu yıldıza doğru kaldırdı, “Uuuuuuuuuuuu, huuuuuuuuuu,” diye ulumaya başladı. Kulağa aptalca geliyordu. Bir çocuğun tiz, güçsüz ve sığ çığlıydı bu, bir kurdun uluması değil. Buna rağmen Yaz cevap verdi ve Tüylüköpek ona katıldı. Bran tekrar uludu. Sürüden geri kalanlar birlikte şarkı söylüyordu.

Sesi kapıya bir nöbetçi gelmesine sebep oldu. Burnunda kocaman bir yağ bezesi olan Samankafa, penceresinde uluyan Bran’ı görünce, “İyi misiniz prensim?” diye sordu.

Ona prens demeleri kendisini garip hissetmesine sebep oluyordu ama sonuçta o Robb’un veliahtıydı ve Robb, Kuzey Kralı ilan edilmişti. Kafasını çevirip nöbetçiye doğru ulumaya başladı, “Uuuuuuuu, huuuuuu.”

Bran, kurtların uluduğu zaman yas tutuğunu ve bu sefer kim için yas tuttuklarını sorguluyor. Eğer haklı ise bu durumda ileride olacaklar için olsa gerek? Daha sonra onların şarkılarına katılarak bir kurt gibi ulumaya ve kurtlarla konuşmaya çalışıyor ki onlar da ulumaya karşılık veriyorlar. Aynı şeyi daha sonra Arya da yapıyor, Nymeria ve diğer kurtlara.

Diğer yandan kurt ulumalarının “şarkı” olarak betimlenip, sık sık tüm ulu kurtların aya doğru şarkı söylediği betimlemesini diğer kitaplar boyunca da göreceğiz.

Son bölümde Bran’ın Robb’un; Kışyarı’nın “veliahtı” olduğu vurgusu yeniden yapılıyor. O artık bir prens.

“Ağaçlar rüya görür mü?”

“Ağaçlar? Hayır.”

“Görürler,” dedi Bran kendinden emin bir tavırla. “Onlar ağaç rüyaları görür. Bazen rüyamda bir ağaç görüyorum. Tanrı korusundaki büvet ağacına benziyor. Bana sesleniyor. Kurtlu rüyalar daha güzel. Kokular alıyorum, hatta bazen kanın tadını hissedebiliyorum.”

Bran’ın ağaçların konuştuğunu duyması ve daha sonra da kurt rüyalar üzerinde biraz daha betimlemeye gitmesi. Ağaç kim diye merak ediyorum. Ağaç bir Büvet ağacı mı kesin değil ama ona benzetildiğine göre öyle olması gerektiği çıkarımını yapıyoruz. Muhtemelen bir yeşil gören (yahut zamanında ölmüş bir tanesi) Bran’ı hissedip sesleniyor olabilir ya da Karga’nın kendisi de olabilir, bilemiyoruz. Veyahut ağaç’ın kendisi bile olabilir. Bu alıntıyı Bran’ın ağaçlarla olan bağının güçlenmesi olarak yorumlanabilir.

Dünya üzerlerine kapanmıştı. Ama duvarlarla çevrili ormanın ötesinde hâlâ o gri, devasa mağara duruyordu. Hatırladı: Kışyarı. Aniden sesi duydu. İnsan elinden çıkmış gökyüzü kadar yüksek tepelerin arkasındaki gerçek dünya onu çağırıyordu. Ya cevap verecekti ya da ölecekti, biliyordu.

İkinci kitabın ilk POV’undaki kurt rüyası. Yeniden okunmasını tavsiye ederim, oldukça ayrıntılı bir betimleme olmuş ve warg-kurt arasındaki bağ güzel yansıtılmış. Rüya ve POV’un bitiş pasajı yukarıdaki gibi ve oldukça ilginç. “Ya cevap verecek ya da ölecekti.” Bu muhtemelen yeteneklerini kabullenmesi ve olduğu şeyi benimsemesi gerektiğine dair bir işaret; bunu yapmaz ise ciddi manada ölüp gidecek. Sahip olduğu yetenekleri benimsemesi onu ve belki de başkalarını kurtarması için gerekli olan bir şey. Bu, belki Şafak Savaşı’na işaret ediyor veya başka şeyleri… kesin bu diyemeyiz, belki her şeyi. Fakat önemli olan şey Bran’ın ne olduğunu kabul etmekten başka çaresinin olmadığının vurgusu bu. Bir yeşil gören.

Bran prens olmayı asla istememişti. Şövalye olmayı düşlemişti her zaman: Parlak bir zırh ve dalgalanan sancaklar, mızrak ve kılıç, bacaklarının arasında bir savaş atı… Neden bütün gününü ancak yarısını anlayabildiği yaşlı adam konuşmalarını dinleyerek geçirmek zorundaydı? Çünkü sen kırıksın, diye hatırlattı içindeki ses. Minderli koltuğunda oturan sakat bir adam lord olabilirdi –Walderlar, lord büyükbabalarının yürüyemediğini, her yere tahtırevanla taşındığını söylemişti– ama bir şövalye olamazdı. Bran’ın görevi yaşlı adamlarla ilgilenmekti. “Sen ağabeyinin veliahtısın ve şu anda Kışyarı’ndaki tek erkek Stark’sın,” demişti Sör Rodrik. Babalarının yokluğunda Kışyarı’na gelen lordları ve sancak beylerini Robb’un ağırladığını hatırlatmıştı.

Arya’nın bir leydi ya da prenses olmayı hiç istemediği gibi Bran da hiçbir şekilde prens yahut lord olma derdinde olan bir çocuk değildi. O şövalye olmak istiyordu ama sakatlığı artık buna mani olduğu için istemeye istemeye Robb’un varisi olarak Kışyar’ında lord/prens olmayı öğrenip, o şekilde davranması gerektiği salık veriliyor. İstemese de bu hayatı kabullenmek zorunda. Çünkü o kırık. O da kaderine razı oldu.

“Lord Hornwood’un piçinin veliaht olmasına izin verin o halde,” dedi Bran üvey ağabeyi Jon’u düşünerek.

Bu da belki hiçbir şey ya da her şeyi ifade eden bir alıntıdır. Leydi Hornwood, eşini kaybettikten sonra arazileri sahiplenecek bir varis noksanlığı yaşanıyordu ve başta Bolton olmak üzere topraklara göz dikenler vardı. Bu durumun Robb için tehdit olduğu ifadesi yapılmıştı. Ölen lordun piç bir oğlu olduğu vurgusu üzerine Bran, onun varis olmasını teklif etti ve bunu yaparken Jon’u düşünmesi dikkate değer geldi.

Her şeyden önce Bran bunu büyük ihtimal ile ağabeyi Jon’un da mevki-makam sahibi olabilmesi arzusu ile yaptı, yani piçlerin konumunun farkında olarak, olacağından değil illa… Diğer bir gerçek ise Robb’un Jon’u veliaht ilan etme kararı sonrası parçalanmış kuzeyin yeniden birleştirilmesi ve hayatta kalan kızlarla evlenerek Kışyarı ve kuzeye konmaya çalışanların önüne geçme düşüncesi Leydi Hornwood’un durumu ile benzer bir paralellik gösteriyor. Nitekim -bir daha çocuk sahibi olmayacak olsa bile- leydinin bu fikre hoş bakmayacağı vurgusu yapılmıştı ki Cat de bu tavrı aynen göstermişti. Ona göre Jon olacağına Starklara uzak bir akraba olsa daha yeğ idi.

O gece rüyasında büvet ağacını gördü. Ağaç, derin kırmızı gözleriyle Bran’ı izliyor, büyük ve çarpık ağzının içine çağırıyordu onu. Üç gözlü karga kanatlarını çırparak ağacın kemik rengi dallarının arasından geldi ve bir kılıçtan daha keskin sesiyle çığlıklar atarak Bran’ın yüzünü gagalamaya başladı.

Bran ve Karga arasındaki “rüya” ile çağrı devam ediyor. Elbette Bran bir türlü bunun sebebini anlamıyor, haliyle muhtemeldir ki bu sebeple Reed kardeşleri gönderiyor.

“Piçle ilgili fikrin hayata geçebilir Bran,” dedi Üstat Luwin. “Bir gün çok iyi bir Kışyarı Lordu olacaksın, bundan eminim.”

“Hayır olmayacağım.” Bran lord olamayacağını biliyordu, tıpkı şövalye olamayacağını bildiği gibi. “Robb bir Frey kızıyla evlenecek. Siz söylemiştiniz. Walderlar da aynı şeyi söylüyor. Oğulları olacak ve Robb’dan sonra lordluk onlara kalacak, bana değil.”

“Bu doğru olabilir Bran,” dedi Sör Rodrik. “Ama ben üç kez evlendim ve karılarım bana sadece kız evlat verdi. Şimdi yalnızca Beth var. Erkek kardeşim Martyn’in dört güçlü oğlu oldu ama sadece Jory bir erkek olabilecek kadar uzun yaşadı. Jory katledildiğinde Martyn’in soyu bitti. Yarınlardan bahsederken kesin cümleler kuramıyoruz.”

Bran’ın Kışyarı varisliğine bir örnek daha. Dahası Robb’un geleceğine de hafif de olsa bir ima var gibi.

Leobald, Bran’ın konuşmasına şaşırmış gibi görünüyordu. “Minnettarım prensim,” dedi. Ama Bran, adamın sulu mavi gözlerindeki acımayı görebiliyordu. Bu sakatın *onun* oğlu olmadığına sevinen bir pırıltı bile vardı o gözlerde. Bir an için adamdan nefret etti.

Üstat Luwin adamı Bran’dan fazla sevmiş gibiydi. “Beren Tallhart aradığımız cevap olabilir,” dedi Leobald salondan ayrılığında. “Kan bağı sayesinde yarı Hornwood zaten. Eğer amcasının soyadını alırsa…”

“…küçük bir çocuk olduğu gerçeği değişmez,” dedi Sör Rodrik. “Leydinin arazileri için Mors Umber ve Roose Bolton’ın piçi gibilerden gelecek baskıyı unutmamalıyız. Bu konuyu çok detaylı düşünmek zorundayız. Meseleyi Robb’un önüne koymadan önce ona en iyi tavsiyeyi verecek durumda olmamız gerek.”

Bran’ın sakatlığının insanlarda olan etkisi ve daha sonra adamın çocuğunun, Leydi’nin yeğeni olduğu vurgusu ve varisi yapılabileceği teklifine Rodric’in “o daha bir çocuk” diyerek olumsuz gözle bakılması. Zira bir çocuk, bir haneyi ve toprakları koruyamaz ve Bolton da daha sonra bunu ifade ediyordu. Ramsey’in -oğlunu öldürmesine rağmen- varlığına katlanma sebebi de hanesinin ve topraklarının geleceği için ondan daha uygun bir aday olmaması idi; Frey kadınından doğacak çocukların, haneyi yönetmesi mümkün değildir ve sadece felaket getirirdi.

“Uç ya da öl!” diye bağırdı üç gözlü karga. Bran ağladı, yalvardı ama kargada hiç merhamet yoktu. Önce Bran’ın sağ gözünü çıkardı, sonra sol. Bran karanlıkta kör kaldığında alnını gagalamaya başladı. Gagasının korkunç keskinlikteki ucu Bran’ın kafatasını deliyordu. Ciğerlerinin patlayacağını hissedene kadar çığlık attı. Başı bir baltayla yarılmışçasına acıyordu ama karga kafatasının içinden beyin parçaları ve kemik kırıntıları çıkararak gagasını geri çektiğinde Bran tekrar görebiliyordu. Gördüğü şey korkuyla soluksuz kalmasına sebep oldu. Millerce yükseklikteki kuleye tırmanıyordu ve parmakları tutunduğu taşlardan kayıyordu, tırnakları taşı tırmalıyordu, işe yaramaz ölü bacakları onu aşağı çekiyordu. “Yardım et!” diye bağırdı. Gökyüzünde beliren altın adam onu kolundan yakalayıp yukarı çekti. Altın adam, Bran’ı boşluğa iterken, “Aşk uğruna yaptığım şeyler,” diye mırıldanıyordu.

Bu rüyayı gördüğü “en kötü rüya” olarak tanımlıyor, Bran. Öncesinde Jon ve Robb’un arkadaşı Cley Cerwey gelmiş ve Jofferey gerçeğini anlatarak Kral Katili’ni zikretmişti. Bran’ın içi sıkışmış, nefes alamamıştı. Kan beynine hücum etmişti ve o gece bu rüyayı gördü. Karga hala onun yetenekleri konusunda teşvikler yağdırıyor ama Bran, bastırdığı Jaime anısını silik de olsa tekrar görüyor.

Kışyarı’nın adamları aşağıdaki sıralarda kasaba halkı, yakın köylerden dostları ve misafir lordların refakatçileriyle birlikte oturuyordu. Bran sıralardaki yüzlerden bazılarını daha önce görmemişti. Bazılarını kendi yüzü kadar iyi tanıyordu ama bütün suratlar aynı derecede yabancı görünüyordu ona şimdi. İnsanları uzaktan izliyor gibiydi. Hâlâ odasındaki pencerenin kenarındaydı sanki, avluyu seyrediyor, her şeyi görüyordu ama hiçbir şeyin parçası değildi.

Hasat Festivali sahnesi. Bran’ın bu düşünceleri bence ilginç çünkü yeşil görenlerin olayı da aynen budur; her şeyi uzaktan izler ve görürler ama hiçbir şeyin de parçası değillerdir.

Yaşlı şövalyenin sakalı şarap yüzünden pembeleşmişti. “Başarılıydın Bran. Kalabalığa gayet güzel hitap ettin. Bir gün çok iyi bir lord olacaksın.”

Ben şövalye olmak istiyorum.

Bran’ın ağabeyi yerine vekaleti şu ana kadar gayet başarılı geçti. Bran bir lord gibi konuştu ve uygun şekilde misafirlerini ağırladı. Şövalye ve Üstat bu durumdan gayet memnunlar ve onun bir lord olmayı öğrendiğini ve ileride de iyi bir lord olacağından çok emin olduklarını bilmem kaçıncı defadır tekrar ediyorlar. Evet, çok sık tekrar eden bir cümle. Lakin Bran hala “lord değil, şövalye olmak istiyorum” diyor ama yapabileceği bir şey yok.

Aşağıdaki sıralara ve yüksek masaya baktı. Gelecek yıl bu insanlardan hangilerini özleyeceğini merak ediyordu. Ağlayabilirdi, kendini tuttu. Kışyarı’ndaki tek erkek Stark oydu şimdi. Babasının oğlu, ağabeyinin veliahtıydı ve yetişkin bir erkek sayılırdı.

Daha önce Üstat “Şu an Kışyarı’ndaki tek erkek Stark sensin” demişti ve bunun tekrarı burada ve yeniden varislik ifadesi geçince eklemek istedim.

“Bozsu’nun bağlılığı Kışyarı’nadır,” dedi iki kardeş aynı anda. “Kalbimiz, ocağımız, hasadımız size aittir. Kılıçlarımız, mızraklarımız, oklarımız sizin emrinizdedir. Zayıf olanımıza merhamet gösterin, yardıma muhtaç olanımıza yardım edin, hepimiz için adalet sağlayın. Sizi asla yarı yolda bırakmayacağız.”

“Su ve toprak adına yemin ederim,” dedi yeşilli oğlan.

“Demir ve bronz adına yemin ederim,” dedi ablası.

“Buz ve ateş adına yemin ederiz,” diyerek birlikte bitirdiler.

Bran konuşmak için doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu. O da bir yemin etmeli miydi? Kardeşlerin ettiği yemin Bran’a öğretilen gibi değildi.

Reed kardeşlerinin yemini çok ilginç ve besbelli ki Kuzey’in eskilerden kalma yeminleri böyle bir şey. Bu çıkarımı yapma sebebim zaten bağlılık yeminini binlerce yıl önce yapmışlardı ve Reed’ler adalıların hala eskiyi hatırladığını söyler.

Su ve toprak, hasat/yemek/yaşam için gereklidir. Demir ve bronz, soğuk kuzey şartlarına dayanıklı olduğu için dayanıklılığı temsil eder. Lakin buz ve ateş meselesi muamma, niye bunu yeminin parçası olarak vurguladılar? Serinin ismi ve geçmişte de Targ-Stark arasındaki anlaşma için “Buz ve Ateşin Anlaşması” dendiği düşünülür ise iki ayrı olay arasındaki bağın bu yeminle bir ilgisi olabileceğini düşünüyorum.

Konuyu çok dağıtmak istemiyorum ama Buz ve Ateş aslen seride birbiri ile savaşan iki başat güç olarak karşımıza çıkıyor. Bu savaş da mevsimsel dengesizliklere sebep oluyor. GRRM savaş karşıtı bir adam. Adalılar eskiyi hatırlıyor ve Lord Reed’in Yüzler Adas’ına gidip Yeşil Adamlar (muhtemelen yeşil görenler) ile iletişimi var ki muhtemelen en az bir mevsim yanlarında kalmıştı, yani onlardan çok şey öğrenmiş olmalı; kuzeyin ve Starkların unuttuğu şeyleri… Haliyle Buz ve Ateş’e yemin etmek bir nevi ikisi arasındaki arzu edilen “barış” ve "denge"ye işaret olabilir. Hatta İlk İnsanlar ve Ormanın Çocukları arasında yapıldığı söylenen anlaşma bile doğrudan bununla ilgisi olabilir. İşi daha açardım ama konu çok dağılır, burada kesiyorum.

Şarkıcı, “Biten Gece” isimli şarkının Gece Nöbetçileri’yle Ötekiler’in mücadelesini anlatan bölümünü söylemeye başladığında Umber boruyu öttürdü. Kışyarı’nın bütün köpekleri havlamaya başladı.

Uzun Gece’nin nasıl bittiğine dair farklı hikayeler anlatılıyor. Batıdiyar’da kuzeyde bunun için iki ayrı hikaye var. İlkinde sadece İlk İnsanlar ve Ormanın Çocukları bu mücadeleyi vermiş iken(son mücadele) diğerinde İlk İnsanlar yerine Gece Nöbetçileri deniyor. Sur’un Uzun Gece sonunda inşa edildiği iddia ediliyor ama bu, resmi anlatılanlarda böyle ve resmi anlatılanlara bu seride çok mesafeli yaklaşmak gerek çünkü çelişkili çok şey var. Misal Valyria çeliği o dönemlerde kullanılıyordu, hem de Ötekilere karşı ve “ejderha çeliği” deniyordu. Yani ejderhaların varlığından gayet haberdardılar. Belki Gece Nöbeti söylenenin aksine Uzun Gece sırasında kurulmuştur.

Bu şarkının ve içeriğinin anlatımı yukarıdaki alıntıdan sonra gelmesi de benim buz ve ateş meselesinde biraz düşündürdü.

“Zincirleri nasıl kıracağım Jojen?” diye sordu Bran.

“Gözünü aç.”

“Gözlerim açık. Görmüyor musun?”

“İkisi açık,” dedi Jojen parmağını uzatarak. “Bir, iki.”

“Sadece iki gözüm var.”

“Üç gözün var. Üçüncü gözünü sana karga verdi ama onu açmıyorsun.” Ağır ağır, yumuşak bir sesle konuşuyordu. “İki gözle yüzümü görebilirsin, üç gözle kalbimi. İki gözle şu meşe ağacını görebilirsin, üç gözle o ağacın büyüdüğü ilk tohumu ve yıllar sonra dönüşeceği kökü. İki gözle duvarların ötesini göremezsin ama üç gözle Yaz Denizi’ne ve Sur’un ötesine bakabilirsin.”

Bu alıntıdan anladığımız kadarıyla 3. göz yeteneğini ona Karga veriyor ama Bran bir türlü açmadığı için Reed kardeşleri gönderiyor ve yanına getirmesini söylüyor. Daha sonra 3. gözü açılan bir başka Stark daha var, Siyah ve Beyaz’ın Evi’inde iken Arya’nın da kör iken 3. gözü açılıyordu. Yeşil rüyaları da ona veren aynı Karga imiş.

Bu durumda bana Stark çocuklarına ulu kurtları göndererek warg yeteneklerini uyandıran kişinin Karga olduğu kanaati oluşturuyor. Bir asoiaf kanalında kuzeyin ilahlarından bahsinin aslında yeşil görenler olduğu fikrini duymuştum; bana mantıklı geldi. Tarih boyunca o kadar çok yeşil gören oldu ve hepsi ölünce Büvet Ağaçları ile bütünleştiği için kuzey ilahları olarak anılan güçlerin isimleri ve sayısı bilinmiyor. Yani gerçekten de aynı kişiler olabilirler. Haliyle kurtları bir şekilde Karga da göndermiş olabilir.

Jojen ayağa kalktı. “Seni hissettim. Düştüğünü hissettim. Seni korkutan şey bu mu? Düşmek?”

Düşmek, diye düşündü Bran, ve altın adam, kraliçenin kardeşi, o da beni korkutuyor ama daha çok düşmek. Aklından geçenleri söylemedi. Nasıl söyleyebilirdi? Sör Rodrik’e ya da Üstat Luwin’e bile söyleyememişti, Reedler’e nasıl anlatacaktı? Eğer olanlar hakkında konuşmazsa unuturdu belki. Hatırlamayı hiç istememişti. Hatırladığı şey gerçek bile olmayabilirdi.

“Her gece düşüyor musun Bran?” diye sordu Jojen.

Yaz’ın gırtlağından hafif bir hırlama yükseldi ve bu sefer oyun değildi. İleri doğru yürümeye başladı, dişleri açıktaydı ve gözleri alev alevdi. Meera kurtla kardeşinin arasına girdi, mızrağı elindeydi. “Onu uzak tut Bran.”

“Jojen onu kızdırıyor.”

Meera ağını eline aldı.

“Bu senin öfken Bran,” dedi Jojen. “Senin korkun.”

“Değil. Ben bir kurt değilim.” Ama geceleri kurtlarla birlikte uluyor, kurt rüyalarında kanın tadını alıyordu.

“Senin bir yanın Yaz ve Yaz’ın bir yanı sensin. Bunu sen de biliyorsun Bran.”

İki ayrı önemi var. İlki yine warg- kurt arasındaki bağın derinliği ve diğeri -daha önemli olan- Bran’ın “düşme” korkusu. Dany’nin de tam olarak dile dökmediği bir kokusu vardı, hatırlar iseniz ve Bran’ın da dile getirdiği sürekli korktuğu şey düşmek.

Benim kafamı karıştıran şey ise Bran’ın altın adamın Jaime olduğunu bilmesi ve düşmesi ile bir şekilde ilişkili olduğunu hatırladığı havasının verilmesi. Okurken genelde hatırlamadığı şeklinde gördük.

Koma Rüyasında Karga, tüm uçuşların düşüşle başladığını söylediği için de Bran’ın korkusunun düşmek olması doğal sanırım. Muhtemelen düşmekten korkmayı bıraktığı an uçmaya başladığı an olacaktır.

“Varg. Kanatlı kurt. Şekildeğiştiren. Canavar. Kurt rüyalarını öğrenirlerse sana böyle diyecekler.”

Duyduğu isimler Bran’ı korkutmuştu. “ Kim diyecek?”

“Kendi insanların. Korkuyla. Ne olduğunu öğrendiklerinde bazıları senden nefret edecek. Bazıları seni öldürmeye bile çalışacak.”

Yaşlı Dadı bazen şekildeğiştirenler ve canavarlar hakkında korkunç hikâyeler anlatırdı. Bu yaratıklar hikâyelerde her zaman şeytan olurdu. “Ben onlar gibi değilim,” dedi Bran. Değilim. “Onlar sadece rüya.”

“Kurt rüyaların aslında rüya değil. Uyanık olduğun zamanlarda gözlerini sıkı sıkı kapatıyorsun ama uykuya daldığında gözlerin açılıyor ve ruhun diğer yarısını arıyor. İçindeki kudret çok güçlü.”

“Ben kudret istemiyorum. Ben şövalye olmak istiyorum.”

“Şövalye olmak istiyorsun ama vargsın. Bunu değiştiremezsin Bran. İnkâr edip yok sayamazsın. Sen kanatlı kurtsun ama asla uçamayacaksın.” Jojen kalkıp pencereye gitti. “Eğer gözünü açmazsan. ” İki parmağını birleştirip Bran’ın alnını sertçe dürttü.

Bu çok önemli bir alıntı. Warg yeteneği(kurtlu deri değiştirenler) Kuzey’de oldukça korkulan ve bu yüzden nefret edilen ve bazı zamanlar da bu nefret yüzünden öldürülmeye kadar giden bir sebep. Sur ötesinde de korkuluyorlar ama dokunulmuyorlar ama beraber de yaşamıyorlar; warg yahut deri değiştirenlerle. Onlar öteki unsuru olarak canavar kabul ediliyor.

Benim için asıl önemli kısım bir warg için “kanatlı kurt” denmesi. Ve “uçmak” teriminin kullanılması. Uçmak için de gözün açılması gerekiyor. Bu durumda ailenin diğer warg üyeleri için de aynı şeylerin geçerli olduğu çıkarımını yapıyorum; Arya’nın kurdunda kanatlar görmek istemesi yahut Jon’un aslen ejderha olması dolayısı ile kanatlı kurt benzetmesi yapabilmemiz gibi şeyler -yorum da olsa- eklenebilir bunun yanına işaret olarak.

Ama bir koku onları kendine çekerken, diğer kokular uzak durmaları için uyarıyordu. Yükselen dumanı kokladı. İnsanlar, çok fazla insan, atlar ve ateş, ateş, ateş. Başka hiçbir koku bu kadar tehlikeli değildi, demirin sert ve soğuk kokusu bile; insan pençesinin ve sert derinin hülasası. Küller ve duman gözlerini bulanıklaştırıyordu. Kuyruğu bir ateş nehrinden vücut bulan, kanatlı ve kocaman bir yılan gördü gökyüzünde. Hırladı ama yılan gitmişti. Tepelerin arkasındaki yüksek alevler yıldızları yiyordu.

Burada dikkatimi çeken 2 şey var. İlki kuzeyin ulu kurtları için ateş’in en tehlikeli şey olması(ki anlaşılabilir aslında) diğeri ki en önemlisi uçan bir yılan görmesi ki bunun Kışyarı altında uzunca yıllar uyumuş ve ölüm-kan-savaş yüzünden uyanmış ve dışarı çıkmış bir ejderha olduğu düşüncesi hakim. Şahsi fikrim buz ejderhası ama ateş ejderhası olduğunu düşünen de var. Ejderhaların böyle ortamlara çekildiği de bir gerçek, belki içeride saklı değildi ama dışarıdan gelip sonra gitmiş de olabilir, illa içeriden çıkması da şart değil. Nitekim ulu kurtlar da aynı şekilde kan ve ölüm kokusuna çekiliyorlar. Bu konudaki kuram başlığı için: Buz ve Ateşin Şarkısı "Dördüncü Ejderha"

“Kurt yedi,” dedi Jojen. “Sen değil. Dikkatli ol Bran. Kim olduğunu unutma.”

Bran kim olduğunu gayet iyi hatırlıyordu; Çocuk Bran, Kırık Bran. Daha iyisi Canavar Bran. Yaz rüyalarını, kurt rüyalarını görmek istemesinin şaşılacak bir yanı var mıydı? Ne zaman istese Yaz’a ulaşabiliyordu ve bir seferinde Hayalet’e bile ulaşmış, Jon’la konuşmuştu. Belki de sadece düşlemişti bunu. Jojen’in onu neden sürekli geri çağırdığını anlamıyordu.

Theon kalesi ele geçirdikten sonra Bran ve diğerleri kaçıp, mahzenlerde saklandılar ve Ramsey Snow’un adamları kaleyi geri alıp herkesi öldürerek Dehşet Kalesi’ne döndü. Bu zaman zarfında da Bran üç gün boyunca Yaz’ı warglayarak günlerini geçirdi ama bir warg için bu kadar uzun süre kalmak hem açlık hem de benliğini yitirmek açısından tehlikeli bir durum, Jojen de bu konuda uyarıyor. Sonraki warglamalarda da Jojen onu uyarıyor ve uyandığında ismini unutmasından endişe ederek isimlerini soruyor; bu şekilde benliğini yitirmediğinden, kurdun onu ele geçirmediğinden emin oluyor.

Ve evet, sanırım artık 3. gözünü açtı(öncesinde bundan bahsediyordu) ve Jon ile Büvet Ağacını kullanarak istem dışı iletişim kurup, onun da yeteneklerini uyandırdı.

Kırık vücudunu hiç kıpırdatmıyordu ama hareket edebiliyormuş gibi dışarı çıktı ve artık çift görüyordu. İşte; Meera, Jojen, Hodor ve meşaleyi tutan Osha oradaydı. Çift sıralı yüksek sütunlar ve onların arkasındaki ölü lordlar karanlığın içine doğru uzayıp gidiyordu… ama duman yüzünden grileşmiş Kışyarı’nı da görüyordu. Büyük meşe kapılar kömürleşmiş, devrilmişti. Açılır kapanır köprünün kalasları kırılmıştı; köprü bir zincir düğümün içine düşmüştü. Hendekte bedenler yüzüyordu. Cesetler karga adalarına dönüşmüştü.

Bu ilginç bir gelişme. Bran uyanık iken Yaz’ı -yarım- warglıyor. Aynı anda hem kendi bedeninin gördüklerini hem de Yaz’ın gördüklerini görebildi.

“Bir ejderhayı uyandırmaya yetecek kadar gürültü yaptık,” dedi Osha, “ama kimse gelmedi. Kale yanmış, ölü, tıpkı Bran’ın rüyasında gördüğü gibi. En iyisi…” Arkalarından gelen bir ses Osha’yı susturdu. Osha aynı anda mızrağıyla birlikte arkaya döndü.

Yaz’ın gördüğü “kanatlı yılan” sonrası Osha’nın bu yorumunu ilginç buldum. Belki de Martin, bize bunu söylemek istemiştir.

“Dinle,” dedi üstat, Osha’ya. “Prensler… Robb’un veliahtları… birlikte… olmamalı… anladın mı?”

Bu Bran ve Rickon’un ayrılma kararı ve ilk defa Rickon için de “prens” ve “Robb’un varisleri” ifadesi kullanıldı.

Taşlar güçlü, dedi Bran kendine, ağaçların kökleri çok derine iniyor ve Kış Kralları yeraltında tahtlarında oturuyor. Bunlar var olduğu sürece Kışyarı var olacaktı. Ölmemişti, sadece kırıktı. Benim gibi, diye düşündü Bran. Ben de ölmedim.

Jojen, daha önce Bran ve Rickon’ın öldüğünü gördüğünü söylemişti. Ramsey’in ayakları dibinde ölü yatıyordu, yüzlerini yüzüyordu. Muhtemelen gördüğü kişiler çiftçinin çocuklarıydı ve iki kardeş gibi giyindirildikleri için karıştırdı. Zira yeşil rüya asla yalan söylemez.

3 Likes

3. BÖLÜM

ASoS

image

“Ah, seviyorum. Lord babam bana dağları anlatmıştı ama şimdiye kadar bir dağ görmemiştim. Onları anlatamayacağım kadar çok seviyorum.”

Bran kıza yüzünü buruşturdu. “Daha demin onlardan nefret ettiğini söyledin.”

“Neden ikisi birden olmasın?” Meera uzanıp Bran’ın burnunu sıktı.

“Çünkü ikisi farklı şeyler,” diye ısrar etti Bran. “Gece ve gündüz ya da buz ve ateş gibi.”

“Eğer buz yanabiliyorsa,” dedi Jojen her zamanki ağır başlılığıyla, “sevgi ve nefret çiftleşebilir. Dağ ya da bataklık, hiç fark etmez. Toprak bütündür.”

Bu alıntıyı seviyorum çünkü aslında birbirine zıt görünen şeylerin aslında o kadar farklı olmadığı ve bir bütün olduğunu ifade eden güzel bir sohbet. Misal aşk duygusuna sahip bir insanın hissettiği tek şey mutluluk değildir, ayrıca korku vb. duygulara da sahiptir ama mutluluk ağı basıyordur. Duygularımız sandığımız kadar tek bir şeyden ibaret değillerdir. Haliyle buz da ateş gibi yakabiliyor ve sevdiğin bir şeyi aynı zaman da sevmiyor olabiliyorsun. Gül ve diken meselesi gibi.

Kurgu açısından yaklaşır isen eğer belki şu şekilde yorumlayabiliriz bu sözleri; gece-gündüz ve buz-ateş birbirine zıt ve düşman olsa da aslen birbirini tamamlayan, birbirinden çok farklı olmayan ve birlikte denge içinde yaşayabilecek şeyler. Dağ ve bataklık topraktır ama toprağın farklı türevleridir; gece ve gündüz; ateş ve buz da haliyle bütündür ama birbirinin farklı türevleridir; aynadaki yansıma gibi. R’hllor ve Büyük Öteki arasındaki savaşa ve “imaj” yansımalarına bu şekilde bakmak daha doğru gibi.

Gördüğü rüya… Yaz’ın gördüğü rüya… Hayır, o rüyayı düşünmemeliyim. Rüyayı Reedler’e bile anlatmamıştı ama Meera yanlış bir şeyler olduğunu sezmiş gibi görünüyordu. Bran rüyadan hiç bahsetmezse rüyayı gördüğünü unuturdu belki, sonra rüya gerçekleşmezdi ve Robb’la Boz Rüzgâr hâlâ…

Bran’ın 3. kitaptaki son POV’u gördüğünü bahsettiği bir rüya ile başlıyor. İçerik hakkında betimleme yok ama Robb ve Boz Rüzgar’ın öldüğünü gördüğü bir rüya olduğunu ve haliyle Bran’ın ikisinin öldüğünü öğrendiğini görüyoruz. Yine de inanmak istemiyor ve bu yüzden kimseye anlatmıyor ki anlatmaz ise gerçek olmaz, diye umuyor.

Tanrılar onu cinayet için lanetlemedi,” demişti Yaşlı Dadı, “Andal kralına bir turtanın içinde kendi oğlunu servis ettiği için de değil. Bir insanın öç almaya hakkı vardır. Ama aşçı, kendi çatısının altında bir konuğu öldürdü ve bu tanrıların asla affetmeyeceği bir suçtur.”

Tahminim o ki Kırmızı Düğün’de olanların Walder’ı sonunu nasıl mühürlediğini anlatan bir hikaye. Bran’ın malum rüya sonrası böyle bir hikaye, işaret olarak yorumlanabilir zira.

…kendi derisinden soyundu ve Hodor’a uzandı.

Yaz’ın içine girmeye benzemiyordu bu. Ulu kurdun derisine bürünmek artık o kadar kolaydı ki Bran bunu düşünmeden yapıyordu. Hodor’un içine girmek daha zordu, sağ ayağını çizmenin sol tekine sokmaya çalışmaya benziyordu. Ayak çizmeye uymuyordu ve çizme de korkuyordu. Çizme neler olduğunu anlamıyordu. Çizme, ayağı geri itiyordu. Bran, Hodor’un boğazındaki kusmuk tadını hissetti ve bu kaçması için yeterliydi. Ama kaçmak yerine eğilip büküldü, kendini itti, bacaklarını topladı -iri ve güçlü bacaklarını- ve ayağa kalktı. Ayaktayım. Bir adım attı. Yürüyorum. O kadar tuhaf bir duyguydu ki Bran az kalsın düşüyordu. Soğuk taş zeminde kendi bedenini görebiliyordu, küçük ve kırık bir şey, ama şimdi kırık değildi Bran. Hodor’un uzunkılıcını aldı. Soluklar, bir demirci körüğü kadar gürültülüydü şimdi.

Bir öncekinde bir kalp atışı kadar sürede Hodor’u warglamış idi ama şimdi bilinçli olarak ve uzun süreli olarak warglamayı başardı. İnsan warglamak -muhtemelen- daha önce hiçbir yeşil gören ya da deri değiştirenin yapmadığı bir şeydi (Gece’nin Kralı haricinde, onun da bunu yapabildiğini düşünüyorum.). Yani Bran eğitimsiz haliyle bile ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Ama kapıyı gördü. Sam Kara Kapı demişti ama kapı kesinlikle siyah değildi.

Beyaz büvet ağacıydı ve üstünde bir yüz vardı.

Ağaçtan bir ışıltı geliyordu, süt ve ay ışığı gibi. Öyle belli belirsizdi ki, kapının kendisinden öte hiçbir şeye dokunmuyordu sanki, tam önde duran Sam’e bile. Ağaçtaki yüz, yaşlı ve solgundu, buruşmuştu ve küçülmüştü. Ölü görünüyor. Ağzı ve gözleri kapalıydı, yanakları çökmüştü, alnı kurumuştu, çenesi sarkmıştı. Bir adam bin yıl yaşayabilse, sadece yaşlansa ve asla ölmese, yüzü böyle görünür.

Kapı gözlerini açtı.

Gözleri de beyazdı. Ve kör. “Kimsin?” diye sordu kapı ve kuyu fısıldadı, “Kim, kim, kim, kim, kim, kim.”

“Ben karanlıktaki kılıcım,” dedi Samwell Tarly. “Ben duvardaki gözcüyüm. Ben soğukta yanan ateş, şafak vaktindeki ışığım. Ben uyurları uyandıran nida, diyar halkını koruyan kalkanım.” “O halde geç,” dedi kapı. Dudakları açıldı, genişledi, genişledi, genişledi; kırışıklardan ibaret bir halkanın içindeki açık ağızdan başka hiçbir şey kalmayana kadar. Sam kenara çekildi ve Jojen’i kapıdan geçirdi. Yaz etrafı “Ben karanlıktaki kılıcım,” dedi Samwell Tarly. “Ben duvardaki gözcüyüm. Ben soğukta yanan ateş, şafak vaktindeki ışığım. Ben uyurları uyandıran nida, diyar halkını koruyan kalkanım.” “O halde geç,” dedi kapı. Dudakları açıldı, genişledi, genişledi, genişledi; kırışıklardan ibaret bir halkanın içindeki açık ağızdan başka hiçbir şey kalmayana kadar. Sam kenara çekildi ve Jojen’i kapıdan geçirdi. Yaz etrafı koklayarak Jojen’i takip etti ve sonra Bran’ın sırası geldi. Hodor eğildi ama yeteri kadar değil. Kapının üst dudağı Bran’ın başına hafifçe dokundu. Bran’ın başına bir su damlası düştü, burnundan yavaşça aşağı süzüldü. Tuhaf bir şekilde ılıktı ve gözyaşı gibi tuzlu.

Gece Kalesi, Sur’un ilk ve en büyük kalesi. Gece’nin Kralı dahil tüm korkunç Nöbet hikayeleri bu kaleye ait, 200 sene önce terk edilmiş ve burada Büvet Ağacından konuşan bir yüz-kapı var, konuşuyor. Sadece Yeminli olanların sözleriyle bu kapı açılıyor ve girip çıkmasına izin veriyor. Bran’ın altından geçerken başına damlayan su tanesinin gözyaşını anımsatması; ılık v tuzlu olması ilginç bir ayrıntı zira orası Sur, buz gibi olması lazım. Lakin gözyaşı ılık ve tuzludur.

Benim için dikkat çekici olan diğer iki şeyden biri de 1000 yaşındaki bir adamın yüzüne benzemesi ki ağaçlaşmış insan havası veriyor(asoiaf için bile mümkün mü bilemiyorum), diğeri ise ondan gelen bir ışık olması; ay ışığına benzeyen. Büvet Ağacı, Yüz, ay ışığı deyince benim aklıma hemen Braavos’taki Siyah’ın ve Beyaz’ın Evi’ndeki kapı geldi, o da aynı ama tek fark yüz konuşmuyor. Ay konusundaki şu başlığım ilginizi çekebilir. Arya Stark ve Braavos 'Ay' ve 'Su'

EK OLARAK. Yeşil adamlar “geyik” sürermiş, hikayelerde öyle anlatılırmış. Soğukel’den bahsedildiğinde Bran ve diğerlerinin ilk sorduğu şeylerden biri “geyiği var mı?” idi ve evet, adamın geyiği var ve kuzgunları.

ADwD

Kuşlar onun gözleri ve kulakları. Korucu için gözcülük yapıyorlar, ona ilerideki ve gerideki tehlikeleri fısıldıyorlar.

Bu korucunun bir düzine kadar kuzgunu var ve onlarla konuşuyor gibi. Nerede ne var her şeyi anlatıyor. Deri değiştirenlerin eskiden hayvanların ağzıyla konuştuğu anlatılırdı. Hatta kuzgunların eskiden insan gibi konuşup, parşömen yerine kendi sesleriyle sözleri taşıdıkları da.

Soğuk el bir buz wight’ı olarak ateşten korkuyor.

Hayır, diye fısıldadı çocuk, bizim başka bir sürümüz var. Leydi öldü, belki Boz Rüzgâr da. Ama Tüylüköpek, Nymeria ve Hayalet hâlâ orada bir yerlerde. Hayalet’i hatırlıyor musun?

Yaz, 5. kitap başında ölen ve kurdun içine giren Yabanıl warg’ın sürüsünü yenerek kendi sürüsü haline getirdi. Bunu ekleme sebebim Bran ve Arya arasında çok benzer nokta fark etmiş olmam. Daha önceki yorumlara ek olarak Nymeria ve Yaz da kendi sürüsünü elde etti, kurtlardan oluşan sürüler. Daha sonra ikisi de tat-koku ile maniple ediliyor ve karanlıktan korkulmamaları vb. sözler ediliyor. Üstüne bir buz wight’ı olan Soğuk el ama gerçek bir dirilmişten bahsediyoruz, diğer ölüler gibi değil. Onların daha çok boş kabuklar gibi olduğunu ve o kabukları warglayan başka bir güç olduğunu düşünüyorum ama Soğukel gerçekten Beric ve Cat gibi dirilmiş ve kendi iradesine sahip duruyor. Kısa bir süre sonra onları takip eden insanlar olduğunu söyleyip yanlarından ayrılıyor ve geri geliyor; Yaz aracılığı ile Bran’ın aldığı sürü ölü insan eti için kavga etmişti; Gece Nöbeti’nin adamlarını öldürmüş Soğukel. Kimler? Bilmiyoruz. Belki Mormont kafilesinden kaçanlar olabilir.

Tüm bu olan bitenler ister istemez beni Karga’nın niyetleri konusunda şüpheye düşürüyor.

Yaratıklardan üçü korucunun üstüne çullandı. Bran, Soğukel’in, yaratıklardan birinin yüzüne saldırdığını gördü. Yaratık ilerlemeye devam etti, Soğukel’i bir başka yaratığın kollarına itti.

Lakin wightların, Kankuzgun’un mağarası önüne pusu atması ve Soğukel dahil herkese saldırması da Ötekiler tarafında olmadığı izlenimi veriyor.

Sonra kendini gördü, kara yüzüstü yayılmıştı. Yaz, yaratığı Bran’dan uzak tutmaya çalışıyordu. Beni öldürürse ne olur ? diye merak etti Bran. Sonsuza dek Hodor olarak mı kalırım? Yaz’ın derisine geri mi dönerim? Yoksa sadece ölü mü olurum?

Bir deri değiştirenin bedeni öldüğü zaman eğer hazlihazırda bir hayvan içinde ise onun içinde kalıyor ama kendi bedeni içindeyse ruhu en yakındaki şeyin içine giriyor; ağaç ya da bir hayvan. Çok güçlü ise belki bir insanın bedenini çalabilir. Bran’a ileride bunlardan biri mi olacak? Yoksa sadece öylesine bir düşünce mi?

“Şimdi Ortak Dil’i konuşuyorsun,” dedi Meera.

“Çocuk için. Bran isimli çocuk için. Ben ejderhanın zamanında doğdum ve iki yüzyıl boyunca insanların dünyasında yürüdüm; izlemek, dinlemek ve öğrenmek için. Hâlâ yürüyor olabilirdim ama bacaklarım ağrılıydı ve kalbim bitaptı. Bu yüzden adımlarımı eve döndürdüm.”

Yaprak, ne zaman öğrendi bilinmez ama Ortak Dil’i Bran için öğrenmiş, demek ki onun geleceğini en iyi ihtimal ile uzunca bir süre biliyordu. Kankuzgun’u da zaten bunu onaylamıştı, onu ve hatta babasının doğumunu izlemişti. Uzun süreli bir plan olduğu aşikar.

Yaprak’ın 200 sene boyunca Diyar’ı -insanlara fark ettirmeden- nasıl gezdiğini de merak ediyorum. Hatta bu Diyar ile sınırlı olmayıp belki Essos’u bile kaplıyor olabilir.

Bütün renkler gitmiş, diye fark etti Bran âniden. Dünya kara topraktan ve beyaz ahşaptan ibaretti.

Mağara kırmızı bir ışıkla doldu. Sonra bütün renkler kayboldu, geride sadece siyah ve beyaz kaldı.

Bu iki alıntı bana Siyahın ve Beyazın Evi’ni anımsattı. Orada da her şey siyah ve beyaz; o şekilde giyinirler. Siyah ve Beyaz; Ölüm ve Yaşam’ın simgesel anlatımıdır aslında. Belki bize Buz ve Ateşin Şarkısı ile ilgili bir şey anlatmaya çalışıyordur?

Mağara içerisinde sayısız hayvan, insan ve dev ile Çocukların kemikleri de var . Yani alayı burada toplanıp bir şekilde ölmüş ya da zaman içerisinde tek tek gelip ölmüş. Burası Çocukların gizli mekanlarından birine benzediği için neden ve nasıl? sorusunu sormamak mümkün değil.

image

Önlerinde, siyah elbise giymiş beyaz bir lord vardı. Köklerden oluşan bir düğümün içinde hayal gibi oturuyordu. Büvet ağaçlarından dokunmuş bir taht, kralın kurumuş bacaklarına, çocuğuna sarılan bir anne misali dallarıyla sarılıyordu.

Kankuzgun’u ilk resmi karşılaşmaları. Üstündeki siyah, kendisi beyaz ve ağaç kökleri de beyaz; yine siyah ve beyaz vurgusu. Ayrıca bir kral gibi tahtında oturuyor. Daha sonra çocuklar onun yanına Bran için de bir taht yapıp, oturtuyorlar. Onun varisi gibi? Kankuzgun’u -varsa eğer- Orman’ın Çocukları’nın kralı yahut ona benzer bir şeyi olduğu havasını veriyor ki zaten yeşil görenlere karşı hürmet ve bağları biliniyor.

“Bir… karga mı?” Solgun lordun sesi kuruydu. Dudakları ağır ağır hareket ediyordu, sözcükleri şekillendirmeyi unutmuş gibiydi.

Bunu görene kadar çok ilgimi çekmemişti ama yine de “acaba?” diye düşünsem de gereksiz olacağını düşünüp bahsetmemiştim. Mahzende 3 gün saklanırken Yaz’ın derisinden çıkınca Bran, dilinin çok ağırlaştığını ve bir gün konuşmayı unutacağını düşünmüştü. Şimdi Kankuzgun’u da sanki öyle gibi konuşuyor. Sanırım ağız ile konuşmak yerine başka şekillerde konuşunca böyle sorun yaşanıyor. Bran da mı böyle olacak ki?

Meera’nın Yaprak adını verdiği şarkıcı, “Son yeşilgörenin bedeninin büyük bölümü ağacın içine karıştı,” diye açıkladı. “Fani hayatının ötesinde yaşadı ama hâlâ burada. Bizim için, sizin için, diyarların insanları için. Etinde sadece azıcık kuvvet kaldı. Bin bir göze sahip ama izlenecek çok şey var. Bir gün anlayacaksın.”

Uçurumun üstünde açılan büyük mağara zift kadar siyahtı, katran kadar siyahtı, bir karganın tüylerinden daha siyahtı. Işık içeri izinsizce giriyordu, istenmiyordu ve hoş karşılanmıyordu, çok geçmeden geri gidiyordu; yemek ateşleri, mumlar ve sazlar kısa bir zaman için yakılıyor ve sonra tekrar söndürülüyordu, kısa hayatlarına son veriliyordu.

Bran, öğretmeninin boğuk fısıltılarını dinleyerek orada oturuyordu. “Karanlıktan asla korkma Bran.” Lordun sözlerine, ağaçla yaprağın belli belirsiz hışırtısı ve adamın hafif baş bükmesi eşlik ediyordu. “En güçlü ağaçlar, dünyanın karanlık yerlerinde kök salanlardır. Karanlık senin pelerinin, kalkanın, anne sütün olacak. Karanlık seni güçlü kılacak.”

Bunu okuyunca var olan savaş için Kankuzgun’un planları olduğu ve insanlık için uğraştığını düşünmemiz istenmiş. Doğru? Yanlış? Ölüler içeri girmeye çalışıyor ama giremiyor; onlara saldırdı. Demek ki onlarla ilişkili değiller. Lakin karanlığı da seviyorlar ve ateş çok gerekmedikçe hoş karşılanmıyor, ihtiyaç giderildikten sonra hemen söndürülüyor. Bir nevi sanki gece-gündüz arasında; ölüm-yaşam arasında yaşıyorlar ve denge içinde gidiyorlarmış havası veriyor? Bana mı öyle geldi, bilemiyorum.

“Yeşilgörenlerin, çocukların büyücüleri olduğunu sanıyordum,” dedi Bran. “Şarkıcıların, demek istiyorum.”

“Bir anlamda öyle. Sizin ormanın çocukları dediklerinizin, güneş kadar sarı gözleri vardır ama çok uzun arada bir, içlerinden biri kan kadar kırmızı ya da ormanın kalbindeki bir ağaca yapışmış yosunlar kadar yeşil gözlerle doğar. Tanrılar, yetenek bahşetmek üzere seçtikleri kişileri bu alametlerle işaretler. Seçilmişler sıhhatli kişiler değildir, dünya üzerindeki günleri sayılıdır, zira her şarkının bir dengesi olmalıdır. Lâkin seçilmişler bir kez ağaçlara karıştıklarında ömürleri gerçekten uzar. Binlerce göz, yüzlerce deri, kadim ağaçların kökleri kadar derin bir bilgelik. Yeşilgörenler.”

Burada kast edilen “denge” galiba yeşil görenlerin sahip oldukları gücün, fazla olmasından kaynaklı… Atıyorum 100 yılda bir doğarlar ama 15-20 yıl yaşarlar çünkü bu güçlerle çok fazla şey yapabilirsin ve kötü bir niyetin olursa güçler kötüye kullanılabilir. Bunun önüne geçmek için de hastalıklı ve zayıf kişiler oluyorlar ve daha az ömürleri oluyor. Bu durumda Bran’ın sakat olmasının getirdiği “sıhhatsizlik” ve bu “denge” meselesine bakarsak Bran’ın günleri de sayılı olmak zorunda?

Kankuzgun’u bu olayın dışında gibi duruyor aslında çünkü bir Albino olarak doğsa da yaşlı bir erkeğin yaşına ulaşmayı başarmıştı, Nöbet’de kaybolduğunda. Kalan kısmı Ağaçlar’dan aldığı enerji ile kapatıyor. Belki ejderha kanı sayesinde 70’ne kadar yaşamıştır? Damarlarındaki ejderha kanı büyülü; Bran’ı da es geçebilir bu kıstas bu durumda? Onun da damalarında kurt kanı akıyor ve Stark hanesinin büyülü bir kanı olduğu aşikar.

Üstatlar, büvet ağaçlarının eski tanrılar için kutsal olduğunu söylerler. Şarkıcılar, büvet ağaçlarının eski tanrılar olduğuna inanırlar. Öldüklerinde o tanrısallığın bir parçası hâline gelirler.” Bran’ın gözleri büyüdü. “Beni öldürecekler mi?”

“Hayır,” dedi Meera. “Jojen, onu korkutuyorsun.”

“Korkması gereken kişi o değil.”

Korkması gereken kim, Jojen? Mağara geldiğinden ve iyileştiğinden beri Jojen, daha hüzünlü ve düşünceli hareketler sergiliyor. Bir şey biliyor ama söylemiyor gibi. Ölüm zamanı yaklaşıyor diye düşünmeme sebep olacak şekilde hareket ediyor.

Ve şarkıcılar *gerçekten* şarkı söylüyordu. Hakiki Dil’de söylüyorlardı, bu yüzden Bran sözleri anlamıyordu ama sesler kış havası kadar saftı. Bran bir keresinde, “Geri kalanınız nerede?” diye sordu Yaprak’a.

“Dünyanın derinliklerine gittiler,” dedi Yaprak. “Taşların ve ağaçların içine karıştılar. İlk İnsanlar gelmeden önce, sizin Batı diyar dediğiniz bütün bu topraklar bizim evimizdi. Lâkin bizim sayımız o günlerde bile azdı. Tanrılar bizlere uzun ömürler verdi ama dünyayı istila etmemizi önlemek için kalabalık nüfuslar vermedi; onları avlayacak kurtlar olmadığında, geyiklerin bir ormanı istila edecek olmalarını düşün. Günlerin şafağından bahsediyorum, güneşimizin yükselmekte olduğu zamanlardan. Şimdi güneşimiz batıyor ve biz gittikçe azalıyoruz. Felaketimiz ve dostlarımız olan devlerin soyu da tükenmek üzere. Batı tepelerindeki büyük aslanların hepsi katledildi, bütün tekboynuzlar öldü, sadece birkaç yüz mamut kaldı. Ulu kurtlar hepimizden uzun yaşayacaklar ama onların sonu da gelecek. İnsanların yarattığı dünyada ne bizim için yer var ne de onlar için.”

Yaprak bu sözleri söylerken üzgün görünüyordu, Bran da üzüldü ama o gece geç saatlerde, insanlar üzülmez, diye düşündü. İnsanlar nefret eder ve kanlı intikam antları içer. Şarkıcılar hüzünlü şarkılar söylerken insanlar dövüşür ve öldürür.

Ormanın Çocukları başta olmak üzere bir çok doğaüstü ya da sıra dışı olarak tanımlayacağım canlılar, insanların yaptıkları yüzünden yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Belki de Ötekilerin dönüş sebebi budur? Buna son vermek? Ya da cezalandırmak? Zamanında ilk Uzun Gece’nin geliş sebebinin “ceza” olması gibi. Diğer yandan da R’hllor tüm gücüyle saldırmaya hazırlanıyor. Ormanın Çocukları ve Kankuzgun’u bu savaşa son vermek istiyor olabilir mi?

Son paragrafta Bran’ın insanların aleyhine bir ifade kullanması ve Çocuklar’ın tarafından yer alan bir düşünceye sahip olması dikkatimi cezbetti. Bir şey anlatıyor olabilir ya da hiçbir şeydir. Sadece insanların, dünya yok olurken ne kadar umursamaz ve kör olduğuna dikkat çekiyordur? GRRM bir söyleşisinde buna dikkat çekmişti çünkü. Sanırım Bran aracılığı ile bize ayrıca kendi dünyamızın durumunu anlatan bir pasaj bu.

Odalardan biri şarkıcılarla doluydu. Şarkıcılar, tıpkı Brynden gibi, tahtlarda oturuyordu. Birbirlerine dolanmış büvet ağacı kökleri, şarkıcıların altından ve içinden geçiyor, bedenlerini sarıyordu. Şarkıcıların çoğu ölü görünüyordu ama Bran onların önünden geçerken şarkıcıların gözleri açıldı ve Bran’ın elindeki meşale ışığını takip etti. Bir şarkıcı, konuşmaya çalışıyormuş gibi ağzını açıp kapattı.

Sandığımızdan daha çok şarkıcı var ve onlar da Büvet Ağaçları ile bütünleşmiş.

*Bir gün onun gibi olacağım.* Bu düşünce Bran’ı dehşete düşürüyordu. İşe yaramaz bacaklarıyla kırık bir çocuk olmak yeterince kötüydü. Bedeninin geri kalanını da kaybetmek ve bütün hayatını bedeninin içinde ve çevresinde büyüyen bir büvet ağacıyla geçirmekle mi lanetlenmişti? Lord Brynden hayat gücünü ağaçtan alıyordu. Bunu Yaprak söylemişti. Lord yemiyordu, içmiyordu. Uyuyordu, rüya görüyordu, izliyordu. *Ben bir şövalye olacaktım,* diye hatırladı Bran. *Eskiden koşardım, tırmanırdım, dövüşürdüm.* Bütün bunlar bin yıl önce olmuş gibi görünüyordu.

Bran şimdi neydi? Kırık çocuk Bran, Stark Hanedanı’ndan Brandon, kayıp bir krallığın prensi, yanmış bir kalenin lordu, harabelerin veliahtı. Bran, üç gözlü karganın bir efsuncu olacağını düşünmüştü, Bran’ın kırık bacaklarını tamir edebilecek bilge ve yaşlı bir büyücü. Ama aptalca bir çocuk rüyasıydı bu, Bran şimdi anlıyordu. Bu çeşit masallar için fazlasıyla büyüğüm, dedi kendine. Binlerce göz, yüzlerce deri, kadim ağaçların kökleri kadar derin bir bilgelik. Bu, bir şövalye olmak kadar iyiydi. Neredeyse o kadar iyi.

Gerçekten de Kankuzgun’u gibi ağaçla bütünleşip, cesede benzer bir şeye dönüşecek mi? Muhtemelen yeşil gören olmamasına rağmen bazı Çocuklar bile öyle olmuş ise Bran da öyle olacak denebilir. Artık yeşil gören olmanın neredeyse şövalye olmak kadar iyi olduğuna karar verdiğine göre, kaderine razı olmaya başlamış gibi.

Nazarın tanrı korusuyla sınırlı kalmayacak. Şarkıcılar, yürek ağaçlarını uyandırmak için onlara gözler kazıdılar. O gözler, yeni bir yeşilgörenin kullanmayı öğrendiği ilk gözlerdir… ama zaman içinde ağaçların ötesini de görebileceksin.”

“Ne zaman?” diye sordu Bran.

“Bir yıl içinde, üç ya da on yıl içinde. Bunu bilmiyorum. Sana söz veriyorum, zaman içinde bu yeteneğe sahip olacaksın. Lâkin şimdi yorgunum ve ağaçlar beni çağırıyor. Yarın sabah kaldığımız yerden devam ederiz.”

Bu, bahsedilen yetenek nasıl bir şey tam anlamadım; koma rüyasında olduğu gibi her yeri görebilme yeteneği mi yoksa geleceği görme yeteneği mi ki ondan bahsetmedi hiç, geçmişi göreceğinden bahsedip duruyordu öncesinde.

Binlerce göz, yüzlerce deri, kadim ağaçların kökleri kadar derin bir bilgelik.

Bran 5. kitap boyunca birkaç kez bu cümleyi kendine tekrar edip duruyor. Arya’nın “Sivri Ucu Sapla”; Jon’un “Hiçbir şey bilmiyorsun, Jon Snow” ve Dany’nin “Arkama bakarsam kaybolurum.” sözü gibi. Bu da onun karakter gelişimi için önemli bir işaret muhtemelen.

POV’un sonu da Bran’ın ağacın gözüyle geçmişi gördüğü o bir dizi sıra görülerle bitiyor.

Dört kitaba baktığımız zaman Bran’ın hikayesi daha çok Buz ve Ateşin hikaye gelişimi havası verdi bana. Yani daha çok bu hikayenin fantazi-büyüsel kısımlarını ve belki de iki taraf arasındaki savaşın temeli-nedenini açığa çıkartacakmış gibi bir izlenim yarattı. Yanlışım yoksa sonraki kitapta daha çok Ötekiler tarafını görüp, öğreneceğiz. Eğer öyle ise bunu Bran aracılığı ile olacağına inanıyorum zira halihazırda Sur ötesinde olan ve üstüne geçmişe gidebilen ya da şu anı da görebilen tek POV karakteri Bran.

Peki, Bran’ın hikaye sonu ne olacak? Aslında çok güçlü ve “işte bu!” diyebileceğimiz işaretler yok ama işaret yok demek değil bu. Bran’ın son kitaba kadar kendini Kışyarı Lordu ve Robb’un varisi olarak ifade etmesi; prens olduğuna vurgu yapılması ve Rodric ve Luwin’in sık sık “İleride iyi bir Lord olacaksın.” diye söylemesi gibi şeyler, bende Bran’ın ileride Kışyarı Lordluğunu(ya da krallığını) alabileceğini düşündürdü, elbette oyuncunun iddia ettiğinin aksine seri sonunda ölüp kalmaz ise.

Fakat dizide olduğu gibi 7 Krallığın Kralı olacağına bir işaret var mı? Hiç görmedim. Küçük bir ima bile bulamadım. Dahası Bran, Demir Taht ve Güney savaşlarıyla ilgileniyordu bile denemez. Sadece Robb’un güneyle olan savaşı konusunda endişeleri vardı.

Bunun dışında Kankuzgun’un oturduğu yerin “taht” gibi olması ve Bran’ın onun yanında varisiymiş gibi -onun için yapılan- tahta oturtulması Orman’ın Çocukları için bir çeşit kral haline gelecek olabilir mi? Bu da çok olası bir şey aslında. Çocuklar için yeşil görenlerin değeri ortada, onlara hizmet ettiklerini düşündüren sebeplerimiz de var. Hürmet en üst seviyede. Sonuçta onlar için ağaçlar birer ilah ve yeşil görenler de ilahları ile iletişim kurmasını sağlayan elçiler. Starklar yok edene kadar Ormanın Çocukları, Warg King ile müttefik halindeydi; iyi iletişim kuruyordu.

Yani eğer açıklamada gerçeklik payı var ise bu, 7 krallığın kralından ziyade Ormanın Çocukları ya da Kuzey Krallığı ile sınırlı bir şey gibi görünüyor, ötesine dair bir şey bulamadım.

Diğer yandan Bran’ın sonunun Kankuzgun’u gibi olabileceğini düşünmemiz için de ufak da olsa bir işaret görüyoruz ya da ölebileceğine dair… çünkü yeşil görenler sıhhatli değil ve yeryüzünde günleri sayılı demişti, Kankuzgun’u ki Bran ve Rickon için ayrı ayrı ya da sık sık birlikte “tatlı işaretler” meselesi de var. Tekrar girmeyelim. Okumayanlar için; Buz ve Ateşin Şarkısı "Tatlı" İşaretler - 1

7 Likes