Dragon & Crow


Kurgu;; Daenerys, Khal Drogo’ya satılmak yerine eski bir şövalye tarafından. Kuzey’e kaçırılır. Jon Snow, ateşle öpülmüş bir kız yerine ateşin kendisi olan bir kızla karşılaşır.


Gözlerini açtığında kendisini Kışyarı’nda bulmayacağını bilerek, yine de küçüklüğünün ısrarlı inkarcılığıyla gözlerini kapadı Jon Snow. Sur’u sadece heybetli, ihtişamlı bir buz duvarı olarak düşündüğü günlerde, bir gün babası Eddard Stark’ı etkileyip onun meşru çocuğu statüsüne yükselebileceğini de hayal ediyordu, lakin şu an özlemini duyduğu ve umutsuzca istediği şeyler bundan biraz bile daha mantık içermiyordu. Bir piç, lord olamayacağı gibi; Kara Kardeşler’in yeminli bir üyesi de evinin sıcaklığına kavuşamazdı. Saatlerdir şömineden yayılan yumuşak sıcaklığa rağmen buz kesmiş saman yatağında rahatsızca döndü, gecenin getirdiği sert rüzgârlar camlara ve taş duvarlara çarparak uykusunu böleli birkaç saatten fazla olmamıştı. Yine de evinin alışılmış tanrı korusunu, sıcak odalarını, balla pişirilmiş leziz ördeklerini ve en çok da, küçük kardeşlerini düşünmekten alamıyordu kendisini. Geldiğinden beri ona hayal kırıklığından başka bir şey katmamış olan kalede, birilerini öldürmemeye çalışırken yapabileceği tek şey bu olarak gözüküyordu. Yine de gözüne uyku girmeyen her geceyi Arya’nın bitmek tükenmek bilmeyen haylazlıklarını, Bran’ın hızlı oklarını düşünerek geçirmek de ona pek bir şey katmıyordu. Aksine, göğsünün bir yanında sürekli sızlayan boşluğu kendi kendine genişletiyor gibiydi. Odasının küflü kokusunu içine çekip alevlerin tavanına yansıyan dansını izledi Jon. Yarım saat içinde üstündeki yatma kürkünü bırakıp sabah ayazına çıkmak zorunda kalacak, ardından birkaç işe yaramaz herif ile kalenin dışındaki kuyudan su çekmeye gidecekti. Güne başlamak için pek de moral verici bir görev değildi, özellikle Jon gibi sinirlerinin sık sık bileylenmesine ihtiyacı olan biri için. Ağır ve olabildiğince geciktirilmiş hareketlerle yatağında doğruldu, gerilmiş kaslarını açtı ve esnedi. Ardından Sör Allison ve onun meşhur gazabı ile bugünkü ilk yüzleşmesine hazırdı.

Daenerys Targaryen, vücudunu tamamen kaplayarak onu bir kartopuna benzeten kürklerinin arasından fark edilmeyecek kadar solgundu. Saatlerdir dik yamaçlar ve aşınmış taşların üstünde yürümekten ayakları su toplamıştı, bu yetmezmiş gibi yanına alma fırsatı bulduğu birkaç hançerden biri kırılmıştı. Ama o ejderha kanındandı, bu yüzden başka bir kız pis kokulu adamlar ya da sert etlerden şikayetçi olabilirken Dany çelik gibi bir iradeyle yoluna devam ediyordu. Ne yanında yürüyen yabanıllara bir bakış atmaya, ne de dinlenmeye yelteniyordu. Onu abisinin hırsından, gözükaralığından korumak isteyen sürgün bir şövalye onu buraya gönderdiğinden beri, tek tük emirler dışında bir söz çıkmamıştı kızın ağzından. Cildini yakan, ısıtan, onu anne kucağındaymış gibi hissettiren sıcaklık; bu buz tutmuş ormanda sadece cılız bir ateş olarak yakalanabiliyordu. Güney şehirlerindeki zengin pazarlarda sık sık rastlayabileceğiniz değerli ametistlerin açık, parlak bir tonundaydı gözleri. Yaşına göre çocuksu olması gereken yüz hatları çabuk şekillenmiş, ona yumuşak ama kararlı bir ifade katmıştı. Daenerys, abisi Viserys’in olduğu ve olabileceğinden çok daha iyi bir lider olabilirdi. Bunu Kuzey’e gönderildiği andan itibaren biliyordu, ama kanıtlama fırsatı elinden alınmıştı. Şimdi tek şansı, vaatleriyle kandırdığı üç beş yabanıl haydut eşliğinde ormandan çıkıp Sur’a ulaşmaktı. Ardından zavallı, kayıp bir kız rolüyle Yedi Krallık’a giriş yapabilir, doğru kişilere ulaşabilirse de Targaryen hanedanını hâlâ destekleyenleri toplayabilirdi. Buna rağmen genç kızın o anlık tek amacı, deri çizmeleri daha da ıslanmadan bir mağara bulup aniden bastırmış olan tipiden kaçabilmekti. Saatlerdir ilk defa, gözlerini yanındaki adama çevirdi. Tek kulaklı, kambur ve sürekli sırıtan bir haydut; diğerlerinin ona sesleniş şekliyle Tilki Jorden. [color=#8a6854]“Jorden. Bizi en yakın mağaraya götür, bir tipi yüzünden kaybolup ölmemizi istemiyorum. Bu kadar yaklaşmışken.”

Jon Snow, yanındaki hırsızlar ve tecavüzcüler takımı ile yol alırken, bu görev için uygun olan son adamın kendisini olduğunu düşünüyordu. Bu epey kibirli bir düşünce gibi gelebilirdi, fakat dövüş alanında kendisini kanıtlamak varken su çekmeye gitmek ona biraz sızlanma hakkını veriyordu o gün. Güneş, buz tutmuş ve karla kaplanmış cılız ağaç dallarının arasından süzülüp gözünü kamaştırırken atını toprak yolun en düz kısmında sürmeye çalışıyordu. Yine de bu düz kısımdan aynı anda geçmek için kapışan üç çocukla birlikteyken, grubun en arkasından dikkatlice gelmekle yetinebilirdi. Kışın yaklaştığı söylenen bu zamanlarda, bir gün öldürücü fırtınayla karşı karşıyayken ertesi gün güneş yüzünüze gülebilirdi. Sonbaharlar böyle olurdu, fakat Jon’un ilk sonbaharı buydu ve ani hava değişimleri konusunda pek de tecrübeli değildi. Bu sebeple ormanın pek derinlerinde sayılmayan kuyuya doğru yavaş, ama sağlam şekilde ilerlerken bastıran tipi, genç adamın duraklamasına sebep olmuştu. Öldürücü olabilecek bir hata. Önden ilerleyen sabırsız ve tecrübesiz çocuklar, ki hiç biri on beş yaşından büyük görünmüyordu, onun geride kalışını fark etmeden ağaçların arasında gözden kaybolmuşlardı bile. Birkaç dakikalık şaşkınlığın ardından, gece karası saçlarında ince bir örtü oluşturmaya başlamış kar tanelerini silkeledi ve cılız bir derenin üstünden atını geçirip tanıdık bir mağaraya ilerledi. Bazen keşif görevlerine çıkabilecek kadar güvenilir olmanın yararlarını, civardaki sağlam noktaları bilmek olarak görüyordu. Hayalet, boz kısrağının arkasından onu takip ederken çam ağaçlarının arasına saklanmış yer altı mağarasını bulmak için dikkatle bakınıyordu Jon Snow.

Daenerys, kürkünün belini çevreleyen kuşağa sıkıştırdığı birkaç çakıl taşından ikisini çıkarıp yere oturdu. Tilki Jorden ve ne adları, ne yüzleri aklında kalan diğer üç adamın topladığı ince dalları tutuşturmak bir dakikasını bile almamıştı, oysa diğer yabanıllar için bu oldukça büyük bir çaba gerektirebiliyordu. Ateşle aram hep iyi oldu. İçinden geçen cümleler artık daha az sitemkar, buna karşılık olarak da daha minnet doluydu. Soylu Targaryen hanedanının son kız çocuğu, elbette bazı yeteneklere sahip olacaktı. Buz ve karanlıkla çevrelenmiş mağarasında, bunun için oldukça şanslı olduğunu hissediyordu. Tipinin getirdiği bulutlar, yol boyunca onu az da olsa ısıtmış güneşi kestiğinden beri ağaçlar, devasa muhafızlar gibi engelliyordu ışığı. Derin bir nefes alıp, muhtemelen geceyi geçirecekleri deliğe göz gezdirdi. Muhtemelen bir ayının ini olabilecek kadar pis, ama düzleşmiş taşlara sahip ve dar girişliydi. Büyük bir giriş, rüzgâr ve soğuk hava için daha çok yer demekti; aynı zamanda diğerlerinin onların sığınağını bulması için daha büyük olasılık. Ama başını çevirip bir kılıcın ucuyla karşılaştığında, ne dar girişin ne de girişte duran adamlarının onu korumada bir işe yarayabileceğini anlamıştı. Siyah kürklere ve derilere sarınmış bir adam ve gümüşî beyazlar içinde parlayan Dany. Ateşin çıtırtıları, birkaç saniye için ortamdaki tek ses olurken, Kışyarı piçi Jon Snow ile Targaryen prensesi Daenerys, ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi paylaşıyorlardı. Ne de olsa genç karga, uyluğuna dayanmış olan hançeri kat kat kürklerin altından fark edememişti henüz.

[color=#546d8a]“Sen yabani değilsin. Adın ne?” Adamın titrek sesi, mağarada yankılanırken Jon güçlü görünmeye çalışıyordu. Karşısında oturan kızın gözleri yüzünü incelerken bunu yapmak zordu, çünkü o da kızı inceliyordu. Bir yabaniye ait olamayacak kadar soylu bir ifade, ama bir soyluya ait olamayacak bir hikaye. Hiçbir leydiye Sur’un ötesindeki bir mağarada rastlayabileceğini sanmıyordu Jon Snow, hem de girişte bekleyen dört haydut eşliğinde. Ucuz çelikten yapılmış kılıcı, kızın ince boynuna dayalı beklerken yanlış bir şey yaptığını biliyordu. Kim olursa olsun, konuşmaması gerekiyordu. Ama kızın kimliğini öğrenip, sonra da öldürebilirdi. Silahlı olan kendisiydi ne de olsa, yerde oturup beyaz kürklerine sarılmış kız değil. Gümüşî saçları, büyüleyici yüzünün iki yanından bukleler halinde dökülen kız, tamamen savunmasızdı. Fakat bir şekilde çarpılmış Jon da, en az Dany kadar savunmasızdı. Ne kılıcını hareket ettirip kızın boynunda bir yarık açacak iradesi, ne de kılıcını kaldıracak güveni vardı. En az iki saattir tipide at sürmenin verdiği yorgunlukla, bunun en kısa sürede bitmesini dilemekten başka bir şey gelmiyordu elinden. [color=#8a6854]"Iriah. Adım Iriah, Qarth’dan geliyorum. Güney."Soğuktan uyuşmuş kaslarını harekete geçirip, kolunu aşağı indirmesi gerekenden uzun sürmüştü. Ama yine de kızın sözlerine yeterince güvenmiş, sesindeki Güneyli aksanını ayırt edebilmiş ve yere oturabilmişti. Sesinin yine titremesine engel olmaya çalışarak eldivenli elini kıza uzattı. Geceyi aynı mağarada geçireceklerse, yabancı olarak geçirmemeleri daha iyi olurdu. [color=#546d8a]“Jon Snow. Sur’dan.”

{İlk fanfic denemem, devam ederim buna ehe. Çok aceleye geldi ama hadbakalım.}

Dürbünüm nerdeydi benim dsjfhdjshfs neyse çok güzel olmuş. Dany ve Jon istemesem de katlanıcaz artık :D:d:d

ilginç bir hikaye çıkarmışsın devamını nasıl bağlıyacağını bekliyorum…

Aboo… Bayağı güzelmiş. Devamını bekliyorum.

Teşekkürleer, biraz fazla “olaysız” oldu ama neyin ne olduğu belli olsun diye yaptım o şekilde, akşam devamı gelir ehe.

@Rhaegar: Dany ve Jon’a kurban oluruz, ama ayrı ayrı, yoksa çift halinde pek iyi değiller kabul…

işte bunu bekliyorum gerçekte de, hadi inşallah :smiley:

Bakalım nereye varacak hikaye.

Jon Snow. Hoş bir tınıya sahip olmasına rağmen, Snow soyadının havada bıraktığı hafif gerginliği Dany bile kolayca algılayabilmişti. En akıllıcasını yaparak adını saklamış olan kız, kuzeyde herhangi bir ailenin soyadını taşımayan çocuklara Snow dendiğini bilecek kadar eğitim almıştı. Adamın uyluğuna dayalı duran hançeri kaldırıp fark ettirmeden gösterişli kürk katlarının arasına yerleştirdi, boğazından çekilen kılıca karşılık bu kadarını yapabilirdi en azından. Siyahlara bürünmüş yabancı, sert ve soğuk zemine otururken yüzünü inceliyordu Dany. Alt tabakadan biri olmadığı sonucuna varabilmişti soylu ifadesinden, ama yine de dikkat etmek zorundaydı söylediği kelimelere. Bu sebeple, güneyli Iriah rolünü kısa sürede benimsemesi lazımdı. Yüzüne düşen bir tutam saçı dikkatlice geriye çekti ve soğuktan uyuşmuş ellerini ateşe tuttu. Yumuşak kunduz derisinden eldivenlerini birkaç gün önce “sadık” yoldaşlarına rüşvet olarak vermişti. [color=#8a6854]“Sur’daki adamlar ormanda hep yalnız mı dolaşır? Ya da tanımadığı kızların boğazına önce bir kılıç dayayıp, sonra yanına oturur?” Adamın kendisine çevrilen şaşkın bakışlarını hissedebiliyordu, ama dudaklarından dökülen kelimelere engel olmak için oldukça geçti. Sur’da olduğuna göre güçlü bir savaşçıydı Jon Snow, Dany ise kaçırılmış bir prensesten fazlası değildi. Sesini kesip uysalca rolünü oynamak için fazla dik başlı bir prenses. Bu sefer bu özelliğinin nelere yol açacağını bilmeden ellerini ateşten çekti. Şimdi dikkatini sadece korucuya dikmişti.

[color=#546d8a]“Sur’daki adamların ne yaptığı seni ilgilendirmez. Ama bir güneylinin burada ne yaptığı beni ilgilendirir. Birlikte dolaştığım adamların nasıl olduğunu düşünüyorsun? Erdemli ve parlak şövalyeler mi? Seni bulan korucu, bir tecavüzcü ve katil de olabilirdi. O yüzden, memnun olmaya çalış.” Kızın beklenmedik alaycı sözleri, Jon için birkaç saniyelik duraksamaya yol açsa da kolayca savuşturmuştu bunları. Fakat daha bitmemişti, Iriah’ın berrak gülüşü mağarada yankılanıyordu. [color=#8a6854]“Bir tecavüzcü ve katil olmadığından emin misin? Yanında dolaşan başka bir adam göremiyorum da. Sen Sur’dan sorumlusun Jon Snow, ötesinden değil. Burada ne yaptığımı bana bırak.” Eh, demek uzun bir tartışma onları bekliyordu. Buna rağmen sinirlenip inat edemeyecek kadar yorgundu Jon, ıslanmış ve ince bir buz tabakasıyla kaplanmış eldivenlerini çıkarmakla uğraşmayıp ellerini ateşe uzattı. Bir Stark kadar soğuğa dayanıklı olsa dâhi ateşten yayılan sıcak hava onu baştan çıkarabiliyordu kolayca. Bir cevap vermeye zahmet etmeyip, ateşten çıkan çıtırtılara verdi kulağını. Fazlasıyla yorulmuş biri için ninni kadar uyutucu olabiliyordu bu sesler, nitekim kürklerine iyice sarınıp sırtını duvara dayayan Jon için de öyle olmuştu. Kızın uyanık olduğunu hayal meyal biliyordu, fakat yanlarına usulca sokulan silüeti görmek için fazla dalmıştı rüyalar alemine.

Saçlarından tek tük damlayan sular ateşin içine düşerken, bir okla avlamış olduğu tavşanı deri torbadan çıkardı Dany. Jon’un uykuya karşı koyamadığını fark etmişti, ama akşam yemeğini kaçırmaması için onu uyandırmaya da niyeti yoktu. Ukala bir korucuyu, iki gündür sakladığı tavşanını paylaşmak için uykusundan etmeyecekti. Yorgun bir adamın dinlenmeye daha çok ihtiyacı olduğunu düşünüyordu, özellikle de bu gece mağarasına başka ziyaretler olacaksa ihtiyacı olan şey Jon’un enerjisiydi. Önceki koruyucuları pek de başarılı bir iş çıkarmamışlardı ne de olsa, girişte kanlar içinde uzanıyor olmalılardı ya da kaçmışlardı. Onlar için bir üzüntü ya da kızgınlık hissetmek için fazla acıkmıştı Dany. Derisini soyduğu, temizlediği ve bir sopaya geçirdiği tavşanı ateşin üstünde tutarken dışardaki ormandan yükselen uğultuları dinliyordu. Kurtlar, kargalar, ayılar ve hayal etmeye çekindiği bir sürü yaratık. Ama onu dehşete düşüren bu sesler değildi, boğazına dayanan bir başka bıçaktı.

Jon Snow çıkan bağırışmadan dolayı gözlerini açtığında karşısında çamurlar içinde bir yüz bulmuştu. Bunu beklemediği söylenemezdi açıkçası. Adam biraz geri çekilince, daha dikkatlice bakma fırsatı bulmuştu genç adam. Kendisininkilere oldukça benzeyen, sadece çok daha fazla yıpranmış siyah deri ve kürkler. Yer yer kanla, yer yer de yağmurla ıslanmıştı ve adamın yeşil gri gözleri tuhaf bir ışıltıyla parlıyordu, canlı görünen tek yanı gözleriydi. [color=#707f90]“Jon? Yedi cehennem, Jon.” Perişan haldeki adamın hırıltılı sesinden kendi adını duymak, Jon’a tuhaf derecede tanıdık gelmişti. Yine de hızla ayağa kalkıp kılıcını çekti, Sur’dan kaçmış bir kardeşle karşı karşıya olduğu fikri ona daha cazip geliyordu. Benjen Stark bu halde olmazdı. Muhtemelen uzun süredir kırık, kanlı bir burun. Yamuk, beceriksizce kesilmiş kısa saçlar. Kaşından gözüne doğru inen, iltihaplanmış bir yara ve şişip kapanmış bir göz. Diğer her şeyi önemsiz birer ayrıntı gibi gösteren, dirsekten kopmuş bir kol. Amcası kayıp olabilirdi, ama bu kadar korkunç görünmesi Jon için imkansıza yakındı. [color=#546d8a]“Benjen Amca. Sur’a yakınız, tipi bittiyse geri dönmek zorundayız, daha fazla daya…” Amcası olduğundan artık emin olduğu adam onu sustururcasına sağlam olan elini kaldırdı, yosun tutmuş yeşilimsi duvara dayanıp soluklandı. Jon’un meraklı bakışlarının altında, beklenmeyecek güçte bir sesle konuştu. [color=#707f90]“Sur bekleyebilir, sabah şifacılara gideceğiz. Ve Jon, Targaryen kızıyla ne işin vardı? Tanrılar, kaçmasına izin verdim.” Jon ateşle ısınmış mağaraya baktı. Yarı kızarmış tavşan yerde duruyordu, kan lekeleri ve birkaç tahta parçası da. Ama Iriah adıyla bildiği Targaryen kızı ortalıkta görünmüyordu.

Çok iyi gerçektende… Devamını bekliyorum, akıcı bir anlatım tarzı. Güzel bir özellik ve bir hikayenin en gerekli olduğu şeyi sürekliliği sağlıyor.

Oldukca guzel devamını bekliyoruz.

Teşekkürleer, en kısa zamanda yazacağım ehe şevkleniyorum falan böyle. :stuck_out_tongue:

yaz yaz boş durma :))

şaka bir yana güzel gidiyor … devamını merek ediyorum … ne diyim fazla bekletme :))