Hikaye - Castamere Yağmurları

Okurken bunu dinlemeniz daha da güzelleştirecektir bence. Yorumlarınızı bekliyorum, eğer tutarsa devam ettireceğim.

‘‘Yarın at binebiliriz. Erken uyu, Martyn.’’

Lordum ve amcam, Castamere’in Kızıl Aslanı’nın bana son söyledikleri buradaydı. Kaleden çıktım ve yatağımın bulundu asker barakalarına doğru yürümeye başladım. Yağmur damlaları suratıma bir kırbaç gibi iniyordu… Saçlarım ıpıslak olmuş, siyah pelerinim çamura bulanmıştı. Atların kişnemesi, geç vakitte kuluçkaya yatmış tavukların gıdaklaması ilginç bir ses karışımı yaratıyordu… Kendimi düşüncelere verdim yürürken. Acaba Lannister’ları yenebilecek miydik, yoksa bunu denerken ölecek miydik. Tek bildiğim, hiç kimsenin Tywin denen o aşağılıktan emir almayacağı idi. Bir Lannister’dan, bir sarı aslandan emir alacağımıza ölürdük daha iyi zaten. Yürümeye devam ettim, yaklaşmış, ahırların bulunduğu yere gelmiştim. Buradan bir 200 adım daha yolum vardı. Atıma bir bakmak için ahırlara girdim. Eski dostum Faralyn tüm heybeti ve alaca rengiyle diğer atların arasından çok çabuk fark ediliyordu. Huysuz bir kırçılı kendime at olarak seçtiğimde gerek amcam, gerek babam bu karardan pişman olacağımı söylemişti. Ama iki huysuz iyi anlaşmıştık doğrusu. Yelelerini okşayıp, önüne bir saman yığını verip, sadık bineğime iyi geceler dedim.

Yürüdüm, ve yürüdüm. Barakalara vardığımda iki asker kapıda nöbet bekliyordu.

‘‘Hoş geldin evlat’’, dedi benden yaşça büyük olanı. Aldırmadım. Bir sördüm belki ama bu bana diğer askerlere üstünlük taslama hakkını değil, emretme hakkını veriyordu sadece. ‘‘Hoş bulduk Eddie’’, diye yanıtladım. ‘‘Sanırım bu gece bizim sağ kalmamız için sıcak yatağından siz ikinizin k.çına tekmeyi bastılar’’, diye de ekledim. Eddie güldü. ‘‘Sorumluluk, lordum’’, dedi. Barakalara girdim. İçerisi leş gibi ter, otuzbir ve demir zırhlardan dolayı pas kokuyordu ama bir ay kadar kaldığınız zaman bu kokuya alışıyordunuz. Yatağıma kendimi zar zor attım… Yatağa girmemle beraber aklıma şu son seviştiğim Arryn’lerin kızı ve, ona okuduğum iki dize geldi… ‘‘Lordun bir kızı varmış / Bir hilal gibi ‘‘göklerde’’ imiş…’’ Biraz hayal kurduktan sonra uyku ağır bastı, ve vücudumu hayal denizinin hırçın dalgalarına bıraktım.

Uyanma borusu çaldığında, alel alece üzerinde aile armam bulunan ince örgü zırhımı giydim. Yatağımın yan tarafındaki aynaya baktığımda yıkanmam gerektiğini anladım. Sarı, dalgalı saçlarım çamur yüzünden koyulaşmış. Yüzümdeki çiziğin kanı pıhtılaşmış ve kurumuştu. Kaleye doğru yürümeye başladım, ahırların oraya geldiğimde ise üstümü bir üşengeçlik sardı. Faralyn’i ahırdan aldım ve kaleye doğru at sürmeye başladım, kaleye geldiğimde ise askerlerin çoğu sıra halinde dizilmişlerdi. Muhtemelen amcam kaleden çıkıyordu, ya da yeterli olacak ordular toplanmıştı. Derhal kalenin hamamına gidip uzun bir banyo yaptıktan sonra amcamın odasına gitmek için Maester’den icazet aldım, ve kapıyı çaldım. Bariton bir ses ‘‘Girin’’ dedi. Amcamın sesiydi. Kapıyı açtım, uzun bir süre gıcırdadı ve aynı şekilde kapadım. Amcam beni babamdan hiç görmediğim bir şefkatle kucakladı. ‘‘Günaydın, yeğenim’’, dedi. ‘‘Bugün Casterly Rock’a at biniyoruz, hazır mısın?’’ dedi. Sorusunu olumlu yanıtladım. ‘‘Kılıcım bir kaç Lannister öldürmek için çığlık atacak neredeyse amca!’’ diye de ekleyince kahkahayı bastı. ‘‘O zaman hazırlan, dedi. 2.000 adamla yola çıkıyorsun.’’ Lord Kumandan’ın 2. adamı olarak savaşacak, ve kendini kanıtlarsan, ki buna kalbimle inanıyorum. Ordudan sorumlu olacaksın.’’

7’ler yardımcın olsun.

Hikaye yazmak için çok değinilmemiş bir olay’ı seçmişsin.Bunu sevdim.

Teşekkür ederim, hep ilgimi çekmişti. Umarım beğeneceksiniz:)

kardeşim çok hoşuma gitti bende merak ediyorum forumdan soğumuştum önce kanatayak ısındırdı beni şimdide senin bu yazın yanlız karakter diyaloglarına önem versen daha iyi olurdu iç konuşmalar çok fazla olursa eserin kalitesini düşürür dost tavsiyesi olarak algıla bunu iyi forumlar hikayenin devamının gelmesi dileğiyle :slight_smile:

Herkese teşekkür ederim. Diyaloglar üzerinde çalışıyorum.

Amcamın son sözleri beni düşünceye sevk etmişti. ‘‘7’ler yardımcın olsun.’’ böyle bir savaşta onlar kimin yanında olurdu bilmiyordum. Her ne kadar birbirimizden nefret ediyor olsak da, Aslan aslanı, kardeş kardeşi öldürecekti. Odadan hızlıca çıktım, ve ordugahın toplandığı yere gittim. Ordunun Lord Kumandan’ı Sör Calwyn Rivers’tı. Atının üzerinde heybetli bir şekilde duran bu yaşlı adamın, kır, uzun saçları ve yara izleriyle bezeli, elmacık kemikleri çıkık bir suratı vardı. İnanılmaz yapılıydı. Faralyn’i onun yanına sürdüm.
’‘Selamlarımı sunarım, Lord Kumandan.’’
’‘Merhaba evlat. Lordum Robert Rayne senin faydalı olacağını söyledi. Eğer emirlerimden çıkmaz ve boş kahramanlıklar yapmazsan gayet iyi anlaşırız. Zira savaşlar kahramanlıkla değil, taktikle kazanılır. Bugün, Ashemark’a yürüyecek, ve orayı kuşatacağız.’’

Bu adamdan hoşlanmamıştım, ama kumandanımdı işte.

Ashemark’a doğru at binmeye başladık. Sancaklarımız rüzgarda hırçın bir deniz gibi dalgalanıyordu. Beyaz zemin üzerinde kırmızı aslan… Ben sancağa bakarken at binmeye devam ettik tabii ki, 2 saat gibi bir sürede Ashemark’ın önüne vardık. Sancaklar kaleye çekilmişti. Marbrand Ailesi’nin yuvasına gelmiştik. Bayraklarında yanan bir ağaç vardı. Kuşatma kampını kurmaya başladık… Kendi çadırımı kurmak üzereydim ki, Lord Kumandan ve 2 askeri yanıma geldiler.
’‘Evlat.’’
’‘Evet Lord Kumandan?’’
’‘Evlat, biliyorsun ki kuşatmadan önce barış görüşmeleri yapılacak. Bunun için bizim taraftan da birinin gitmesi gerekiyor. Bu kişi kim olmalı sence?’’
’‘Lordum, elbette ki karar sizindir ama ben bu görevi yapabileceğime inanıyorum.
’'Sahiden mi? Senin gibi toy bir genç, bu görevi yapabilir mi? O kadar sağlam adam varken. Saçmalamayı kes, daha bir bok değilsin aslanım.

Kan beynime sıçradı.

‘‘Lordum, eğer bir bok olmadığımdan şüphe ediyorsanız soy adıma bakabilirsiniz. Lord Kumandan olabilirsiniz, ama bu benim ailemin davası ve doğuştan gelen hakkımla komutayı ele alıp kafanızı kütüğe koyabilirim!’’

Başka söze gerek kalmamıştı. Lord Kumandan kılıcını çekti. Bu insan azmanıyla dövüşecektim, başka seçeneğim yoktu. Onuruma hakaret edilmişti. Kılıcım, '‘Aslan Terbiyecisi’'ni çektim. Kından çıkarken nahoş bir ses çıkardı… Ve kılıçlarımızı çarpıştırdık. Calwyn Rivers sert saldırıyordu. Ben de onu provoke etmeye çalışıyor, çevik bir biçimde ataklarından kaçıyordum.

‘‘Soyadın neden Rivers, hiç düşündün mü seni piç!’’
’‘AAAARRRGHH!’’

Aniden saldırdı, beklediğim hamle buydu. Sola çekildim, ve dar bir hamleyle kılıcı göğüs kafesinin arasına sapladım. Yüzüme kan fışkırdı. Kokusu iğrençti. Lord Kumandan kılıcımın ucundaydı şu an. Ve son bir şey söylemek için kendini toplamaya çalışıyordu.
’‘7’lere ve onların koruyucularına… koruyucularına inanıyorum… Amin.’’

Ve öldü. Kılıcımın ucunda öldü. Kılıcı çektim ve bedeninin yere düşmesini seyrettim. Kanı yere kırmızı şarap gibi dökülmüştü Bir tablo gibiydi. Askerlere dönüp baktım ve ‘‘Elçi olarak gitmeme karşı çıkacak başkası var mı?’’ dedim. Bayrakları indirdik, ve geleneklerde olduğu gibi, teslim olmaları için onlara bir süre verdik, ve bir elçi beklemeye başladık.

BiLader hic durma yazmaya devam et hep merak etmisimdir bu Castamere YagmurLarı’nın hikayesini :slight_smile:

Teşekkür ederim dostum, yeni bölüm yarın akşam belki de bu gece online olur:) İyi okumalar herkese…

aha gerçek metin mi bu

Bayraklarımız rüzgarda dalgalanırken, kale kapısından bir elçi atını tırıs sürerek gelmeye başladı.

Siyah kıyafetler içindeydi. Yaklaşıyordu, yaklaşıyordu. Kıyafetine tezat olarak bembeyaz bir kısrağa biniyordu. Aniden Faralyn’i mahmuzlayıp öne çıktım. Gelen elçi bir kadındı. Adamlarıma göz gezdirdim, tuhaf bir hayranlık ve şaşkınca bakışlarla elçiyi inceliyorlardı. Atlarımız karşı karşıya geldi, rüzgar kuvvetli esiyordu. İlk defa ona yakından bakabildim. Kuzguni siyah saçları kukuletasından aşağı dökülüyor ve bembeyaz teni ile alışık olunmayan bir uyum sağlıyordu. Konuşmaya başladık.
’‘Selamlarımı sunarım, Lord Martyn’’
’‘Size de, Leydim. Kiminle tanışma şerefine nail oluyorum?’’
’‘Ben Emma Marbrand, Lord Alstrom Marbrand’in ilk kızı, Ashamere Leydisi. Buraya sizinle barış şartlarını konuşmaya geldim.’’

İlginçti. Marbrand’leri yürekli sanırdım. Alstrom Marbrand kendisi yerine kızını gönderecek kadar korkak bir herif mi olmuştu yoksa… Bu durumda bastırmalıydım. Barış şartlarını ve kaleye saldırmama durumunu ben dikte etmeliydim… Zira bizim 2.500, onların ise 1.200 adamı vardı. Kazanabilirdik, ama ölüm olmadan, onların adamları da bize katılınca alınacak bir galibiyet çok daha tatlı olurdu, ve Lannister’lara sağlam bir göz dağı verirdik. Konuşsam iyi olurdu.

‘‘Pekala, barış şartlarını konuşabiliriz, sizi dinliyorum.’’
’'Kalenin içindeki kimseye zarar gelmemesini istiyoruz. Buradan geçişinize izin verecek ve sizlere sadakat yemini edeceğiz. Babam 1.200 adamının 700’ünü size verecek, bu gece için kalemizde misafir olacak ve sonra yolunuza devam edeceksiniz.

Kılıç çekmeden zafer kazanmak buna deniyordu galiba.

‘‘Bunlar iyi şartlar… Kabulümüzdür. Askerler, kılıçlarınızı kınlarına koyun ve bayraklarınızı dost pozisyonuna alın, kalacak bir yer ve yeni müttefikler bulduk! Sıcak yemek, sıcak yatak, sıcak şarap ve daha sıcak kadınlar için, ileri!’’

Kaleye girdik… Genç bir uşak bana ayrılan odayı gösterdi. Gittim ve biraz uzandım ama henüz uyku için çok erken bir vakitti, kaleyi turlamaya çıktım, biraz hava almaya. Sol üstteki burçlara gittim. Barış görüşmeleri esnasındaki rüzgar hafiflemiş, tatlı bir melteme döndürmüştü. Gökyüzüne bakınmaya daldım.

‘‘Her yarın sizler için meçhul lordum, o halde neden savaşıyorsunuz?’’ ses Emma Marbrand’e aitti. Derin, dipten gelen bir sesi vardı bu kızın. Böyle bir ses tüylerimi diken diken etmişti birden duyunca… Sorusunu cevaplamak için pelerinime sıkıca sarındım ve arkamı döndüm.

''Yarın bizim için meçhul Leydim, haklısınız. Ama yarının meçhullüğü, ne için savaştığımızın sabitliğini değiştirmiyor. Neden mi savaşıyorum? Yeni doğan çocuklarımız Lannister sancağına boyun eğmesinler diye, yaşlılarımız bizim bayraklarımızın altında ölsün, gençlerimiz rahat bir ömür sürsün diye! Çiğnenen geleneklerimiz tekrar başımızın üstünde olsun, İnsanlarım ve Lordlarım özgürlüğün kokusunu içlerine çeksinler diye savaşıyorum! Ne için mi savaşıyorum? Kollarımda ölen arkadaşlarım, ve onların ölürken ettikleri bağlılık yeminine ihanet etmemek, Westerlands’i Lannister boyundruğundan kurtarmak için savaşıyorum!

Savaşıyorum, çünkü savaşmak zorundayım!’’

Durduk… Gece çökmüştü. Birbirimize baktık. Bu sözler üzerine, birden bire dudaklarıma yapıştı, ben de karşılık verdim. Delicesine onu öperken bir yandan da tuniğini neredeyse yırtarak açıyordum. 18 yaşının diri göğüslerine değiyor, bir yandan da onu kucağıma alıyor, şehvetle, dudaklarını kanatırcasına öpüyordum. O gecenin karanlığında onu kucağımda ve çıplakken odama sürükledim ve yatağa fırlatırcasına attım. İnlemelerim ve onun inlemeleri karışıyor, sırtımı tırnakladığı için akan kanı hissediyordum… O kadar şiddetli bir sevişmeydi ki, sonunda ikimiz de nefes nefese, kan ter içinde kalmış ve o yorgunlukla uyumuştuk.

Uyurken hiç rüya görmedim. Bu güzel günlerin başlangıcıydı.

Bilader devamını bekliyorum :slight_smile: Devam et :wink:

Teşekkür ederim yarın yeni bölümü yazarım sanırım:)

bu olayın gerçek hali değilmiş ama yazın için teşekkürler güzel olmuş :slight_smile: ben esas gerçek olayları merak ediyorum

Merakla bekliyorum kalemine, klavyene sağlık…

ilgünç bir bakış açısı ama güzel. gerçekten

Gümbürtüyle uyandım… 7’ler adına bu da neydi böyle?

Aslında ne olduğu gayet açıktı. Etrafımı saran askerlerin zırhları üzerindeki sarı aslan, tehlikenin habercisiydi… Emma’da yanlarındaydı, bileklerinden zincirlenmişti. Onu o halde görmek beni tarumar etse de, kılıcıma uzanıp can havliyle yatağın üst tarafına çıktım, etrafıma baktım. Çevremde kılıçları çekilmiş yaklaşık 6 Lannister vardı. Eğer beni buldularsa, adamlarımı da çoktan yok etmişlerdi… İçimden küfrettim.

Derken, kapı tekrar açıldı. İçeriye bir Lord olduğu her halinden belli olan bir adam geldi…
’‘İndir kılıcını. Kızımı kirlettiğin yetmiyormuş gibi bir de kalemi ele geçirdin ha? Sefil Reyne seni. İndir kılıcını da, seni Casterly’nin adaletine teslim edelim!’’ diye böğürdü. Ah… Bu adam Emma’nın babasıydı muhtemelen.

‘‘Kılıcımı indiririm, ama bir şartım var?’’
’‘Şart talep edecek durumda değilsin’’
’‘Aslında öyleyim’’ dedim ve bir kedi çevikliği ile Emma’ya doğru atıldım, boğazına kılıcımı nazikçe dayarken kulağına ‘‘Korkma canım, sana zarar vermeye niyetim yok’’ diye fısıldadım…

Tereddüt başlamıştı… En sonunda sessizliği Lord bozdu ve, ‘‘Ne istiyorsun’’ dedi.
’‘Savaş yargılaması istiyorum. Ben ve en iyi adamın, yalın kılıç. Zırh yok, kalkan yok.’’ Lordun kabul etmeme gibi bir seçeneği yoktu. Büyük onursuzluk olurdu. Pekala dedi… dedi, ve kılıcını çekip üstüme atıldı. Emma’yı itecek zamanı anca buldum ve onu babasının kılıç darbesinden kurtardım. Sıyrılıp anında kılıcımı çektim ve keskin çeliklerin çarpışması yatak odasında yankılandı. Karşımdaki adam sinirli bir biçimde döğüşüyordu, ben ise çekiliyor, oyun oynar bir tarzda daha da sinirlendirmek için uğraşıyordum onu. En sonunda, beklediğim hatayı yaptı ve kılıcıyla çok geniş bir hamle savurdu.

Sağ eline kılıcımla vurunca silahı elinden uçtu. Kılıcı boğazına dayadım, ve Emma’nın gözlerine baktım… Yaşlar içindeydi, kıpkırmızı olmuştu içleri ağlamaktan. Anladım… Kılıcı indirdim. Lord’a onu kızı için bağışladığımı bildirdim…

Geride bir tek Emma kalmıştı. Üzüntülü gözlerle bana bakıyordu. Artık diyecek tek bir şeyim kalmıştı. İçimde yükselen hüzün bulutunu bastırdım, ve de söyledim…

‘‘Elveda, Emma Marbrand.’’

Eline sağlık güzelmiş.

Cok guzel olmus eline saglık devamını bekliyorum :slight_smile: