Jon Snow'un Hikaye Gelişimi

“Jon Snow… Kışyarı Piçi, Sur’un Kara Piçi, Lord Snow, Lord Karga, Gece Nöbet’inin Lord Kumandanı, Warg, Beyaz Kurt, Demir Tahtın Varisi, Kuzeyin ve Üç Dişli Mızrak’ın Varisi.”

Jon Snow, GRRM’in büyük beşlisinden; Kışyarı çocuklarından biridir. Ned Stark’ın piç oğlu olarak bilindiği için Kuzey’de piç olduğuna işaret etmek için “kar” manasına gelen Snow soy ismine sahiptir. 14 yaşına kadar üvey kardeşleriyle birlikte Kışyarı leydisi Cat Stark Tully’nin hoşnutsuz bakışları altında büyür. Daha sonra ise Gece Nöbeti’ne katılarak Kara Kardeşlikten biri olur.

Ailede en yakın olduğu kişi sırasıyla Arya ve Robb’dur. Diğer kardeşlerine de sevgi besler ama onların yaşı çok küçüktür. Arya dışında kız kardeşi Sansa ise ona en uzak olan kişidir çünkü “piç” kelimesinin manasını öğrendiğinden beri belli bir soğukluk ve mesafede yaklaşmıştır.

Arya ile olan ilişkisi diğer kardeşlerine nazaran daha eşsiz ve derindir; bunda ikisinin de ailenin Kara Kurt’u olmasının getirisi vardır; ne Jon ne Arya ailenin beklentilerini karşılayabilecek kişiler değildir. Bu da birbirlerini anlamaya ve desteklemeye iter.

Jon, -Arya hariç- üvey kardeşlerinin görünüşlerinin aksine tam bir Stark renklerine sahiptir ve Lord Eddard Stark’a çok benzer ki Cat Stark’ın ondan daha çok nefret etmesinin sebeplerinden biri de budur.

Gerçekte ise Jon, veliaht prens Rhaegar Targaryen ve Ned’in kardeşi Lyanna Stark’ın (muhtemelen meşru) oğludur. Yani kendisi yarı Targaryen ve yarı Stark’tır. Kim olduğunu öğrenmeleri halinde -tehdit olacağı gerekçesi ile- öldürmek isteyecek bir sürü düşmanı olduğundan dayısı Ned, onu piç oğlu olarak tanıtıp, Kışyarı’na saklamış ve büyütmüştür. Onun kim olduğunu bildiğinden emin olduğumuz bir diğer kişi ise Jojen ve Meera’nın babası Howland Reed’dir. Bir ihtimal Arthur Dayne’nin babası ve abisi ile en küçük kız kardeşi ile Jon’un süt annesi(muhtemelen Wylla) gerçekleri bilmektedir.

Jon genel olarak asoiaf okuyucularının en çok sevdiği karakterlerin başında gelir ve Tyrion’dan sonra en çok POV sahibi karakterdir (Bu yüzden diğerlerinden daha uzun bir yazı sizi bekliyor).

Ayrıca sırasıyla GRRM’in en sevdiği karakterler arasında üçüncü sıradadır. (Bkzn: Tyrion, Arya, Jon) Zaten en çok POV sahibi olmaları da GRRM’in bu üçünü çok sevdiğini göstermek için yeterlidir.

Daha önce hikaye gelişimlerini hazırladığım karakterleri okumadıysanız işte size bir fırsat. Arya Stark'ın Hikaye Gelişimi , Bran Stark'ın Hikaye Gidişatı ve Daenerys Targaryen'ın Hikaye Gelişimi

Şimdi Jon Snow’a başlayabiliriz. İnşallah yazıyı okur ve beğenirsiniz, yorumlarınızı beklerim. :slight_smile:

AGoT

Jon’u ilk olarak Bran’ın POV’unda görüyoruz. Yaşı 14. Gözlerinin keskin ve çok dikkatli olduğu için hiçbir şeyi kaçırmadığı, fark ettiğini görüyoruz. Örneğin; ziyafette Joff’un tebessümün altındaki alaycılığı, Cersei’nin gülüşündeki sahteliği çok rahat fark etmişti.

Jon’un ilk POV’unda da savaşçılık yeteneklerinin kardeşlerinden daha iyi olduğunu ve çok iyi bir at sürdüğünü görüyoruz.

Jon’un neredeyse siyaha çalan çok koyu gri gözleri vardı. O gözlerden hiçbir şey kaçmazdı. Robb’la aynı yaştalardı ama bu tek benzer taraflarıydı. Jon, Robb’un kaslı yapısına oranla inceydi. Robb beyaz tenliydi, Jon ise esmer. Jon seri ve zarifti, Robb’sa güçlü ve hızlı.

Jon gururla kabardı. “Robb fiziksel olarak benden daha güçlü ama ben çok daha iyi bir savaşçıyım ve Hullen atın üstünde kimseden aşağı kalır yanım olmadığını söylüyor.”

WW saldırısından kaçan ama Nöbetten firar eden Gared, yakalanıp idam edildikten sonra eve dönüşte boğazına geyik boynuzu takılarak ölmüş Ulukurt ve 5 yavru bulurlar. Kurdun ölüm şekli ileride Ned’in ölümüne de işaret etmektedir.

Robb ve Bran yavruları beslemek ister ama Ned, buna razı olmaz. O sırada Jon devreye girerek Ned’i ikna eder ve yavruları alırlar. Yalnız kendisine kurt yoktur, zaten o piç olduğu için 5 yavru olmasında garipsenecek bir şey de yoktur ama biraz ileride, diğer kardeşlerden uzaklaşmış beyaz bir kurt yavrusu bulur; Hayalet. Altı kurt; 2 kız, 4 erkek. Hepsi de Kışyarı çocuklarının sayısı ve cinsiyetindedir. Bu oldukça ilginç bir durumdur. Ulu kurtların 200 yıldır Sur’un güneyinde görünmedikleri için buraya nasıl geldiği de muammadır.

Aslında sizi bilmem ama Jon’un Ned’i ikna etmesi -diğerlerin onca çabasına rağmen başaramaması- onun “ikna yeteneklerini” ilk elden gösteriyor gibime geliyor. İleride ikna ve pazarlık konusunda yetenekli olduğunu göreceğiz.

"Lord Stark," dedi Jon. Babasına böyle resmi hitap etmesi garipti. Bran umutsuzca Jon'a bakıyordu. "Beş yavru var. Üç erkek, iki dişi," dedi Jon babasına.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu lord.

“Sizin de beş meşru evladınız var. Üç oğul, iki kız. Ulu kurt Stark Hanedanı’nın arması. Bu yavrular sizin çocuklarınız tarafından sahiplenilmek için doğmuş.”

Bran babasının yüz ifadesinin değiştiğini gördü. Kafiledeki adamlar bakışıyordu. Bran yedi yaşında olmasına rağmen ağabeyi Jon’un ne yaptığını anlamıştı. Yavruların sayısı lordun çocuklarına denkti çünkü Jon kendisini hesaba katmamıştı. Kızları ve hatta bebek Rickon’u saymıştı ama kuzeyde gayrimeşru doğan şanssız çocuklara verilen “Kar” soyadını taşıyan kendisini toplamın dışında tutmuştu.

Babaları da Jon’un ne yaptığının farkındaydı. “Kendin için bir yavru istemez misin Jon?” dedi yumuşacık bir sesle.

“Bu ulu kurt Stark Hanedanı’nın sancağını onurlandırıyor,” dedi Jon. “Ben bir Stark değilim baba.”

Lord babaları düşünceli fakat takdir dolu bir ifadeyle baktı Jon’a. Robb çöken sessizliği bozdu. “Ben yavruyu ellerimle besleyeceğim baba. Bir havluyu süte bastıracağım ve yavru oradan emecek.”

“Ben de!” diye bağırdı Bran.

Lord, kararlılıklarını tartıyormuş gibi oğullarına bakıyordu. “Söylemesi kolay, yapması zor,” dedi. “Hizmetkârlarımızın vaktini bu işle harcamanızı istemem. Eğer bu yavrulara bakmak istiyorsanız, bütün işi kendiniz yapacaksınız. Anlaşıldı mı?”

image

Hayalet’i bulma şeklini de garip görüyorum. Eğer dikkat ederseniz diğerlerinden uzağa gitmiş ki muhtemelen sürünerek ilerlemiştir ama gözleri açık, bir yavru köpek 10 ya da 14 gün sonra gözlerini açar. Diğer yandan Ned, yavrunun kendi gitmesinden ziyade “uzağa bırakılmış” diye tahminde bulunuyor, neden? Biri bu kurtları buraya bırakıp gitmedi ya? Bu, GRRM’in bize bir şey anlatma çabası olabilir mi? Ulu kurt’un buraya biri tarafından kasıtlı getirilip, Starkların bulacakları şekilde bırakmış? Kuzeyin Güçleri?

Ayrıca Hayalet görünüşte en küçükleri, gözleri açık, beyaz bir albino ve kırmızı gözleri var… Theon’a göre en önce bu ölecek çünkü en zayıflarıdır. Lakin en hızlı büyüyen ve en irileri de yine Hayalet oluyor. Yani en güçlüleri. Ulu kurtların kendisi zaten başlı başına bir garip ve gizemli bir şeyleri var ama Hayalet, diğerlerinden de garip ve gizemli. Diğer yandan Jon’un kulakları baya keskin olsa gerek ki kimse bir şey duymaz iken sadece o duydu yahut hayvan, Jon tarafından bulunduğundan emin mi olmak istedi, nedir?

Kurtları bulduktan sonra Stark çocukların warg yetenekleri tetikleniyor. Olağan şartlarda derideğiştiren/warg yeteneği -kişide varsa- çok küçük yaşlarda kendini belli eder, sonradan büyümüş iken çıkmaz.

Köprünün yarısına geldiklerinde Jon aniden durdu.

“Ne oldu Jon?” diye sordu babası.

“Duymuyor musunuz?”

Bran ağaçları sallayan rüzgârı, demir ağacından yapılmış köprüye vuran nal seslerini, aç yavrudan gelen gurultuları duyuyordu ama Jon bambaşka bir şeyi dinliyor gibiydi.

“İşte!” dedi Jon. Hemen atını çevirdi ve tam ters istikamete, köprünün başına doğru koşturdu. Ölü ulu kurdun olduğu yerde atından inip yere çöktü. Bir an sonra, yüzünde bir gülümsemeyle, kafileye doğru geliyordu.

“Diğer yavrulardan uzakta kalmış olmalı,” dedi Jon.

“Ya da uzağa bırakılmış,” dedi babaları altıncı yavruya bakarken. Bu yavrunun tüyleri bembeyazdı. Gözleri kan kadar kırmızıydı. Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti.

“Bu bir albino,” dedi Theon Greyjoy. Eğleniyor gibiydi. “Bu enik diğerlerinden de önce can verir.”

Jon Kar babasının himayesindeki çocuğa uzun ve soğuk bir bakışla cevap verdi. “Ben senin gibi düşünmüyorum Greyjoy,” dedi. “Bu yavru benim.”

Kral, Kışyarı’na geldikten sonra verilen ziyafette Jon, Cat’in isteği üzerine kıytı köşede; kraliyet ailesinin gözlerinden olabildiğince ırak olabileceği bir yere oturtulur çünkü o bir piçtir ve aynı manasa bir piçle oturmak onlara hareket olacaktır.

Elbet Jon, bu durumdan faydalanır ve istediği kadar içer ve hafif sarhoş olur. Amcası -Gece Nöbeti’inden- Benjen, gelip ona sorular sorar ve sohbete başlar. İş Jon’un Nöbet’e katılma arzusunu söylemesi ile biraz tatsızlaşmaya başlar. Benjen hala çocuk olduğunu ve uygun olmadığını söyler; ileride aşık olup, kendi piçleri olduğu zaman yeniden konuşabileceğini ekleyince Jon öfkelenir ve “asla piç sahibi olmayacağım!” diyerek, ziyafetten uzaklaşır. Hatta bu fikir onu titretir.

Jon, Ned Stark’ın piçi olarak büyüse de ve nispeten diğer piçlere nazaran daha iyi bir hayatı ve imkanları olsa da piç olmanın getirdiği tüm olumsuzlukları; hoşnutsuz sözler ve bakışlarla yaşamak zorunda kalmıştır. Bilhassa Cat Stark’ın 14 sene boyunca oğlana psikolojik şiddet uyguladığını biliyoruz. Jon da kendi yaşadıklarını çocukları yaşasın istemediği için asla bir piç sahibi olmama yemini eder ve zaten Kışyarı’nda bir piç olarak hiçbir geleceği olmadığı için onur sahibi olduğunu kanıtlamak; bir yerlere yükselebilmek için Gece Nöbeti’ine katılmak ister.

“Sur’un ötesinde hâlâ ulu kurtlar var. Keşif gezilerine çıktığımızda onların seslerini duyuyoruz.” Benjen uzun uzun Jon’a baktı. “Sen yemeklerini kardeşlerinle birlikte yemiyor musun?” diye sordu.

“Genelde birlikte yiyoruz ama bu gece Leydi Stark bir piçin kraliyet ailesinin masasına oturmasının hakaret olacağını düşündü,” diye cevap verdi Jon tatsız bir sesle.

Geceler boyu, kardeşleriyle yan yana yatarken uyumuyor ve bunu düşünüyordu. Robb bir gün Kışyarı Lordu olacaktı ve emrindeki büyük ordulara Kuzey Muhafızı olarak kumandanlık yapacaktı. Bran ve Rickon onun sancak beyleri olacaklar ve ağabeyleri adına karakolları yöneteceklerdi. Kız kardeşleri Arya ve Sansa diğer büyük hanedanlardan prenslerle evlendirilecek ve kendi kalelerinin hanımları olmak üzere güneye gideceklerdi. Peki, Jon gibi bir piç ne kazanmayı umabilirdi?

“Sen daha on dört yaşında bir çocuksun,” diye karşılık verdi Ben. “Bir erkek değilsin. Henüz değilsin. Bir kadınla tanışıp âşık olana kadar neden vazgeçtiğini anlaman mümkün değil.”

“Bunları hiç önemsemiyorum ben,” dedi Jon ateşle.

“Bilseydin önemserdin belki,” dedi Benjen. “Eğer yeminin sana nelere mal olacağını bilseydin, bedeli ödemek için bu kadar hevesli olmayabilirdin oğlum.”

Jon içinde bir öfke dalgasının kabardığını hissetti. “Ben senin oğlun değilim!” dedi.

Benjen Stark ayağa kalktı. “Ne yazık ki değilsin,” diye karşılık verdi. Elini Jon’un omzuna koydu. “Kendi piçlerin olduğu zaman seninle tekrar konuşuruz, bakalım o zaman neler söyleyeceksin.”

Jon titredi. “Benim asla piçim olmayacak. Asla!” Kelimeler ağzından yılan zehri gibi akmıştı.

Aniden masaya bir sessizlik çöktüğünü fark etti. Herkes susmuş ona bakıyordu. Gözlerinin yaşla dolduğunu hissetti. Kendisini ayağa kalkmak için zorladı.

Jon, ziyafetten uzaklaştıktan sonra Tyrion ile tanışır ve kısa bir sohbet sonrası ondan gayet güzel bir tavsiye alır ve bundan sonra bu tavsiyeyi harfi harfine uyguladığından emin olabiliriz.

“Sen Ned Stark’ın piçisin değil mi?”

Jon buz kestiğini hissetti. Dudakları çizgi halini aldı ve hiçbir şey söylemedi.

“Sana bir tavsiyede bulunmama izin ver,” dedi Lannister. “Nereden geldiğini, kim olduğunu asla unutma, çünkü etrafındaki kimse unutmaz bunu. Kendi gerçeğini güce çevir. Böylece hakkındaki gerçek asla zayıf noktan olmaz. Gerçeğin senin zırhın olsun ki, kimse seni o gerçeği kullanarak incitemesin.”

Jon kimseden tavsiye alacak durumda değildi. “Sen bir piç olmakla ilgili ne bilebilirsin ki?”

“Babalarının gözünde bütün cüceler piçtir.”

“Sen annenin karnından çıkmış safkan bir Lannister’sın.”

“Gerçekten öyle miyim?” diye sordu cüce alaycı bir tavırla. “Bunu babama da söylemelisin. Annem beni doğururken öldü ve babam asla emin olamadı.”

“Ben annemin kim olduğunu bilmiyorum,” dedi Jon.

“Bir kadın olduğu şüphesiz. Genelde öyle olur.” Cüce acıklı bir gülüşle baktı Jon’a. “Şunu unutma evlat. Bütün cüceler birer piç olabilir ama bütün piçler birer cüce olmaya mecbur değil.” Sonra arkasını döndü ve ziyafete katılmak için salona doğru yürümeye başladı ıslık çalarak. Salonun kapısı açıldığında üzerine vuran ışık avluda kocaman bir gölge yarattı ve bir an için Tyrion Lannister bir kral endamında göründü.

Robert’ın Ned’e çocukları arasında bir evlilik ve Kral El’i teklifi sonrası çocuklar ve Ned mecburen KL’ye gitmek zorundaydı ama Cat ve Robb burada kalacaktır. Ned, Jon’u KL’ye götürmek istememişti; piç olmasının orada kötü dalga konusu olacağını söylemiş (şahsi fikrim Robert ve diğerlerin gözünden uzak tutmak istemiştir. Oğlan Raehgar’ın oğlu sonuçta.) ve Robb ile beraber kalmasının daha iyi olacağını düşünmüştür ama Cat, bu fikre sonuna kadar karşı çıkıp onu burada istemediğini, kendi oğlu olmadığını ifade etmiştir. Üstat Luwin de Benjen’ın Jon’un Nöbet’e katılmak istediğini söylediğini iletince Ned durumu kabul eder.

Fakat garip olan kısım, Ned’in bunu ona söylemesinden sonra (bu kısım bize gösterilmez) Bran’a göre Jon sürekli öfkeli halde etrafta gezer, Bran onu kızdıracak bir şey yapıp yapmadığını bile düşünür. Eğer Nöbet’e katılmak istiyordu ise niye bu kadar öfkeli olduğunu tam anlamıyorum. Muhtemelen geceler boyu bunu düşünmesine ve sarhoş iken ağzından böyle bir talep çıkmasına rağmen içinde bir yerlerde Jon, gönderilmek istemiyordu diye tahmin ediyorum. Ned’in ondan vazgeçtiğini mi düşündü? Cat’e mi sinirlendi gitmek zorunda kaldığı için? Her şey ve fazlası mı? Net bilemiyoruz. Fakat besbelli ki gönlünde, içeride bir yerde tam olarak istediği bu değildi.

Bran komaya girdikten sonra Jon, ayrılma günü gelene kadar onu -Cat yüzünden- ziyaret edemez. Korkarak da olsa içerir girer, Bran’a vedasını yapar ve Cat bilindik tavırlarını sergiler. Jon ve Cat arasındaki gerilimi burada irdelemek yazıyı fazla uzatmaya sebep olacağı için şu başlıklara bakmak faydalı olabilir. Bu kısım Cat’in Jon’a tavrının sebeplerini ortaya koyuyor: Jon Snow ve Catelyn Stark ve aynı başlığın 37. yorumu da Cat’in Jon’a karşı psikolojik şiddetinin izlerini yansıtıyor. Okumanızı muhakkak tavsiye ederim. Jon Snow ve Catelyn Stark 37. yorum.

Sahanlığa ulaştığında uzun süre korkuyla bekledi. Hayalet eline burnunu sürüyordu. Bu onu biraz cesaretlendirdi. Gücünü topladı ve odaya girdi… (Cat)Bir kez bile çıkmamıştı odadan ve Jon bu yüzden kardeşini görmeye gelememişti. Ama artık vakit kalmamıştı. Bir an kapıda durdu… Konuşmaya, içeri girmeye korkuyordu.

Jon, Bran sonrası Robb ile de vedalaşıyor ve daha sonra Arya ile vedalaşmaya gidiyor (Sansa ve Rickon ile vedalaşıp vedalaşmadığını bilmiyoruz.). Jon, hediye olarak Arya’ya "İğne"yi veriyor ve KL’ye gittiğinde fiziksel olarak güçlenmesini ve dövüşmeyi öğretecek birilerini bulması konusunda tavsiyeler veriyor. Ayrıca kılıcı iyi saklamasını ve kesinlikle Sansa’ya da söylememesini tembihliyor. İlk kılıç derisini de veriyor; “Düşmana sivri ucu sapla!”

“Farklı yollar aynı kaleye çıkar” sözünün de ileride yeniden buluşacaklarına dair bir işaret kabul edebiliriz.

Arya'nın, tıpkı Jon'unkilere benzeyen koyu gözleri kocaman açıldı. "Bir kılıç!" dedi, soluğu heyecandan kesilmiş halde.

Kılıcın kını yumuşak gri deriden yapılmıştı. Bir günah kadar esnekti. Jon kılıcı yavaşça kınından çıkarırken, soğuk çeliğin derin mavi pırıltısını görebiliyordu Arya. “Bu oyuncak değil,” dedi Jon. “Tutarken bile çok dikkatli olmasın yoksa kendini kesebilirsin. Kenarları ustura kadar keskin, tıraş olacak kadar.”

“Kızlar tıraş olmaz ki,” dedi Arya.

Jon güldü. “Belki de olmalılar. Rahibe Mordane’in bacaklarını gördün mü hiç?”

Arya da sırıttı. “Üstelik çok cılız,” dedi.

“Sen de öylesin,” dedi Jon. “Bu kılıcı Mikken’a senin için özel olarak yaptırttım. Bu çeşit kılıçları Pentos’ta, Myr’de ve diğer Özgür Şehirler’de kiralık katiller kullanıyor. Bir vuruşta bir adamın kellesini koparmaz ama hızlı olursan, büyük delikler açabilir.”

“Ben hızlı olabilirim.”

“Her gün talim yapmak zorundasın.” Kılıcı Arya’nın eline verdi. Nasıl tutacağını gösterdi ve geri çekildi. “Tutuşu nasıl, dengede hissediyor musun?” diye sordu.

“Sanırım,” dedi Arya.

“İlk ders,” dedi Jon. “Saplamak için sivri ucu kullanmalısın.”

Jon kızın saçlarını okşadı. “Seni özleyeceğim küçük kardeşim.”

Arya ağlayacak gibi duruyordu. “Keşke sen de bizimle birlikte gelseydin,” dedi.

“Bazen farklı yollar aynı kaleye çıkar. Kim bilir?” dedi Jon. Kendisini tutacak, üzülmeyecekti. “Artık gitsem iyi olur. Benjen amcayı biraz daha bekletirsem, Sur’daki ilk yılımı tuvalet kabı temizleyerek geçireceğim.”

Arya son bir kez sarılmak için Jon’a doğru atıldı. “Önce kılıcını bırak,” diye uyardı Jon gülerek. Arya kılıcını kenara koydu ve ağabeyinin yüzünü öpücüklere boğdu.

Kuzeye giden uzun yol boyunca, Arya’nın kahkahası ısıttı Jon’un içini.

Tyrion’un Jon hakkındaki şu sözleri Jon’un Sur’a gitme meselesinin gerçekten de tam olarak kendi arzusu olmadığı izlenimini pekiştiren cinsten aslında; her ne kadar onun ağzından böyle bir talep duysak da daha sonraki öfkeli tavırları, bundan pişman olduğunu ve (muhtemelen) babasının onu göndermeyi kabul etmesinin onda terk edilmiş-vazgeçilmiş hissini kamçıladığını söylemek yanlış bir yorum olmayacaktır.

Jon ayrıca Gece Nöbet’inin hiç de sandığı gibi bir yer olmadığını anlamışa benziyor ve Tyrion da bu konuda açık uyarısını yapmaktan çekinmiyor. Jon öfkeleniyor ama sonra sakinleşince durumu kabulleniyor. Bu da Jon’un kendini yalanlarla avutmadığını gösteriyor.

Bu olaydan sonra Jon ve Tyrion arkadaş oluyor.

Jon’un, Gece Nöbetçileri’nin tümünün amcasına benzediğini düşünerek büyük bir yanlışlık yaptığını anlamıştı Tyrion. Yoren ve yanındakiler, Jon için çok sert bir uyanış olmalıydı. Jon için üzüldü. Zor bir hayat seçmişti… Daha doğrusu, onun adına zor bir hayat seçilmişti.

“Eskiden Casterly Kayası’nın kuytularında ateşler yakar ve saatlerce alevleri izlerdim. Bunların ejderha alevi olduğunu hayal ederdim. Bazen alevlerin içinde babamın, bazen de kız kardeşimin yandığını düşlerdim.” Jon korkuyla ama büyülenmiş gibi Tyrion’a bakıyordu. Tyrion garip bir kahkaha attı. “Bana öyle bakma piç. Sırrını biliyorum. Sen de aynı şeyleri düşlüyorsun.”

“Hayır,” diye itiraz etti Jon dehşetle. “Ben asla…”

“Hayır? Asla?” Tyrion bir kaşını kaldırdı. “Pekâlâ, Starklar’ın sana olağanüstü iyi davrandıklarına şüphe yok. Leydi Stark’ın seni kendi çocuklarından hiç ayırmadığına eminim. Ve erkek kardeşin Robb sana hep nezaketle davranmıştır. Neden davranmasın ki? Ona Kışyarı, sana da Sur miras kalıyor. Ve baban… babanın seni Sur’a sepetlemesi için yeterince geçerli sebebi vardır sanırım.”

“Yeter,” dedi Jon Kar. Yüzü öfkeyle kararmıştı. “Gece Nöbetçileri’nde hizmet etmek onurlu bir iştir.”

Tyrion güldü. “Sen buna inanmayacak kadar akıllı bir çocuksun. Gece Nöbetçileri, toplumda yeri olmayan atıkların üst üste yığıldığı bir çöplük sadece. Senin Yoren’e ve yanındakilere nasıl baktığını gördüm. O adamlar senin yeni kardeşlerin Jon Kar. Onları sevdin mi? Karanlık köylüler, hırsızlar, kaçak avcılar, tecavüzcüler ve senin gibi piçler Sur’un duvarlarına yığılıp, sütannenin anlattığı hikâyelerdeki canavarları ve yaratıkları bekler. İyi haber, o canavarlar ve yaratıklar gerçekte yok ve görevinizin tehlikeyle uzaktan yakından ilgisi yok. Kötü haberse, orada öylece olmayan yaratıkları beklerken hayalarınız donacak ama çocuk sahibi olmamaya yemin edeceğinize göre bu da dert değil.”

“Yeter, sus!” diye bağırdı çocuk. Bir adım ileri yürüdü. Yumruklarını sıkmıştı ve ağlamak üzereydi.

Çocuk matarayı aldı ve bir yudumu boğazından aşağı dikkatlice indirdi. “Hepsi doğru değil mi?” dedi işi bittiğinde. “Gece Nöbetçileri hakkında söylediklerin.”

Tyrion başıyla onayladı.

Jon’un dudakları ince bir çizgi halini almıştı. “Neyse ne. Yapacak bir şey yok.”

Tyrion gülümsedi. “Bu iyi piç,” dedi. “Pek çok adam korkunç gerçekle yüzleşmek yerine, gerçeği görmezden gelmeyi tercih eder.”

Jon, Sur’a geldiği ilk günlerde acı gerçekleri ile yüzleşiyor… Throne, yeni belalısı olarak Sur’da karşısına çıkıyor ve Jon, Sur’daki kimse ile kaynaşamıyor hatta onları hor görüyor ve tiksiniyor; Robb ile kıyaslıyor. Daha önce de diğer piçlere nazaran daha iyi bir konumda olduğunu ifade etmişti, buradaki ilk günlerinde bu çocuklara bakışı da aslında Kışyarı Lordu’nun oğlu olmanın ve imkanlarından faydalanmanın onda yarattığı kibrin sonucu… Lakin çabuk toparlanıyor.

Grenn ve diğerleri, ona saldırdığında Baratheonların eski demirci üstadı Jon’a bir “zorba” olduğunu; diğer çocukların da ondan nefret etmesinin sebebini bu zorbalığın getirdiği korkudan kaynaklı olduğunu yüzüne vurunca Jon da hatasını anlıyor ve onlara daha farklı bir yaklaşım sergileyerek, iyi sıcak ilişkiler kurmaya başlıyor. Böylece tiksindiği ve arkadaşım bile diyemediği bu kişiler onun kardeşleri olmaya başlıyor. Gerçi Grenn’in ileride itiraf edeceği gibi Jon ile ne zaman talim yapsa ondan korkmaya devam ediyordu çünkü Jon, öldürecek gibi saldırıyor.

Jon cephaneliğe giden diğer çocukları takip etti, yalnız yürüyordu. Burada hep yalnız yürüyordu. Eğitim aldığı grupta yirmi kadarlardı ama birine bile arkadaşım diyemiyordu. Çoğu ondan iki üç yaş büyüktü ama biri bile on dört yaşındaki Robb’un yarısı etmezdi dövüşte. Dareon hızlıydı ama kendisine vurulmasından korkuyordu. Pyp kılıcını hançermiş gibi kullanıyordu. Jeren bir kız kadar güçsüzdü. Grenn ağır ve hantaldı. Halder’in darbeleri zalim ve güçlüydü ama karşısındakinin ataklarına bodoslama dalıyordu. Onlarla geçirdiği her dakika biraz daha tiksiniyordu Jon hepsinden.

“Avluda küçük düşürdüğün dört kişi üzerine geldi. Muhtemelen senden korkan dört kişi. Seni dövüşürken izledim. Senin yaptığın şeye talim denemez. Elinde keskin kenarlı bir kılıç olsa hepsi ölü etlerdi şimdi. Bunu biliyorum, sen de biliyorsun, onlar da biliyor. Onlara hiçbir şey bırakmıyorsun. Onları utandırıyorsun. Kendinle gurur duymana neden oluyor mu bu?”

Jon daha ilk günlerde Sur’a geldiği için pişman. Buradan nefret ediyor ve amcasının bir anda soğuk birine dönüşmesi de onu kırmışa benziyor. Onunla Sur ötesine gitmek istediğinde tersleniyor ve o kızgınlıkla Tyrion’un ablası ve babası için söylediği şey aklına gelip Benjen’i de kanlar için ölü hayal ediyor ama hemen pişman oluyor.

Elbette kardeşlerini de özlemeye başlıyor. En yakın dostu Robb’u; küçük oğlanları ve hatta ona soğuk davranan Sansa’yı da ama en çok da Arya’yı… Öyle ki onu tekrar görmek için her şeyini feda edebileceğini itiraf ediyor ve biliyoruz ki kitap sonunda onu kurtarmak isterken öldürülüyor. Yani evet, her şeyini verdiğini söyleyebiliriz.

Benjen Stark kükremişti. “Sen bir çocuksun ve Sör Alliser, Gece Nöbetçileri’ne uygun bir erkek olduğunu söyleyene kadar da bir çocuk olarak kalacaksın. Eğer buraya gelirken, taşıdığın Stark kanının sana kolaylıklar sağlayacağını düşündüysen yanılmışsın. Bütün aile bağlarımızı koparırız biz burada. Babanın kalbimde her zaman yeri olacak ama benim asıl kardeşlerim bu adamlardır.” Elindeki hançerle salondaki soğuk, sert, karalara bürünmüş adamları işaret etmişti.

Amcası atını bir tünele doğru sürerken, Tyrion Lannister’ın Kral Yolu’nda söylediklerini hatırladı ve zihninde Benjen Stark’ın kanlar içinde karda yattığını canlandırdı. Bu düşünce midesini bulandırdı. Ona neler oluyordu böyle? Sonra hücresinin yalnızlığında Hayalet’i buldu. Yüzünü hayvanın kalın beyaz tüylerine gömdü.

Gerçek kardeşlerini özlüyordu. Işıldayan parlak gözleriyle bir parça şeker için yalvaran bebek Rickon’u; en yakın arkadaşı ve bir dakikalarının ayrı geçmediği Robb’u; inatçı, meraklı ve Jon’la Robb’un peşinden hiç ayrılmak istemeyen sevgili Bran’ı. Kızları da özlüyordu. Piç kelimesinin ne anlama geldiğini öğrendiği andan itibaren, Jon’a sadece “üvey kardeşim” diyen Sansa’yı bile özlüyordu. Ve Arya… Kabuk tutmuş dizleri, karmakarışık saçları, sürekli yırttığı kıyafetleriyle, korkusuz, cana yakın, sıska, tatlı küçük Arya’yı, Robb’dan bile çok özlüyordu. Arya da kendisi gibi uyum sağlayamayanlardandı. Ama… o, Jon’u gülümsetecek bir şeyler bulurdu hep. Şu an Arya’nın yanında olmak, saçlarını bir kez daha karıştırmak ve aynı cümleyi onunla aynı anda söyleyebilmek için her şeyini feda edebilirdi.

Gece Nöbetçileri’nin böyle olacağını Tyrion Lannister dışında kimse söylememişti ona. O cüce kuzeye yaptıkları yolculuk sırasında bütün gerçeği anlatmıştı ama çok geçti artık. Babası Sur’un böyle bir yer olduğunu biliyor muydu acaba? Biliyor olmalıydı. Bunu düşünmek canının daha fazla yanmasına sebep oluyordu.

2. BÖLÜM
3. BÖLÜM
4. BÖLÜM
5. BÖLÜM
6. BÖLÜM

3 Likes

2. BÖLÜM

image

Jon’un öfkelendiği zaman vahşileştiğini ilk görüşümüz (Kurt Kanı) ve sonrasında da görmeye devam edeceğiz hatta ilerleyen kitaplarda göründüğünden daha güçlü olduğunu da…

Jon bir yılan gibi kıvrılarak, kolunu tutan çocuğun ayağına topuğuyla vurdu. Çocuktan bir çığlık yükseldi ve Jon’un kolunu bıraktı. Kurbağa’nın üzerine atlayıp bir sıranın üstüne devirdi. İki eliyle boğazını sıkıp göğsüne oturdu. Kafasını yere vurmaya başladı.

Jon, Sam ile tanışıyor ve ona rüyalarından bahsediyor. Sur’a geldiğinden beri Kışyarı’nı ve mahzen mezarları gördüğünü söylüyor. Rüyalar muhtemelen hem ileride Kışyarı’nda olacaklara işaret (kemikler görmesi gibi) hem de mahzende annesinin yatıyor olması; yüzleşmesi gereken acı dolu gerçeğe gönderme diye düşünebiliriz. Bunların Kankuzgun’u tarafından ona gösterildiğini düşünüyorum çünkü bir keresinde onun olduğuna inandığım yaşlı bir el, omzunu tutuyordu ve uyandığında Mormont’un kuzgunu üstünde idi. Kankuzgun’u değilse bile muhakkak biri tarafından bu rüyalar gönderiliyor.

Bir diğer rüyasında da bu sefer ölü Starklar, mezarlarından kalkıyor ve bu, Jon’u korkutuyor.

"Oraları rüyamda görüyorum bazen," dedi. "Uzun boş koridorlardan geçiyorum. Sesim duvarlarda yankılanıyor ama cevap veren olmuyor. Sonra daha hızlı yürümeye başlıyorum. Kapıları açıyorum, bağırarak isimler söylüyorum ama aslında kimi aradığımı bile bilmiyorum. Rüyaların çoğunda babama sesleniyorum, bazılarında Robb'a, küçük kardeşim Arya'ya ya da amcama."

“Rüyanda kimseyi bulabiliyor musun?” diye sordu Sam.

Jon kafasını iki yana salladı. “Hayır, kimseyi bulamıyorum. Kale her zaman bomboş oluyor.” Bu rüyalardan kimseye bahsetmemişti ve şimdi neden Sam’e anlattığını da bilmiyordu ama konuşmak kendisini iyi hissetmesini sağlamıştı. “Kuşluktaki kuzgunlar bile gitmiş oluyor ve ahırlarda sadece kemikler var. Onları gördüğümde çok korkuyorum ve koşmaya başlıyorum. Kapıları vurarak açıyorum, merdivenleri üçer üçer tırmanıyorum, biri, herhangi biri sesimi duysun diye çığlıklar atıyorum. Sonra kendimi mahzen mezarın kapısının önünde buluyorum. İçerisi çok karanlık ve merdivenler döne döne aşağı iniyor. İçimden bir ses aşağı inmem gerektiğini söylüyor, inmek zorunda olduğumu biliyorum ama inmek istemiyorum. Aşağıda beni bekleyen şeyden korkuyorum. Aşağıda, Kışyarı’nın eski lordları, ayaklarının dibinde taştan kurtlar, kucaklarında kılıçlarıyla tahtlarında oturuyorlar ama beni korkutan onlar değil. Ben bir Stark değilim, benim bu mezarda işim yok diye çığlık atıyorum ama işe yaramıyor. Aşağı inmek zorundayım, biliyorum. Duvarlara tutunarak merdivenlerden inmeye başlıyorum. Elimde bir meşale yok, gittikçe daha da karanlık oluyor. Karanlık arttıkça çığlıklar atmak istiyorum.” Anlatmayı kesti. Kaşları çatılmıştı. Utanmıştı. “Hep burada uyanıyorum işte.” Hücresinin karanlığında, buz gibi terler dökmüş halde, titreyerek uyanıyordu. Hayalet hemen yanına geliyor ve ısısıyla Jon’a huzur veriyordu. Jon, yüzünü ulu kurdun beyaz tüyleri arasına gömüp tekrar dalıyordu uykuya.

Dün gece yine Kışyarı rüyasını görmüştü. Boş kalede dolaşıyor, babasını arıyor ve mahzen mezara iniyordu ama rüya bu sefer her zaman bittiği yerde bitmemişti. Karanlıkta taşın taşa sürttüğünü duymuştu. Dönüp bakmış ve lahitlerin kapaklarının teker teker açıldığını görmüştü. Ölü krallar soğuk ve karanlık mezarlarından ağır ağır çıkarlarken Jon kör karanlıkta sıçrayarak uyanmıştı. Kalbi çekiç gibi vuruyordu. Hayalet yanına gelip burnunu yüzüne sürttüğünde bile dehşet duygusunu içinden atamamıştı. Tekrar uyumaya cesaret edememişti. Sur’a çıkıp, doğudan yükselen güneşin ilk ışıklarını görene kadar huzursuzca yürüyüp durmuştu. Sadece bir rüyaydı. Ben artık Gece Nöbetçileri’nin kardeşiyim. Küçük korkak bir çocuk değilim.

Benim hoşuma giden sahnelerden biri. Jon’da neler varmış haberimiz yokmuş, dedirtiyor… Sam’in nasıl biri olduğunu biliyorsunuz; yeniden dövüşme konusunda korktuğu ve zaten sonu belli olduğu için Jon, ona yardım etme kararı alıyor ve tüm kardeşlerini bir şekilde ikna etmeyi başarıyor. Yukarıda söylediğim gibi Jon’un ikna kabiliyeti gerçekten çok iyi; kimine tatlı şeylerle, kimini hafif tehditlerle kimini de utandıracak sözler söyleyerek… Özetle karşısındaki adamın artı ve zayıf yönlerini görüp, tartıp; ona karşı kullanarak ikna ediyor. Rast hiçbir şekilde ikna edilemeyince de gece vakti diğerleri ile hücresine baskın yapıp, açık tehditte bulunuyor ve sonuç olarak planını devreye sokuyor ve başarılı oluyor. Bir diğer ikna yeteneğini Aemon’un üstünde kullanıyor; yine Sam için. Onu kahya olarak almaya ikna ediyor.

İkna yeteneği, Jon’un ayrıca “ara bulucu” yeteneğinin bir parçası aslında. Dikkat ederseniz serinin ilk POV’undan itibaren Jon’un bu ikna/ arabulucu yetenekleri görmeye başlıyoruz.

Jon'un ani çıkışıyla şaşıran çocuklar sustu. "Beni dinleyin," dedi Jon ve işlerin nasıl olacağını sakince anlattı. Pyp, tam da Jon'un umduğu gibi destek verdi ama Halder karşı çıktı ki bu oldukça şaşırtıcıydı. Grenn önce kararsızdı ama Jon onu hizaya getirecek doğru kelimeleri biliyordu. Birer birer bütün çocukları sıraya dizdi. Kimini ikna etti, kimini tatlı tatlı kandırdı, kimini utandırdı ve hak eden bazılarını da tehdit etti. Sonunda hepsiyle anlaştı... Rast hariç.

“Siz kızlar canınız nasıl istiyorsa öyle yapın ama Thorne beni Bayan Domuzcuk’un üstüne salarsa, kendime kalın bir dilim domuz jambonu keserim,” dedi ve kahkahalar atarak salondan ayrıldı.

O gece, bütün kale uykudayken üç kişi Rast’ın hücresini ziyaret etti. Grenn çocuğun kollarını tutarken bacaklarının üstüne oturdu. Hayalet göğsüne atladı ve kırmızı gözleri alev gibi yanarken çocuğun boğazını hafifçe kanatacak kadar ısırdı. “Nerede uyuduğunu biliyoruz, bunu sakın unutma,” dedi Jon fısıltıyla.

Ertesi sabah Jon, Rast’ı, Albett ve Kurbağa’ya tıraş olurken usturanın nasıl elinden kaydığını anlatırken duydu.

O günden sonra, ne Rast ne diğerleri Samwell Tarly’ye zarar verecek bir hareket yaptı. Sör Alliser Thorne onları çocuğun karşısına çıkardığında, Sam’in beceriksiz ve güçsüz ataklarına karşı tembel savunmalar yapmakla yetindiler. Sör Alliser öfkelendikçe, hepsine korkak, kadın, kız diye bağırdı ve tehditler savurdu ama Sam hiç yara almadı. Birkaç gece sonra, Jon’un zorlamasıyla, akşam yemeğinde çocukların masasına, Halder’in yanına oturdu. Sohbetlerine katılabilmesi için bir on beş gün daha geçmesi gerekti. Sonunda o da, Pyp’in çıkardığı seslere gülmeye, Grenn’le şakalaşmaya başladı.

“Üstatlar hizmet etmek için doğduklarını unutmasınlar diye boyunluklarının zincirden yapıldığını söylemişti bana. Neden her halkanın farklı bir metalden yapıldığını sormuştum sonra, gri cübbesine gümüşün daha fazla yakışacağını söylemiştim. Üstat Luwin gülmüştü. Bir üstat zincirini öğrendikçe döver demişti. Farklı bir metalden yapılmış her halkanın, farklı bir konuyu öğrendikten sonra dövüldüğünü anlattı. Altın halka hesap ve hazine işlerini öğrenince, gümüş olan hastalıkları tedavi etmeyi öğrenince, demir olan savaş meselelerini öğrenince dövülürmüş. Diğer metallerin de pek çok anlamı varmış tabi. Bir üstada hizmet ettiği diyarı hatırlatırmış boynundaki halkalar. Öyle değil mi? Lordların metali altındır, şövalyelerinki çelik ama iki halkadan zincir yapılmaz. Gümüş, demir, bronz, bakır, kalay ve diğerleri de gerekir. Tıpkı çiftçiler, tüccarlar, demirciler ve diğerlerinin olması gerektiği gibi. Bir zincirin her çeşit metale ihtiyacı vardır ve bir diyarın her çeşit insana.”

Üstat Aemon gülümsedi. “Yani?”

“Gece Nöbetçileri’nin de her çeşit insana ihtiyacı var. Yoksa neden hem korucular, hem inşaatçılar hem kâhyalar olsun? Lord Randyll, Sam’i bir savaşçıya dönüştürmeyi başaramadı. Sör Alliser de başaramayacak. Ne kadar hızlı vurursanız vurun, kalayla demiri birlikte dövemezsiniz ama birlikte dövülmüyor olmaları kalayı değersiz kılmaz. Sam neden bir kâhya olmasın ki?”

Üstat Aemon gözlerini kapattı. Jon bir an adamın uyuduğundan endişelendi. Sonunda, “Üstat Luwin seni iyi yetiştirmiş Jon Kar,” dedi. “Zekân da kılıcın kadar keskin.”

Jon, sonunda Sur’u ve oradaki insanları “kardeşi” olarak kabul ediyor.

Samwell Tarly şişman, tuhaf ve korkak olabilirdi ama aptal değildi. Bir gece Jon’un hücresine gitti. “Nasıl yaptığını bilmiyorum ama senin yaptığını biliyorum,” dedi. Utanarak gözlerini kaçırdı. “Daha önce bir arkadaşım olmamıştı hiç.”

“Biz arkadaş değiliz,” dedi Jon. Elini Sam’in omzuna koydu. “Biz kardeşiz.”

Sam gittikten sonra gerçekten kardeş olduklarını düşündü Jon. Robb, Bran ve Rickon babasının oğullarıydı, onları bütün kalbiyle seviyordu ama asla onlardan biri olmadığını biliyordu. Catelyn Stark bunu çok daha önceden görebilmişti. Kışyarı’nın gri taş duvarları hâlâ rüyalarına giriyordu ama asıl hayatı Kara Kale’deydi artık. Sam, Grenn, Halder, Pyp ve Gece Nöbetçileri’nin siyahlar giymiş diğer tutunamamışları onun asıl kardeşleriydi.

Hayalet, Benjen’ın ölü adamını bulur. Bildiğimiz üzere onlar buz wightları; Kara Kale’ye götürüldükleri gece harekete geçip saldıracaklar. Benim ilgimi çeken Jafer’in gözlerinin “mavi, masmavi” olarak tanımlanması. Diğeri de safir… Özetle bildiğimiz buz wightlarına dönüşmüşler. Lakin dikkat ederseniz saldırıya geçmiyorlar ve gayet ölü görünüyorlar. Lakin kaleye alınınca saldırıyorlar.

Soğukel’den öğrendiğimize göre Sur, onun türünün öteye geçmesine izin vermiyor ama Nöbet, bu ikisini içeri sokabilmiş. Şimdi bununla ilgili iki kuramım var; ilki, Gece’nin Kraliçesi hikayesinde de gördüğümüz gibi ya Kara Kardeşlik’ten birilerinin onları içeri sokması lazım ki o zaman Soğukel, Sam ile içeri girebilirdi ya da gerçekten de bu buz wightları, aslında sandığımız gibi dirilmemiş; Soğukel, Beric ya da Cat gibi değil. Ölü bedenleri warglayan bir güç var bu topraklarda. Muhtemelen bu sonuncusu. Bununla ilgili kuram için: Buz wightları sandığımız gibi değil...!

“Othor,” dedi Sör Jaremy Rykker. “Hiç şüphe yok. Ve bu da Jafer Flowers.” Ayağıyla cesedi çevirdi ve beyaz suratlı ölü adam, mavi, masmavi gözleriyle gökyüzüne bakmaya başladı. “Bunlar Benjen Stark’ın adamları. İkisi de.”

(Othor) Elleri haricinde bütün derisi süt beyazına dönmüştü. Elleri tıpkı Jafer’in elleri gibi kapkaraydı. Kurdeşen gibi bedenine yayılmış ölümcül yaralarını sertleşmiş kuru kan plakaları örtüyordu. Ama gözleri açıktı. Safir kadar mavi gözleri gökyüzüne dikilmişti.

Jon, babasının başına gelenleri öğreniyor. Genel olarak herkes nazik ve yakın davranırken elbette ki Jon’dan nefret eden Throne oğlanın yarasını kaşıyor ve Jon’un gözlerinin kararıp kendini kaybettiğini görüyoruz ilk defa; daha sonraki kitaplarda da göreceğiz. Bu da meşhur ejderha öfkesi mi acaba? Bu konudaki başlık için: Jon Snow'un Öfkesi

Sonra, kamçı kadar sert ve keskin bir kahkaha duydu. Sör Alliser’in sesiydi. “Sadece piç değilmiş, bir hainin piçiymiş,” diyordu etrafındaki adamlara.

Jon göz açıp kapatıncaya kadar hançerini çekip masanın üstüne çıktı. Pyp onu yakalamaya çalıştı ama Jon bacağını hemen çekip masadan aşağı atladı. Koştu, Sör Alliser’in elindeki kaseye bir tekme attı. Yahni etrafa saçılırken Alliser geri kaçtı. İnsanlar bağırıyordu fakat Jon onları duymuyordu. Elindeki hançeri Sör Alliser’in yüzüne doğru savurarak adamın üstüne atıldı ama henüz adama ulaşamadan Sam, Jon’la Alliser’in arasına girdi. Pyp bir maymun gibi Jon’un sırtına tırmandı. Kurbağa elindeki hançeri aldı.

Ölü korucu saldırısından sonra Mormont, Jon’a Uzunpençe isimli Valyria kılıcını veriyor. Bu kılıç hakkında Blackfyre olabilir mi, diye bir kuram da var. Blackfyre Kılıcı ve Uzunpençe

Kabzası, uzun kılıcın ağırlığını dengelemek için kurşunla desteklenmiş mermerden yapılmıştı. Mermer, dişlerini gösteren bir kurt şeklinde oyulmuştu ve gözlerine iki tane lal taşı yerleştirilmişti. Tutacağı saf deridendi. Siyah ve yumuşak. Terle ya da kanla lekenmemiş. Bıçağı Jon’un alıştığı kılıçların bıçağından on beş santim kadar daha uzundu. Sadece kesmek için değil, sokmak için de dövülmüştü. Üzerinde üç derin oluk vardı. Babasının kılıcı Buz, iki elle kullanılan gerçek bir çift el kılıcıydı. Bu kılıçsa bazı yerlerde adına piç kılıcı da denen bir buçuk el kılıçlardandı. Kurtlu kılıç büyüklüğüne rağmen Jon’un daha önce savurduğu kılıçlardan çok daha hafifti. Jon kılıcı döndürdüğünde üst üste defalarca katlanmış çeliğin koyu renk katmanlarını seçebildi. “Bu Valyria çeliği lordum,” dedi merakla. Babası Buz’a dokunmasına izin verirdi. Bu çeliğin nasıl göründüğünü, nasıl hissedildiğini biliyordu.

Jon, buna rağmen içten içe Eddard Stark’ın oğlu olarak "Buz"a sahip olmayı diliyor ama bundan utanç da diyor çünkü kılıç ve lord unvanı doğum hakkıyla Robb’a ait. Yine de bu arzuyu içinden atamadığı da gerçek.

O benim babam değil, dedi kendine. Benim babam Lord Eddard Stark. Onu unutmayacağım. Bana kaç kılıç verirlerse versinler. Lord Mormont’a başka bir kılıcın hayalini kurduğunu söyleyemezdi…

Üstat Aemon’un Jon ile meşhur konuşması ve onun Targaryen olduğunu keşfetmesi sahnesi. O kısmı girmeyeceğim ama Aemon’un uyarı bence çok yerinde; “sevgi, görevi öldürür.” Robb’a yardım için kaçmadan önce uyarmak için söylemişti ama dinlememişti ve kaçmaya yeltendi, arkadaşları tarafından ikna edilip geri getirildi. Diğer yandan son kitapta da Arya’ya olan sevgisi sonunu getirecek.

“Jon, Gece Nöbetçileri’ndeki kardeşlerin neden evlenmediğini ve çocuk sahibi olmadığını merak ettin mi hiç?” diye sordu Üstat Aemon… “Böylece sevemezler,” dedi yaşlı adam. “Sevgi, onuru mahveder, vazifeyi katleder… Sevgi bizim en büyük zaferimiz ve en büyük trajedimiz.”

Bunları düşünmenin sırası değildi. Dizginlere yapıştığında parmakları derin derin zonklamaya başladı. Kısrağı mahmuzlayıp dörtnala koşturdu. Şüphelerinden kaçmak istiyormuş gibi Kral Yolu’nda hızla ilerliyordu. Jon ölümden korkmuyordu ama sıradan bir suçlu gibi elleri bağlı halde kafasının kesilmesini de istemiyordu. Ölecekse, elinde bir kılıçla babasının katilleriyle dövüşürken ölmeliydi. O gerçek bir Stark değildi, hiç olmamıştı… ama bir Stark gibi ölebilirdi. Lord Stark’ın dört oğlu var desinler istiyordu. Üç değil.

ACoK

Mormont, Sur ötesi keşfe çıkmadan önce Jon’a Aemon’un hikayesini anlatıyor ve Jon, bunun sebebini merak ediyor. Bu sohbet öncesi Robb’un kral olduğu haberi gelmişti. Yani Mormont, biraz bizim oğlanı yoklamak niyetinde idi. Bu sahneyi severim çünkü dizinin aksine Jon’un hırslardan arınmış biri olmadığını ortaya koyan bir sohbettir.

Jon kendini garip hissediyordu. “Lordum, bana Üstat Aemon’ın hikâyesini neden anlattınız?”

“Bir sebep olmak zorunda mı?” diye sordu Mormont kaşlarını çatarak. “Kardeşin Robb, Kuzey Kralı ilan edildi. Üstat Aemon’la ortak bir yanınız var. İkinizin erkek kardeşi de kral.”

“İkimiz de aynı yemini ettik, ortak noktamız bu.”

Yaşlı Ayı yüksek sesle güldü. Kuzgun havalanıp odanın diğer ucuna uçtu. “Bozulduğuna şahit olduğum her yemin için bir adam verselerdi Sur asla savunmasız kalmazdı.”

“Robb’un Kışyarı Lordu olacağını hep biliyordum.”

Mormont ıslık çaldı, kuzgun geri dönüp tekrar adamın omzuna kondu. “Lord olmak başka, kral olmak başka.” Cebinden bir avuç mısır çıkarıp kuzguna uzattı. “Sen siyah zırhının içinde yaşayıp aynı zırhın içinde ölürken, Robb’u ipeklere, satenlere, kadifelere saracaklar. O bir prensesle evlenip baba olacak ama sen asla evlenmeyeceksin, asla çocuk sahibi olmayacaksın. Robb hükmederken sen hizmet edeceksin. Ona Majesteleri diyecekler, sana kara karga. Ozanlar onun adına şarkılar yazacaklar ama senin bütün kahramanlıkların unutulacak. Bana bütün bunlardan hiç rahatsız olmadığını söyle Jon… ve ben de sana yalancı olduğunu söyleyeyim. Gerçeği biliyorum.”

Jon bir yay kadar gergin halde ayağa kalktı. “Bunlar beni rahatsız ediyor olsa bile ne değişir? Ben bir piçim.”

“Bir piç olarak ne yapacaksın peki?”

“Rahatsız olacağım,” dedi Jon. “Ve yeminime sadık kalacağım.”

Bu alıntı ilgimi çekti. Bilmiyorum gerçekten hiçbir şey ifade etmiyor olabilir ama aklıma doğrudan Ygritte’in Jon’un ismini öğrendikten sonra “şeytani bir isim” tepkisi geldi. Kar… kuzeyde ölüm demektir. GRRM bize bir şey mi anlatmak istiyor, Jon ile ilgili acaba? :slight_smile:

“Adımı bağıran tek kuş bile yeterince kötü aslında,” dedi Jon. “Ve kar, kara kardeşlerin duymak isteyeceği bir kelime değil.” Kar, kuzeyde ölüm anlamına geliyordu.

Gilly’nin bebek yüzünden Jon ile konuşmaya geldiği sahne… Buradaki sahnenin Jon’un “kral” oluşuna bir işaret olduğuna dair foreshadowing olduğu görüşündeyim. Kuram için: Kraliçe Arya Stark ve Kral Jon Snow

“Babam dün gece çok fazla şarap içti. Lord Karga’nın şarabından, bütün gün uyur.” Kızın nefesi minik bulutçuklar halinde havaya karışıyordu. “Kralların adalet dağıttığı ve zayıf olanı kolladığı söylenir.” Kayadan aşağı inerken ince buz tabakası yüzünden ayağı kaydı. Jon yeterince hızlı davranıp yere düşmeden kızı yakaladı. Kız, Jon’un önünde diz çöktü. “Lordum, size yalvarıyorum…”

Bu kısım çok ama çok önemli. Diziye bakarak Ötekilerin, bebekleri alarak dönüştürdüklerine inanmıştık. Hatta kitaplarda da Craster’ın eşlerinden biri “Gilly’nin kardeşleri geliyor.” diyerek, Ötekilerin geldiğini söylemişti. Lakin Gilly’nin burada Jon’a söylediği şeye dikkat etmek gerekiyor. Ötekiler, zaman zaman gelir ve “kurban” alır gidermiş. Craster genelde bela olmasın diye “erkek bebekleri” veriyor ama ortada erkek bebek yok ise hayvanları “kurban” olarak veriyor ve dahası Ötekiler son zamanlarda sık sık gelmeye de başlamış.

Bu yüzden Ötekilerin, bebekleri dönüştürmek yerine başka amaçla kullandıklarını düşünüyorum. Sonuçta bebek yoksa hayvan alıyorlar ve hayvanları da dönüştürecek halleri yok. Yaşlı Dadı’nın hikayeleri abartılı ve yer yer yanlış bilgiler içerse de eğer bu kısım doğru ise hizmetkarlarını bebek etiyle beslediğinden bahsediyordu. Bu hizmetkarlar kim elbette, bilemiyoruz tam olarak. Belki Buz Örümcekleri gibi türlerden bahsediyordur.

“Kendim için değil, bebek için korkuyorum. Eğer kızsa sorun yok büyüdüğünde onunla evlenecek. Ama Nella, bebeğin erkek olduğunu söylüyor. O altı kez doğurdu böyle şeyleri bilir. Craster erkek bebekleri tanrılara veriyor. Beyaz soğuk geldiğinde bunu yapıyor. Beyaz soğuk artık sık sık geliyor. Önceleri onlara koyunları veriyordu, hem de koyun etini sevmesine rağmen. Koyunlar bitti. Sırada köpekler var. Onlar da bitince…” Gözlerini indirip karnına baktı.

Jon ve kafile, İlk İnsanların Yumruğu denilen yere geldiğinde, Hayalet bu Çemberkale’ye girmek istemiyor ve Jon, sebebini anlamıyor. Bu ilginç gerçekten, bir ulu kurt niye buradan hoşlanmaz ki? Gerçi sonrasında Jon da buradayken huzursuz hissetmeye başlıyor hatta kuzgunlar bile rahatsız hissediyor. Jon burada bir ihtimal İlk İnsanların hayaletleri olabileceğini düşünüyor.

Ormancı Dweyn iyi bir burna sahip olmakla övünür ve Craster’ın “soğuk” koktuğunu söyler… Ayrıca yine Yumrtuk’ta otururlarken “soğuk” koktuğunu söyledi. Büyük olasılıkla Ötekiler, bunların peşinde olduğuna işaret eden şeyler bu. Craster’ın onlarla iletişim kurduğunu ve Jon’un daha sonra onlardan ayrıldıktan sonra kafileye saldırdığını biliyoruz. Yine de mesele sadece bu olmayabilir.

Çemberkaleye vardıklarında Hayalet tekrar ayak diredi. Taşların arasındaki boşlukları koklamak için tedirgin birkaç adım attıktan sonra geriledi, aldığı kokudan hoşlanmamış gibiydi. Jon kurdu ensesinden yakalayıp çemberin içine girmeye zorladı ama bu kolay bir iş değildi. Kurt, Jon kadar ağırdı ve ondan çok daha güçlüydü. “Hayalet, senin neyin var?” Ulu kurt normalde bu kadar huysuzluk etmezdi. Jon sonunda pes etti. “Nasıl istersen,” dedi kurda. “Git avlan.” Jon yosunlu taşların arasından tekrar çemberin içine girerken kırmızı gözler onu izliyordu.

Dywen elinde tahta kaşığı, gevezelik ediyordu. “Bu ormanı hayattaki her adam kadar iyi bilirim ve sana söylüyorum; bu gece bu ormanda tek başıma at sürmek istemezdim. Kokuyu alamıyor musun?”

“Ne kokusu alıyorsun Dywen?” diye sordu Grenn.

Ormancı bir an için kaşığını emdi. Dişlerini çıkartmıştı. Yüzü kayış gibi ve buruş buruştu, elleri yaşlı kökler gibi eğri büğrüydü. “Bana kalırsa şey gibi kokuyor… evet… soğuk.

“Kafan da dişlerin gibi odundan yapılmış,” dedi Hake. “Soğuğun kokusu olmaz.”

Olur, diye düşündü Jon, Lord Kumandan’ın odasındaki geceyi hatırlamıştı. Ölüm gibi kokar. Açlığı birdenbire kaybolmuştu.

Aynı gece Jon, Hayalet’in peşinden gidiyor çünkü kurt, onu takip etmesini istiyor. Bu takip sonunda toprağa yeni gömülmüş; Nöbet’in kara pelerinine sarılmış boruyu ve ejderha camını buluyor. Hayalet neden garip davrandı? Yeni gömülmüş bu şeyleri kim koydu? Hayalet ve Jon hatta kuzgunlar huzursuz iken; hava “soğuk” kokuyor iken acaba etrafta kimsenin fark etmediği bir ölü mü dolanıyordu? Misal Soğukel, buraya gelmiş, bunları gömüp gitmiş olabilir mi?

Hayalet’in bu garip davranışları ve kendi eliyle koymuş gibi doğrudan hedefe gidip, kazıp çıkarması… Warglandı mı yoksa zaten bu kurtlar anormal olduğu için bir şekilde sezinledi, fark etti mi?

Hayalet’i dereden su içerken buldu. *“Hayalet,”* diye seslendi. “Bana gel. *Hemen.* ” Ulu kurt başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızı ve şeytanca parlıyordu. Çenesinden aşağı salya gibi sular akıyordu. Tam o anda, hayvanda korkunç ve acımasız bir şeyler vardı. Birdenbire atıldı, Jon’un yanından geçti ve ağaçların arasına daldı. “Hayalet, hayır, dur,” diye bağırdı Jon ama ulu kurt dinlemedi. Karanlık, güçlü beyaz şekli yutmuştu. Jon’un iki seçeneği vardı; ya tek başına tekrar tepeyi tırmanacaktı ya da takip edecekti. ... Yumuşak bir eşeleme sesi dönmesine sebep oldu. Jon, büyük taşların ve dikenli çalılıların arasında dikkatli adımlar atarak sese doğru yürüdü. Devrilmiş bir ağacın arkasında tekrar Hayalet’i gördü. Ulu kurt telaşla toprağı kazıyordu.

“Ne buldun?” Jon meşaleyi indirince yuvarlak bir tümsek gördü. Bir mezar, diye düşündü. Ama kimin?

Dizlerinin üstüne oturdu, meşaleyi yere bıraktı. Toprak kumlu ve yumuşaktı. Jon elleriyle kazmaya başladı. Ne taş ne de kök vardı. Burada her ne varsa daha yeni gömülmüştü. Parmakları yarım metre kadar derinlikte kumaşa değdi. Bir ceset bulacağını düşünmüştü, bir ceset bulmaktan korkmuştu ama bu başka bir şeydi. Kumaşı yokladı ve altındaki küçük, sert şekilleri hissetti. Koku yoktu, kurtçuklar yoktu. Hayalet geriledi, oturdu ve izlemeye başladı.

Jon toprağı kazmaya devam etti ve bohça haline getirilmiş kumaşı açığa çıkardı. Parmaklarını toprağa sokarak kumaş yığınını kavradı ve gevşetti. Yığını yukarı çektiğinde içindekiler her ne ise yer oynayıp şıngırdadı. Hazine, diye düşündü ama hissettiği şekiller sikke olamazdı ve duyduğu şıngırtı metal sesi değildi.

Bohçanın ağzı, aşınmış bir ip parçasıyla bağlanmıştı. Jon hançerini çıkarıp ipi kesti ve kumaşın kenarlarını tutup çekti. Bohça açıldı, içindekiler yere döküldü, koyu ve parlak. Düzinelerce bıçak, yaprak şekilli mızrak ucu ve sayısız ok ucu gördü. Bir hançer bıçağı aldı, tüy gibi hafif, parlak siyah ve sapsız. Meşale alevi bıçağın kenarında dolaştı, ustura keskinliğinde ince turuncu bir çizgi. Ejderhacamı, üstatların obsidiyen dediği şey. Hayalet, ormanın çocuklarının binlerce yıldır burada gömülü olan kadim silahlarını mı bulmuştu? İlk İnsanların Yumruğu çok eski bir yerdi ama…

Ejderhacamlarının altında eski bir savaş borusu vardı, bir yaban öküzünün boynuzundan yapılmış ve bronzla kaplanmıştı. Jon boruyu ters çevirip içindeki toprağı temizledi ve borunun içinden yüzlerce ok ucu döküldü. Silahların sarıldığı kumaşı ucundan tuttu, parmaklarının arasında ovdu. Kalın, iyi yün, çift katlı, nemli ama çürümemiş. Uzun zamandır toprağın altında olamazdı. Ve koyu renkliydi. Kumaşı çekti ve meşalenin ışığında baktı. Koyu renkli değil, siyah.

Jon ayağa kalkıp kumaşı tamamen açmadan önce elindeki şeyin ne olduğunu biliyordu: Gece Nöbetçileri’nin Yeminli Kardeşler’inden birine ait siyah bir pelerin.

Jon ve Taşyılan, gördükleri Yabanılları yakalamak için Ayadiş’e uzun bir tırmanış gerçekleştirdiler. İkisini öldürürken Jon, kız olduğunu anladığı Ygritte’i esir yaptı. Bu kız daha sonra onun Yabanıllar arasına girmesini sağlayacak iken Jon’un ilk aşk macerası olacak.

Jon’un onu ilk gördüğünde ve sonraki kitapta da ilgisiz olmasına rağmen Arya’ya benzetmesi düşündürücü.

Jon kızın gözlerindeki korkuyu ve ateşi görebiliyordu. Beyaz boğazından, kamanın ucunun deldiği yerden kan sızıyordu. Sadece bir hamle ve bitecek, dedi Jon kendine. Öyle yakındı ki kızın nefesindeki soğan kokusunu duyabiliyordu. Benden daha büyük değil. Kızdaki bir şeyler Arya’yı düşünmesine sebep oluyordu. Birbirlerine hiç benzemiyorlardı halbuki. “Teslim oluyor musun?” diye sordu kamasına yarım çember çizdirirken. Ya olmazsa?

Ygritte bir şey söylemeden izledi. Jon’un ilk düşündüğünden daha büyüktü, belki yirmi yaşındaydı ama yaşına göre kısaydı, çarpık bacaklıydı, yüzü yuvarlaktı ve basık bir burnu vardı. Kuş yuvasına benzeyen kızıl saçları karmakarışıktı. Çöküp oturduğu yerde tıknazmış gibi görünüyordu ama bunun sebebi üstündeki kat kat deriler ve kürklerdi. Onların altındaki bedeni en az Arya’nınki kadar cılız olabilirdi.

Ygritte evli değildi ve silah olarak boynuz ve büvet ağacından yapılmış kıvrımlı bir kısa yay tercih ediyordu, buna rağmen “mızrak karısı” onun için uygundu. Jon’a kardeşi Arya’yı hatırlatıyordu biraz, Arya daha küçük ve ihtimalle daha sıskaydı gerçi, Giydiği kat kat kürkler ve deriler yüzünden Ygritte’in ne kadar dolgun ya da ne kadar zayıf olduğunu söylemek zordu.

Ygritte, Jon’un kim olduğunu öğrenince ona Kışyarı Gül’ü ve Ozan Bael’in hikayesini anlatıyor. GRRM’in bu hikayeyi foreshadowing olarak kullandığını düşünüyorum, bir çok okuyucu da bu fikirde. Genelde bu hikayedeki Kış Gül’ünün Arya ya da Sansa olabileceği düşünülse de benim farklı bir görüşüm var. Kışyarı Gül'ü "Stark Soyu"

“Akrabaların mıydı?” diye sordu kıza sessizce. “Öldürdüğümüz iki adam?”

“Seninle ne kadar akrabaysak.”

“Ben mi?” Kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”

“Kışyarı’nın piçi olduğunu söyledin.”

“Öyleyim.”

“Annen kimdi?”

“Bir kadın. Çoğu öyledir.” Bunu bir zamanlar biri söylemişti Jon’a. Kim olduğumu hatırlamıyordu.

Kız tekrar gülümsedi, beyaz dişleri parladı. “Sana kış gülü şarkısını söylemedi mi hiç?”

4 Likes

3. BÖLÜM

Jon’un kendi ölümü halinde başta Hayalet olmak üzere ulu kurtların onun için uluyup, ağıt yakıp yakmayacaklarını merak edişi… 5. kitapta öldüğünü gördük ama kurtlarla ilgili bir şey daha göremedik, ben de bunu görünce acaba 6. kitapta ağıt yaktıklarını görür müyüz diye, merak ettim.

Hayalet, arka ayaklarının üstüne oturmuş, her zamanki sessizliğiyle onu izliyordu. Öldüğüm zaman, Bran düştüğünde Yaz’ın uluduğu gibi uluyacak mı benim için? diye merak etti. Tüylüköpek, Kışyarı’nda ve Boz Rüzgâr’la Nymeria her neredelerse, uluyacaklar mı?

Jon’un “warg” yeteneğinin ilk uyandığı an… Bran’ı bir Büvet ağacında görüyor. Bran, kurdun düşüncelerini anlıyor. Elbette Jon daha sonra Hayalet aracılığı ile Yabanılları görüyor ve diğerleri Jon’un bir deri değiştiren olduğunu anlıyor.

Gözlerini kapadığında rüyasında ulu kurtları gördü.

Altı tane olmaları gerekirdi ama beş taneydiler, hepsi birbirinden ayrı yerlerde. Derin bir boşluk sancısı ve yarım kalmışlık hissi duydu. Orman uçsuz bucaksız, soğuktu ve onlar çok küçüktüler, kaybolmuşlardı. Kardeşleri oralarda bir yerde olmalıydı ama hepsinin kokusunu kaybetmişti. Arka ayaklarının üstüne oturup başını kararmaya başlayan gökyüzüne kaldırdı, haykırışı orman boyunca yankılandı, uzun ve yas dolu bir çığlık. Sesi silinip giderken kulaklarını dikti, bir cevap almak için dinliyordu ama duyduğu tek şey savrulan karların iç çekişiydi.

Jon?

Ses arkasından gelmişti, bir fısıltıdan daha hafifti ama güçlüydü aynı zamanda. Bir çığlık sessiz olabilir miydi? Kafasını çevirdi, kardeşini arıyordu, ağaçların arasında hareket eden ince gri bir şekil, görmek için bakıyordu ama hiçbir şey yoktu, sadece…

Som kayada filizlenmiş gibiydi. Beyaz kökleri sayısız kılcal yarığın ve saç teli inceliğindeki çatlakların arasından kıvrılarak yukarı tırmanıyordu. Gördüğü diğer büvet ağaçlarından daha inceydi, henüz bir fidandı ama o izlerken büyüyordu ağaç, gökyüzüne uzanırken kalınlaşıyordu dalları. Temkinli bir şekilde pürüzsüz, beyaz gövdesinin çevresini dolaştı, yüze gelene dek. Kırmızı gözler ona baktı. Öfkeli gözlerdi ama onu gördüklerine sevinmiş gibiydiler. Büvet ağacının yüzü kardeşinin yüzüydü. Kardeşinin her zaman üç gözü mü vardı?

Her zaman değil, dedi sessiz çığlık. Kargadan önce yoktu.

Ağacın kabuğunu kokladı; kurdun, ağacın ve çocuğun kokusunu aldı. Bunların arkasında başka kokular da vardı; sıcak toprağın kahverengi zengin kokusu, taşların gri sert kokusu ve bir şey daha, korkunç bir şey. Ölüm, biliyordu. Ölüm kokluyordu. Korkuyla geri çekildi, tüyleri diken dikendi, dişlerini gösterdi.

Korkma, karanlığı seviyorum. Seni kimse göremez ama sen onları görebilirsin. Fakat önce gözlerini açmalısın. Gördün mü? İşte böyle. Ve ağaç aşağı uzanıp ona dokundu.

Sonra aniden dağlara geri döndü, büyük bir uçurumun kenarında duruyordu, pençeleri bir kar yığınının içine gömülmüştü. Rüzgârlı bir boşluğa açılan Çığlık Geçidi ve bir sonbahar öğleden sonrasının bütün renkleriyle dolu üçgen şekilli vadi, bir yorgan gibi önüne serilmişti.

“Derideğiştiren?” dedi Ebben acımasızca, Yarımel’e bakıyordu. Kartalı mı kastediyor? diye merak etti Jon. Yoksa beni mi? Derideğiştirenler ve varglar Yaşlı Dadı’nın hikâyelerine aitti, bütün ömrünün geçtiği gerçek dünyaya değil. Ama burada, kayalardan ve buzdan ibaret bu çıplak vahşilikte inanmak zor değildi.

Yola koyulmak için hazırlandılar ama Hayalet hâlâ ortaya çıkmamıştı. Geçidi gölgeler kaplamıştı. Korucuların, Çatalucu dediği büyük dağın sivri ikiz tepelerinin arasında güneş hızla batıyordu. Eğer rüya gerçekse… Düşüncesi bile Jon’u korkutuyordu. Kartal, Hayalet’e zarar vermiş ya da onu uçurumdan itmiş olabilir miydi? Kardeşinin yüzünü almış, karanlık ve ölüm kokan büvet ağacı neydi peki?

Jon’un yanan ellerinden sonra sürekli olarak -gerildiği ya da düşünceli olduğu zamanlarda- yanık elini açıp esnetme huyu var. Onun ruh haline işaret eden bir şey. Arya’nın sürekli dudak ısırması gibi bir şey.

Jon, kalan son yulafını atına yedirdi ve hayvanın yelesini okşadı. Hayalet, huzursuzca kayaların arasında dolanıyordu. Jon eldivenlerini iyice çekti ve yanık parmaklarını esnetti. Ben diyar halkını koruyan kalkanım.

Qhorin, Jon’u Mormont’a sağ salim göndermek niyetinde değil, bunun için Yarımel, Mance ile işbirliği yapıyor diye düşünenler de oldu ama öyle olsaydı, kendini öldürtmezdi. Yarımel’in “o başka göreve gidecek” sözü, Yabanıllar, peşlerine düştüğü zaman Jon’u hayatta tutup, içlerine girip casusluk yapma vazifesi idi… Elbette ne diye tecrübesiz bir oğlanı ta en başta yanına almak istedi, bilemiyorum. Stark olduğu ve kurdu için olabilir. Malum Nöbet’in Starklara karşı bir hürmeti ve sevgisi var.

Ertesi gün kartalı iki kere daha gördüler ve dağlarda yankılanan av borularını duydular. Her seferinde biraz daha yüksek, biraz daha yakındı sesler. Karanlık çöktüğünde, Yarımel, Ebben’e hem kendi atını hem de yaverinkini alıp geldikleri yoldan doğuya dönmesini ve bütün hızıyla Mormont’a gitmesini söyledi. Geri kalanlar takipçileri şaşırtacaktı. “Jon’u gönder,” diye ısrar etti Ebben. “O da benim kadar hızlı at sürebilir.”

“Jon’un başka bir görevi olacak.”

ASoS

Jon, artık bir “dönek” olarak Yabanılların yanında at sürüyor. Yarımel’in verdiği vazife gereği Yabanıllar hakkında öğrenebildiği her şeyi öğrenip, Sur’a giderek öğrendiklerini aktaracak. Jon da diğer her Kuzeyli ve Karga gibi, Yabanılları “düşman” kabul ediyor; katil, tecavüzcü, cani… vb. Özetle düşmanı kafasında “canavarlaştırmıştı”… Savaş için hazırlık yaptıklarını ve tüm bunları Kuzey için olduğunu görüyor ama sonra başka şeyler de görüyor; Yabanılların da insan olduğunu; çocukları olduğunu, etrafta koşuşturup oynadıklarını, annelerin bebeklerine süt emdirdiklerini… Özetle Jon, burada geçirdiği zaman süresince düşmanın anlatıldığı gibi canavar olmadığını, sadece kendileri gibi hayatta kalmaya çalışan insanlar olduğunu ama iki ayrı tarafta olduklarını öğrenecek. Bu, ileride Yabanılları özümseyip, Sur’dan geçirme anlaşmasını sağlayacak bir deneyim olacak. Elbette burada edineceği iyi ilişkiler de ileride fayda sağlayacak.

Başka bir yerde, kaynatılmış deriler giymiş iki genç çomak dövüşü yapıyordu, ateşin üstünden atlayıp birbirlerine saldırıyorlardı, indirdikleri her darbede homurdanıyorlardı. Çember şeklinde oturan bir düzine kadın tüy takarak okları dengeliyordu. Bu oklar kardeşlerim için, diye düşündü Jon. Babamın halkı için; Kışyarı’nın, Derin Orman Kalesi’nin, Son Ocak’ın insanları için. Bu oklar kuzey için.

Ama Jon’un gördüğü her şey savaşa ait değildi. Dans eden kadınlar da gördü. Bir bebeğin ağladığını duydu. Kürklere sarınmış, oyun oynamaktan nefes nefese kalmış küçük bir erkek çocuğu koşarak atının önünden geçti. Öküzler nehir kıyısı boyunca gezinip yiyecek ot ararken, koyunlar ve keçiler özgürce dolaşıyordu. Yemek ateşlerinden birinden kızarmış koyun eti kokusu yükseliyordu, başka bir ateşte bir yaban domuzu çevriliyordu.

Yabanılların arasında geçirdiği her gün, Jon’un yapmak zorunda olduğu şeyi biraz daha zorlaştırıyordu. Jon, bu adamlara ihanet etmenin bir yolunu bulmaya mecburdu ve bulduğunda adamlar ölecekti. Jon onların arkadaşlığını istememişti, Ygritte’in aşkını istediğinden fazla değil. Ama yine de… Thennler, Eski Dil’de konuşuyordu ve Jon’a neredeyse tek kelime bile etmiyorlardı ama Jarl’ın akıncıları farklıydı, Sur’u aşan adamlar. Jon, kendisine rağmen onları tanımaya başlamıştı: Sıska, sessiz Errok ve arkadaş canlısı Keçi Grigg, Quort ve Bodger isimli delikanlılar, ipçi Kendir Dan. Grubun en kötüsü Del’di, Jon’un yaşındaki at suratlı delikanlı, çalmaya niyetli olduğu yabanıl kızı romantik sözlerle anlatıp duruyordu. “Şanslı bir kız, senin Ygritte’in gibi. Ateşle öpülmüş.”

Jon dilini ısırmak zorunda kaldı. Del’in sevgilisini, Bodger’ın annesini, Miğfer Henk’in geldiği deniz kenarındaki yeri, Grigg’in Yüzler Adası’ndaki yeşil adamları görmeyi ne çok istediğini ya da bir geyik tarafından kovalanan Başparmak’ın ağaca tırmanmak zorunda kaldığı zamanı bilmek istemiyordu. İri Çıban’ın poposundaki çıbanı, Taş Parmak’ın ne çok bira içebileceğini, Quort’un küçük kardeşinin, Jarl’la gitmemesi için ağabeyine nasıl yalvardığını duymak istemiyordu. Quort on dört yaşından büyük olamazdı ama daha şimdiden kendine bir eş çalmıştı ve bir bebek bekliyordu. “Belki de oğlum bir kalede doğar,” diye böbürleniyordu delikanlı. “Bir lord gibi bir kalede doğar!” Gördüğü “kaleler”den çok etkilenmişti, kale sandığı şeyler gözcü kuleleriydi aslında.

Mance’in Jon ile tanışması… İki kere onu gördüğünden, ilkinin çocukken ikincisinin de ziyafette gördüğünden bahsediyor. Bir şekilde Jon, Mance’e kendini kabul ettiriyor ama içten içe Mance’in tamamen ona güvenmediğini biliyoruz elbette.

Benim burada dikkat verdiğim kısım; Mance’nin Ned’in tüm çocuklarıı hatta kurtlarını görüp, yüzlerini zihnine kazıması… İleride Mance’in Arya’yı kurtarmak için Kışyarı’na gittiğinde SArya’yı görmesine rağmen hala kurtarma operasyonuna devam etmesini, haliyle hayatını riske atmasını düşündürücü buluyorum.

Bir de Jon “Ozan Bael” deyince, “kız kardeşlerinden birini çalmadım” demesi de manidar; ileride Arya’yı Boltonlardan çalmak için gitmişti. :smiley:

“Sur’un güneyinde ya da kuzeyinde yazılmış bütün edepsiz şarkıları bilirim. İşte bu kadar. Babanın Robert’la ziyafet sofrasına oturduğu gece, ben de diğer hürsüvarilerle birlikte onun salonunun arka tarafındaki bir sırada oturuyordum, Eski Şehir’den Orland’ın çaldığı arpı ve denizin altındaki ölü krallar için söylediği şarkıyı dinledim. Lord babanın etini ve şarabını paylaştım, Kral Katili’ne ve Iblis’e iyice baktım… Lord Eddard’ın çocuklarını ve onların ayaklarının dibinden ayrılmayan yavru kurtları zihnime yazdım.”

“Keşke olsaydım. Bael’in macerasından ilham aldığımı inkâr etmeyeceğim… ama hatırladığım kadarıyla ben senin kız kardeşlerinden birini çalmadım. Bael kendi şarkılarını yazar ve onları yaşardı. Ben sadece daha iyi adamların yaptığı şarkıları söylerim. Biraz daha şarap?”

Jon’un ikna etmek için kullandığı hikaye… aslında yalan bir hikaye de değildi, Jon’un içerlediği ve Nöbet’e katılmasında payı olan hayatının bir özeti gibi bir şey.

Jon bir yudum daha şarap içti. Bu adamın inanabileceği tek hikâye var. “Babamın Kral Robert için ziyafet verdiği gece Kışyarında olduğunuzu söylemiştiniz.”

“Söyledim, çünkü oradaydım.”

“O halde hepimizi gördünüz. Prens Joffrey ve Prens Tommen, Prenses Myrcella, erkek kardeşlerim Robb, Bran ve Rickon, kız kardeşlerim Arya ve Sansa. Bütün gözler onların üstündeyken koridorun ortasından yürüdüklerini ve kralla kraliçenin oturduğu yüksek platformun hemen altındaki masaya oturduklarını gördünüz.”

“Hatırlıyorum. ”

“Ve benim nerede oturduğumu da gördün mü Mance?” Jon öne eğildi. “Piçi nereye koyduklarını da gördün mü?”

Mance Rayder uzunca bir an Jon’un yüzüne baktı. “Sana yeni bir pelerin bulsak iyi olacak sanırım,” dedi elini uzatırken.

Daha önce Jon’un “yıldız isimleri” saydığı bölüme dikkat etmemiştim ama şimdi bakınca oldukça ilginç geldi. Buz Ejderhası isimli yıldızın mavi gözleri kuzeyi, kuyruğu ise güneyi işaret eder; Osha, kuzeye gitmek için bu yıldızın sürücüsünün mavi gözünü takip etmesini söyler Bran’a. Jon için bu yıldız eski arkadaştır. Seride buz ejderhası efsanesi ve hala var olduklarına dair işaretler var. Buz ve Ateşin Şarkısı "Buz Ejderhaları"

Diğer dikkat çekici yıldız ismi ise Sabah Kılıcı; bu da bize Arthur’un kılıcını anımsatıyor. Bu takımyıldızı güney tarafında bulunuyor ki akla ister istemez Dorne geliyor. “Eski Arkadaş” tanımı bilhassa güneye bakan Sabah Kılıcı yıldızı için çok manidar kaçıyor çünkü aslında Arthur ve Dayne Hanesi gerçekten de “eski arkadaş” denebilecek türe giriyor.

Kışyarında küçük bir çocukken, Üstat Luwin ona bütün yıldızları öğretmişti; cennetin on iki hanedanının ismini ve her birinin hükümdarını biliyordu. İnanç için kutsal olan yedi göçebeyi bulabilirdi. Buz Ejderha, Gölge Kedisi, Aykız ve Sabah Kılıcı eski arkadaşlarıydı.

Ygritte ve Jon arasında malum gelişmeler yaşanır ve kız, kendisini çalmakla suçlarken Jon bunu reddetmekte ısrarcı olur ve bir yandan kimliğini ve yerini yeniden sorgulamaya başladığını da gözlemleriz. Arya onun kardeşi miydi? Kışyarı’nda Theon’dan daha değerli değildi ve artık bu yeri de kaybetmişti. Asla da bir Stark olamamıştı. Bu yara, daha uzun süre Jon’un peşini bırakmayacak.

“Amacım seni çalmak değildi,” demişti Jon. “Bıçağımı boğazına" dayayana kadar senin bir kız olduğunu bile bilmiyordum.”

“Hiç istemeden öldürdüğün bir adam da isteyerek öldürdüğün adam kadar ölüdür,” demişti Ygritte inatla. Jon onun kadar inatçı biriyle hiç karşılaşmamıştı, belki kardeşi Arya dışında. O hâlâ benim kardeşim mi? diye merak etti. Peki kardeşim miydi? Jon asla gerçek bir Stark olmamıştı, Lord Eddardin annesiz piçiydi sadece, Kışyarinda Theon Greyjoy’dan fazla yeri yoktu ve bu kadarını bile kaybetmişti. Gece Nöbetçileri’ne katılan bir adam yeminin sözlerini söylediğinde eski ailesini bir kenara bırakır, yeni ailesine katılırdı ama Jon Kar yeni kardeşlerini de kaybetmişti.

GRRM’in hoş bir göndermesini yakaladım, desem yeridir. Ned’in Yeni Lütuf hisarlarına yerleştirmeyi arzu ettiği adamlar konusu… Ned en sonunda kış gelmiş iken bunun hayata geçirilemeyecek bir rüya olduğunu ifade ederken kullandığı cümle ASOIAF serisinin 7. ve son kitabının ismi “Bir İlkbahar Rüyası(A Spring Dream)”

Jon’un babası bir keresinde, yeni lordlar ilan etmekten ve onları Yabanıllar’a karşı birer kalkan olarak terk edilmiş hisarlara yerleştirmekten bahsetmişti. Bu plan, Nöbet’in Yeni Lütuf un büyük bir bölümünü geri vermesini gerektiriyordu ama Jon’un amcası Benjen, yeni lordların Kışyarı yerine Kara Kale’ye vergi ödemesi halinde Lord Kumandan’ın ikna edilebileceğine inanıyordu. “Bu bir ilkbahar rüyası gerçi,” demişti Lord Eddard. “Kış kapıdayken, arazi vaadi bile adamları kuzeye çekmez.”

Sur’u geçtikten sonra Jon’dan yakaladıkları yaşlı köylü adamı öldürmelerini istiyorlar ama Jon, bunu yapacak gücü kendine bulamıyor; masum bir adamı öldürmek istemiyor ve bu işi, onun yerine Ygritte yapıyor ve elbette ki Jon’un da foyası ortaya çıkıyor ve oğlan kaçıyor.

Yabanılın “hiçbir şey bilmiyorsun” sözü, Jon karakteri için tekrar eden söz öbeğinden biri; Arya’nın “sivri ucu sapla” ve Dany’nin “arkana bakma kaybolursun” sözü gibi.

“Ben karga karısı değilim!” Ygritte bıçağını kınından çıkardı. Uç hızlı adım attı, saçlarından yakaladığı yaşlı adamın başını geri çekti ve boğazını boydan boya kesti. Adam ölürken bile feryat etmedi. “Hiçbir şeybilmiyorsun Jon Kar,” diye bağırdı Ygritte, kanlı bıçağı Jon’un ayaklarının dibine fırlattı.

Bu kısım Jon’un kaçtığı sahne; elinde bir kılıç, eyersiz bir ata zıplayarak bir kerede biniyor; at durduğunda bacağından ok yemiş bir halde… Ata nasıl bu şekilde binebildiğini merak ediyor ve oku çıkarmayı başarması. Yukarıda “Jon’un Öfkesi” başlığını hatırlıyorsunuzdur; bu sahneyi bu açıdan ilgi çekici de buluyorum. Yani olağan şartlarda bir adam kolay kolay o oku etini delip geçecek şekilde itip, çıkartamaz tek başına hem de bayılmadan… Diğer yandan bu şekilde ata binip sürmeyi garipsemiş görünüyor ve nasıl yaptığını merak ediyor. Sanırım Jon, kendi yeteneklerini ve gücünün sınırlarını keşfediyor dersek, yeridir.

Karanlık, gök gürültüsüyle birlikte indi. Thennler, hızla aralarından geçen kurdu mızraklarıyla dürtmeye çalışıyorlardı. Yaşlı adamın kısrağı katliam kokusuyla çıldırmıştı, hayvan şahlandı ve toynaklarıyla havayı dövdü. Uzunpençe hâlâ Jon’un elindeydi. Jon Kar aniden bundan daha iyi bir fırsat bulamayacağını anladı.

Yabanıl devrildiğinde kısrak ileri fırladı ama Jon bir şekilde boş eliyle hayvanın yelesini yakalamayı ve kendini atın sırtına atmayı başardı.

Uzun saatler sonra yağmur durdu. Jon kendini, uzun siyah otlardan ibaret bir denizin ortasında tek başına buldu. Sağ uyluğunda derin bir zonklama vardı. Eğilip baktı, bacağına saplanan oku görünce şaşırdı. Bu ne zaman oldu? Okun sapını tutup çekmeye çalıştı ama ucu ete iyice gömülmüştü, Jon’un hissettiği acı işkence ediciydi.

Beceriksiz hareketlerle kısrağın sırtından aşağı kaydı. Yaralı bacağı kıvrıldı, Jon çığlığını yutmak zorunda kaldı. Bu büyük ızdırap verecek.Ama ok dışarı çıkmak zorundaydı ve beklemenin bir faydası yoktu. Jon sapını kavradığı oku ileri itti, inledi, sonra küfretti. Canı öyle çok yanıyordu ki durmak zorunda kaldı. Doğranmış bir domuz gibi kanıyorum, diye düşündü ama ok dışarı çıkana kadar yapacak bir şey yoktu. Yüzünü buruşturup tekrar denedi… ve çok geçmeden titreyerek tekrar durdu. Bir kez daha. Jon bu sefer çığlık attı ama işini bitirdiğinde, okun ucu uyluğunun ön tarafından dışarı çıkıyordu. Jon, oku daha iyi kavrayabilmek için kanlı pantolonunu geri itti ve okun sapını bacağından ağır ağır çekti. Bunu bayılmadan nasıl yaptığını hiç bilmiyordu.

Jon aksayan bacağıyla atı asla yakalayamazdı. Jon’un tek yapabildiği, kendini ayağa kalkmaya zorlamak ve atın sırtına tırmanmak oldu. Bu ata daha önce nasıl bindim; eyersiz, üzengisiz, tek elimde bir kılıç varken? Cevaplayamacağı bir başka soruydu bu.

Jon’un Kara Kale’ye varıp, tedavi edildikten sonra kardeşlerinin ve Kışyarı’nın yok olduğunu öğrendikten sonra gördüğü rüya… Sanırım Ygritte’in burada yok oluşu, ölümüne işaret olabilir ve Jon, ilk kitaptan beri “piç sahibi olmayacağım” deyip duruyor; rüyasına bile giriyor ve Yabanıl kızın verdiği cevap… Belki tüm o sözüne rağmen tersi bir durum olur. Bu sözün sık kullanım nedenlerinden birinin Jon’un gerçek kimliği ve (muhtemelen) aslında bir piç olmadığı bilgisi olduğu aşikar.

Rüyalar onu ele geçirdiğinde, Jon kendini bir kez daha evinde buldu. Babasının yüzüne sahip, büyük, beyaz bir büvet ağacının altındaki sıcak havuzdaydı. Ygritte onunlaydı, ona güldü, isim günündeki kadar çıplak kalana dek kürklerini çıkardı, Jon’u öpmeye çalıştı ama öpemedi, çünkü Jon’un babası onları izliyordu. Jon, Kışyarının kanıydı, Gece Nöbetçilerinin adamıydı. Bir piçin babası olmayacağım, dedi kıza.Olmayacağım, olmayacağım. “Hiçbir şey bilmiyorsun Jon Kar,” diye fısıldadı kız, derisi sıcak suda çözülüyordu. Derisinin altındaki et, kemiklerinin üstünden sıyrılıyordu, sonunda geriye sadece bir kafatası ve bir iskelet kaldı. Havuz, kesif ve kıpkırmızı fokurduyordu.

Mance’in önden gönderdiği Yabanıllar, Kara Kale’ye saldırır ve Jon, elindeki az adamla savunur. İlk gerçek mücadelesi olduğunu düşünürsek korkusuna rağmen gayet soğuk kanlı ve aklı başında hareket ederek hakkını verdi. Bu sahneler birazcık da olsa onun önderlik yeteneklerinin öne çıktığı kısımlar aslında.

İlk mücadele sonunda Ygritte’in öldüğü sahneyi görüyoruz ve sonrasında Jon, savaş sonrası ilk rüyasını görüyor. Kışyarı ve mahzenler… Babasına, Rickon’a ve Benjen’e; daha sonra Ygritte’e sesleniyor ama bir ulu kurt görüyor. Bran’ın sanıyor; gri ve hüzünlü gözleri olduğu için. Hayalet ve Tüyyumağı hariç bütün kurtlar gri olduğu için Nymeria, Leydi, Gri Rüzgar ve Yaz olabilir ama ölüp, buraya gömüldüğü için Leydi olabileceğini düşünmüştüm. Lakin hayranların hazırladığı zaman çizelgesi doğru ise Thennlerin saldırısı ile Kırmızı Düğün arasında iki üç günlük bir zaman var. Haliyle Gri Kurt da olabilir. Ned’in ruhu da öldükten sonra mahzende çocuklara görünmüştü.

Elbette ne manası var, derseniz? Aslında mahzen mezarlar, ölülerin yeri olarak buraya ait ruhların hala gezindiğini bize göstermek isteniyor olabilir. Unutmayalım ki binlerce yıldır, mezarların üstüne demir kılıçlar ekleniyor ki Starkların öfkeli ruhları serbestçe gezinmesin, inanılan bu. Elbet niye orada yatan alayı “öfkeli ruh”? işte bu merak konusu.

İkinci mücadele Mance’in gelmesiyle başlıyor. Noyan Doyle, kapıları korumak için gidip(orada da ölüyor zaten), Sur’un komutasını Jon’a bırakıyor. Jon’un asıl liderliğini burada görmeye başlıyoruz. (Bu kısmı okumanızı tavsiye ederim.)

Lakin şu savaş sırasında en güzel kısım Jon’un şu sözleri. Tam bir Targ kanına gönderme olmuş hatta ileride karşılaşacağı 3 ejderhaya. Ne yapacak Dany’nin tüm ejderhasını çalacak mı? :smiley: Yalnız ejderha bahsinden bir iki sayfa sonra “moral konuşması ardından” gelen şu betimleme de manidar olmuş; “deli bir adam gibi güldü” korkmalı mıyım? :smiley: Cat ölürken “delirmiş” denildi ve dirilince de hareketlerinin öyle hoş olmadığı aşikar, acep Targ kanı Jon’da da coşup az biraz da olsa delilik mi göreceğiz kendisinde? :stuck_out_tongue: İleride gerçekten de 1000 adamı daha oldu(ve sonrasında daha fazlası), bu yüzden 3 ejderhası kesin olacak mı diye düşündüm.

İki değil yirmi mancınığımız olmalıydı. Onları kızaklara ve döner platformlara yerleştirmeliydik, bu sayede hareket ettirebilirdik. Beyhude bir düşünceydi bu. Bin adamının daha olmasını da dileyebilirdi Jon, belki bir ejderha. Ya da üç.

Jon güldü, sarhoş ya da deli bir adam gibi güldü ve adamları onunla birlikte güldüler.

Jon’un önderliğinde Sur en iyi şekilde muhafaza ediliyor hatta “kaplumbağa” dedikleri ve gözlerini oldukça korkutan bir çeşit saldırı silahını yok edecek fikri üretiyor; Aemon bile Jon olmasa şu an Mance’in Sur’u ele geçirmiş olacağını söylüyor.

Jon kendini, “Onları Sur durduracak,” derken duydu. Arkasına döndü ve daha yüksek sesle tekrar etti. “Onları Sur durduracak. Sur kendini savunur.” Bunlar boş sözlerdi ama Jon söylemek zorundaydı, kardeşlerin bu sözleri duymaya ihtiyacı vardı. “Mance, kalabalık ordusuyla bizi korkutmak istiyor. Aptal olduğumuzu mu sanıyor?” Jon bağırıyordu artık. “O arabalar, atlılar, yürüyerek ilerleyen onca soytarı… bize burada ne yapabilirler? Duvar tırmanan bir mamut gördünüz mü hiç?” Güldü. Pyp, Owen ve bir düzine kardeş daha onunla güldü. “Onlar bir hiç, onlar bizim saman kardeşlerimizden bile faydasız, bize ulaşamazlar, bize zarar veremezler ve bizi korkutamazlar, korkutabilirler mi?”

“HAYIRl” diye bağırdı Grenn.

“Onlar aşağıda, biz yukarıdayız,” dedi Jon, “ve kapıyı tuttuğumuz sürece geçemezler. Geçemezleri” Artık bütün kardeşler bağırıyordu, Jon’un sözlerini ona geri kükrüyorlardı, kılıçlarını ve uzunyaylarmı havada sallıyorlardı, yanakları kızarıyordu. Jon, savaş borusuyla birlikte kenarda duran Fıçıyı gördü. “Kardeşim,” dedi, “borunu mücadele için çal.”

Fıçı güldü, borusunu dudaklarına götürdü ve yabanıllar anlamına gelen iki uzun ses üfledi. Diğer borular da ötmeye başladı, sonunda bizzat Sur titriyormuş gibi gelene kadar susmadılar. Boruların pes ve derin inlemelerinin yankıları diğer bütün sesleri boğdu.

Son mücadeleden sonra Jon biraz kestirir ve uyandığı zaman Throne ve Slytn gelmiş ve Jon’u “döneklikten” yargılamaya karar vermiştir. Evet, iki gereksiz ve işe yaramaz insan; Mance kapıda saldırırken böyle bir şey yapmayı daha uygun görmüştür. Elbette oğlanı tahrik edici ve haksız yere bir çok suçlamaya maruz bırakırlar ve Jon da buna öfkelenir; patlamayı Throne ona dokununca yaşar ve kelimenin tam manasıyla duvara çivileyip, boğmaya kalkar. Ondan sonra da bir süre hapis yatıp, Mance’i öldürmesi için gönderirler ama bunu yapacağı sırada Stannis ordusuyla beraber gelir ve tüm Yabanılları darmaduman eder; Mance’yi ve bir çok Yabanılı esir alır; Tormund başta olmak üzere bir çoğu da kaçar.

“Bir ok. Ygritte’in oklarından biri sanırım.”

“İşte sana göre bir kadın. Bir gün seni öpüyor, ertesi gün oklarla dolduruyor.”

“Öldü.”

“Öyle mi?” Tormund üzüntüyle başını salladı. “Yazık olmuş. Eğer on yaş daha genç olsaydım onu kendime çalardım. Onun o saçları. Eh işte, en harlı ateşler en çabuk söner.” Matarayı kaldırdı. “Ateşle öpülmüş Ygritte’e!” Büyük bir yudum içti.

Stannis geldikten sonra Kuzey Lordlarını yanına çekmek için Jon’u meşru bir Stark ilan edip, Kışyarı Lordu olarak yanında yer almasını teklif ediyor. Bundan sonra Jon’un bu konudaki iç çatışmasını; gizli arzularını ve hatta hayallerini, isteklerini görüyoruz ama sonrasında öyle ya da böyle tüm bunlara rağmen "yeminini onurlandırmak"ta ısrar ediyor çünkü zaten halihazırda Ygritte ile bir kere bunu bozmuştu ve bir daha bunu yapmak istemiyordu. “Bir piçin de onur sahibi olduğunu” göstermek istiyor ve Val’a kadar teklif edilen her şeyi reddediyor.

Beni Kışyarı Lordu yapacak. Rüzgâr sert esiyordu ve Jon kendini öyle sersemlemiş hissediyordu ki rüzgârın onu Sur’dan uçuracağından korkuyordu. “Majesteleri,” dedi, “unutuyorsunuz, ben bir Kar’ım, bir Stark değil.” ... Jon çok küçükken, piçliğin ne demek olduğunu anlayamayacak kadar küçükken, Kışyarının bir gün onun olabileceğini hayal ederdi. Daha sonra, büyüdüğünde, o hayallerden utanmıştı. Kışyarı, Robb’un ve onun oğullarının olacaktı, Robb çocuk sahibi olmadan ölürse de Bran'ın ya da Rickon’un. Onlardan sonra Sansa ve Arya geliyordu. Bunun aksini hayal etmek bile sadakatsizlik gibi görünmüştü Jon’a, kalbinde kardeşlerine ihanet ediyormuş gibi, onların ölmesini diliyormuş gibi. Jon, mavi gözlü kralın ve kırmızı kadının önünde dururken, ben bunu asla istemedim, diye düşündü. Robb’u sevdim, hepsini sevdim... ben onların hiçbirine bir zarar gelmesini istemedim ama geldi. Ve şimdi sadece ben varım. Jon’un yapması gereken tek şey kelimeyi söylemekti, o zaman Jon Stark olacaktı, bir daha asla Kar olmayacaktı. Jon’un yapması gereken tek şey kralına bağlılık yemini vermekti, o zaman Kışyarı onun olacaktı. Jon’un yapması gereken tek şey...

…yeminini tekrar bozmaktı.

Ve bu sefer yemin bozmak bir hile de olmayacak. Jon, babasının kalesini talep edebilmek için, babasının tanrılarına sırt çevirmek zorundaydı.

“Kim olursa?” Stannis tartan gözlerle Jon’a baktı. “Kızla evlenmeyeceğin anlamına mı geliyor bu? Seni uyarıyorum, eğer babanın adını ve kalesini istiyorsan, o kız ödemen gereken bedelin bir parçası. Yeni insanlarımızın sadakatini garanti altına almak için bu evlilik elzem. Beni geri mi çeviriyorsun Jon Kar?”

“Hayır,” dedi Jon, fazlaca çabuk. Kralın bahsettiği şey Kışyarıydı ve Kışyarı o kadar kolay geri çevrilemezdi. “Demek istediğim… bütün bunlar çok âni ortaya çıktı Majesteleri. Düşünmek için biraz zaman isteyebilir miyim?”

Jon’un ilk aşamada geri çeviremediğini görüyoruz çünkü kalbinin derinliklerinde bunu arzu ediyor, hep etti. Jon, hırslarından arınmış biri değil ama her daim kardeşlerini çok sevdi ve sadık kaldı; yani ailesini arzularından daha çok sevdiği için ömrü içindeki hırsı bastırmakla geçti. Lakin şimdi elinde bir imkan var; yine de kalbinin ikiye ayrıldığını görüyoruz; yemin, onur, sözleri…

Aşağıdaki sahne, Jon’un sadece Kışyarı Lordu olma hırsına değil ayrıca “piç” olmanın olumsuzluğu ve arzu ettiği şeye sahip olamamanın yarattığı “öfkeyi” de gözler önüne seriyor. Öfkeden gözleri kararıyor ve Emmet’i neredeyse öldürecek hale geliyor; diğerleri oğlanın üstünden alana kadar ne yaptığını fark etmiyor ama “yetmez!” demesi de ilgi çekici bir nokta… Daha fazlasını yapmak istiyor, arzuluyor, öfkesi geçmiş değil… Ne yaparsa yapsın öfkesini dindirecek bir şey olmadığını ifade ediyor sanki. Dirildiği zaman bu öfkenin etkisini de görebiliriz aslında. Sonuçta ölüp dirilmek kişiyi olmadığı bir şeye dönüştürmüyor, sadece bazı parçalarını kaybedersin ve geri kalanlarıyla yaşamak zorunda kalırsın. Cat, merhametsiz değildi ama acımasız bir kadındı; ölüm ondan merhametini aldı ve geriye sadece gaddarlığı kaldı… gibi.

Ve sonra yıllar gitti. Jon bir kez daha Kışyarındaydı, örgü zırh ve göğüs kalkanı yerine dolgulu bir deri üstlük giyiyordu, kılıcı ahşaptı ve karşısındaki Robb’du, Demir Emett değil.

Yürümeye başladıklarından itibaren her sabah birlikte talim yapmışlardı; Kar ve Stark, Kışyarının avlularında koşup kılıç sallamışlar, bağırmış ve gülmüşler, etrafta görecek kimse olmadığında ağlamışlardı. Dövüşürken küçük çocuklar değildi onlar, şövalyeler ve kudretli kahramanlardı. “Ben Ejderha Şövalyesi Aemon’ım,” diye seslenirdi Jon, “Pekâlâ, ben de Soytarı Florian’ım,” diye geri bağırırdı Robb. Ya da, “Ben Genç Ejderha’yım,” derdi Robb ve “Ben Sör Ryam Redwyne’ım,” diye karşılık verirdi Jon.

O sabah ilk olarak Jon seslenmişti. “Ben Kışyarı Lordu’yum!” diye bağırmıştı daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi. Fakat bu sefer, Robb cevap vermişti, “Sen Kışyarı Lordu olamazsın, sen piç doğumlusun. Leydi annem senin asla Kışyarı Lordu olamayacağını söylüyor.”

Bunu unuttuğumu sanıyordum. Jon ağzındaki kanın tadını alabiliyordu, yüzüne inen darbenin akıttığı kanın.

En sonunda, Halder ve Beygir onu Demir Emmett’in üstünden almak zorunda kaldı, her biri bir kolundan tutmuştu. Korucu afallamış halde yerde oturdu, kalkanı parçalara ayrılmıştı, miğferinin göz siperi çarpılmıştı ve kılıcı altı metre uzaktaydı. “Jon yeter,” diye bağırıyordu Halder, “devrildi, onu silahsız bıraktın. Yeteri”

Hayır. Yetmez. Asla yetmez. Jon kılıcını bıraktı. “Üzgünüm,” diye mırıldandı. “Emmett, yaralandın mı?”

Demir Emmett hurdaya dönmüş miğferini çıkardı. “Teslim olmaktaanlayamadığın bir taraf mı vardı Lord Kar?” Bunlar dostça söylenmişti. Emmett dost canlısı bir adamdı ve kılıçların şarkısını seviyordu. “Savaşçı beni koru,” diye inledi, “Qhorin Yarımel’in nasıl hissetttiğini şimdi biliyorum.”

Jon tekrar bir anıya dalıyor… Bu sefer Cat ve onun üstünde yarattığı etki; itilmişlik duygusunu görüyoruz…

Bu çok fazlaydı. Jon arkadaşlarının elinden kurtuldu ve tek başına silahhaneye gitti. Kulakları hâlâ Emmett’in indirdiği darbe yüzünden çınlıyordu. Jon sıraya oturdu ve başını ellerine gömdü. Neden bu kadar öfkeliyim? diye sordu kendine ama bu aptalca bir soruydu. Kışyarı Lordu. Kışyarı Lordu olabilirim. Babamın vârisi.

Fakat Jon’un gözlerinin önünde canlanan yüz Lord Eddard’ın yüzü değildi; Leydi Catelyn’in yüzüydü. Koyu mavi gözleri ve sert, soğuk ağzıyla bir parça Stannis’e benziyordu kadın. Demir, diye düşündü Jon,ama kırılgan. Leydi, eskiden Kışyarı’nda baktığı gibi bakıyordu Jon’a; onun Robb’u kılıçta, hesapta ya da herhangi bir şeyde geçtiği zaman baktığı gibi. Sen kimsin? diye soruyordu o bakış. Sen buraya ait değilsin. Neden buradasın?

Hamama kadar kısa bir yol gitti, orada terini yıkamak için soğuk suya daldı ve ardından sıcak suyla dolu taş bir küvete girdi. Suyun ısısı, Jon’un kaslarındaki ağrıyı biraz azalttı ve onun Kışyarindaki çamurlu gölleri düşünmesine sebep oldu, tanrı korusundaki buharlı ve köpüklü suları.Kışyarı, diye düşündü Jon. Theon kaleyi yaktı ve yıktı ama ben onu eski haline döndürebilirim. Babam bunu isterdi şüphesiz Robb da öyle. Kalenin harabe halinde bırakılmasını asla istemezlerdi.

Robb’un, sen Kışyarı Lordu olamazsın, sen piç doğumlusun, dediğini duydu yine. Ve taş krallar granit dilleriyle homurdanıyordu. Sen buraya ait değilsin. Burası senin yerin değil. Jon gözlerini kapadığında solgun dalları, kırmızı yaprakları ve vakur yüzüyle yürek ağacını gördü. Büvet ağacı Kışyarının kalbiydi, Lord Eddard her zaman bunu söylerdi… ama Jon, kaleyi kurtarabilmek için o kalbi kadim köklerinden sökmek ve kırmızı kadının aç ateş tanrısına yedirmek zorundaydı. Buna hakkım yok,diye düşündü. Kışyarı eski tanrılara ait.

3 Likes

4. BÖLÜM

image
Jon ne istediğini biliyor ve son kararını da veriyor… Kışyarını almayı, evlenip çocuk sahibi olmayı arzuluyor… Zamanında hayalini kurmaya cesaret edemediği yahut ettiği için utandığı şeyleri istiyor ve her daim istediğini de kabul ediyor ve bunu “açlık” olarak tanımlıyor.

Elbet daha sonra gerçek manada bir açlık ve kan arzuluyor ki bu da Hayalet’in dönüşüne işaret ediyor; ulu kurdu ile olan bağı, eskisinden daha güçlü hale gelmiş gibi zira artık kurdun arzularını da hissediyor, bu durumda Hayalet de onun arzularını hissediyor mu? Öyle olmalı, bu iş çift taraflı çalışıyor.

Jon’un kararı herkesçe malumdur; yemini seçiyor.

Onun aşkını isteseydim onu çalmam gerekirdi, fakat bana çocuklar verebilir. Bir gün kollarımda kendi kanımı taşıyan bir oğul tutabilirim. Bir oğul sahibi olmak Jon Kar’ın düşlemeye cesaret edemediği bir şeydi, hayatını Sur’da geçirmeye karar verdiğinden beri. *Adını Robb koyabilirim. Val, ablasının oğlunu yanında tutmak ister ama çocuğu Kışyarı’nda büyütebiliriz, Şebboy’un oğlunu da. Sam yalan söylemek zorunda kalmaz. Şebboy için de bir yer bulu ruz, Sam yılda birkaç kez gelip onu ziyaret eder. Mance’in ve Craster’ın oğulları kardeş olarak büyür, bir zamanlar benim Robb’la büyüdüğüm gibi.*

Jon bunu istiyordu, artık biliyordu. Daha önce hiçbir şeyi istemediği kadar istiyordu. Her zaman istedim, diye düşündü suçluluk duygusuyla.Tanrılar beni affetsin. Jon’un içindeki açlıktı bu, bir ejderhacamı bıçak kadar keskindi. Açlık… Jon hissedebiliyordu. İhtiyaç duyduğu yemekti bu, avdı, korku kokan bir karaca ya da gururlu ve cüretkâr bir geyikti. Jon’un öldürmeye, karnını taze etle ve sıcak kanla doldurmaya ihtiyacı vardı. Ağzı bu düşünceyle sulandı.

Jon neler olduğunu anlamadan önce uzunca bir an geçti. Anladığında ayağa fırladı. “Hayalet?” Ormana doğru döndü ve işte geliyordu, sessiz adımlarla yeşil karanlıktan çıkıyordu, açık ağzından ılık ve beyaz soluklar yükseliyordu. “Hayalet!” diye bağırdı Jon ve ulu kurt koşmaya başladı. Eskisinden zayıftı ama daha büyüktü ve çıkardığı tek ses, ayaklarının altında ezilen ölü yaprakların çıtırtısıydı. Jon’a ulaştığında zıpladı. Gökyüzünde yıldızlar belirirken, kahverengi otların ve uzun gölgelerin arasında güreştiler. Hayalet, Jon’un koluyla uğraşmayı bıraktığında, “Tanrılar, kurt, nerelerdeydin?” dedi Jon. “Ölüp beni bıraktığını sandım, Robb, Ygritte ve diğerleri gibi. Sur’u tırmandığımdan beri seni hissedemedim, rüyalarımda bile.” Ulu kurdun verecek cevabı yoktu ama ıslak bir eğeye benzeyen diliyle Jon’un yüzünü yaladı, gözleri günün son ışığını yakaladı ve iki kırmızı güneş gibi ışıldadı.

Kırmızı gözler, diye fark etti Jon, ama Melisandre’nirı gözleri gibi değil. Kırmızı gözler, kırmızı ağız, beyaz kürk. Kan ve kemik, bir yürek ağacı gibi. Bu hayvan eski tanrılara ait. Ve bütün ulu kurtların içinde yalnızca bu kurt beyazdı. Robb ve Jon yaz karlarının arasında altı yavru bulmuşlardı; beş yavru gri, siyah ve kahverengiydi, Starklar için beş yavru. Ve bir beyaz yavru, Kar gibi beyaz.

Jon cevabını almıştı artık.

Sam POVundan da birkaç Jon bilgisi paylaşacağım. Jon, Hayalet yanında değil iken artık onu rüyasında göremediğini ve sadece eksi rüyaları olan; Kışyarı, mahzen ve taş kralları hatta Robb ve Ned’in ziyafette olduğunu ve ama orada ona yer olmadığı ile ilgili rüya gördüğünü söylüyor. Aslında bu, Valhala olayına benzeyen “Ölülerin Ziyafeti” denen bir olay olarak işlenmişe benziyor. Jon, aradaki duvar yüzünden orada kendisine yer olmadığını bildiğini söylerken Robert’ın ziyafetindeki olaya benzer bir durumdan bahsediyor ama özünde bu rüyanın anlatmak istediği şey Jon’un ölmeyeceği; en azından uzun süreli bir ölüm yaşamayacağı idi. Theon da aynı ziyafeti görüyordu ama o ziyafetin içinde yer almıştı, bu yüzden onun öleceğini düşünebiliriz. (Mahzen Rüyalar konusundaki kuram için: Jon Snow'un Rüyası: 'Mahzen Mezarlar' )

“Herkesin bildiği şey; ben Qhorin Yarımel’i öldüren ve bir mızrak karısıyla yatan bir piçken, Sör Alliser’in asil bir kandan gelen meşru doğumlu bir şövalye olduğu. Bana varg dediklerini duydum. Bir kurdum yokken nasıl varg olabilirim, sorarım sana?” Jon’un ağzı çarpıldı. “Hayalet’i rüyamda bile görmüyorum artık. Rüyalarımda sadece mahzen mezarlar ve tahtlarında oturan taş krallar var. Bazen Robb’un ve babamın seslerini duyuyorum, bir ziyafettelermiş gibi. Fakat aramızda bir duvar oluyor ve ben, masada benim için yer hazırlanmadığını biliyorum.”

Ölülerin ziyafetinde, yaşayanlar için yer yoktur. O anda sessiz kalmak Sam’in yüreğini parçaladı.

Sam’in politik bazı hamleleri sayesinde Efkarlı Edd; Jon’u Lord Kumandan olarak aday gösteriyor ve büyük lordların önemli bir kısmını Jon’un tarafına çekiyor. Elbette oğlanın bir şeyden haberi olmadan salona geliyor ve seçim yapılıyor. Kuşkusuz seçimin sonucunu en çok etkileyen şey; nereden ve nasıl gelip oraya girdiği bilinmeyen; Lord Mormont’un kuzugunun Jon’a doğru uçup, omzuna konması ve ismini söyleyip “kazan” demesi… Slynt bile bunun üstüne “güm” diye popo üstüne oturuyor çünkü kaybettiğini o anda anlıyor.

Kuzgun’un Kankuzgun’u tarafından (yahut başka biri) yönlendirildiği neredeyse kesin gibi bir şey olduğu için kuzey güçleri de iş başındaydı diyebiliriz.

Kuzgun, Jon’a en yakın olan masaya kondu. “Kar diye gakladı. Yaşlı bir kuştu, pis ve dağınıktı. “Kar,” dedi tekrar. “Kar, kar, kar.” Masanın ucuna doğru yürüdü, tekrar kanatlarını açtı ve Jon’un omzuna uçtu.

Lord Janos Slynt bir güm sesiyle yığılır gibi yerine oturdu ama Sör Alliser mahzeni alaycı kahkahalarla doldurdu. “Sör Domuzcuk hepimizin aptal olduğunu sanıyor kardeşlerim,” dedi. “Bu küçük numarayı kuşa o öğretti. Kuşların hepsi kar diyor, kuşluğa çıkın ve kendi kulaklarınızla duyun. Mormont’un kuzgunu daha çok kelime biliyordu.”

Kuzgun kafasını yana eğdi ve Jon’a baktı. “Mısır?” dedi umutla. Ne mısır ne de cevap aldığında gakadı ve mırıldandı, “Kazan? Kazan? Kazan?”

“Sam, Sam, büyücü Sam, muhteşem Sam, harika Sam, Sam yaptı. Peki, kuzgunu ne ara kazanın içine sakladın? Onun Jon’a gideceğini nasıl bildin? Eğer kuş Janos Slynt’in şişko kafasına konsaydı her şey mahvolurdu.”

“Kuşla hiç ilgim yok,” diye ısrar etti Sam. “Kazanın içinden çıktığında az kalsın altımı ıslatıyordum.

ADwD

Beşinci kitap, Varamyr POV ile açılıyor ve bize deri değiştirenler; warglar ve kurtlar hakkında bilgi veriyor. Jon’un ilk POV’u da warg rüyası görerek başlıyor ve görüyoruz ki yeteneği her geçen gün gelişip, güçlenmiş; sadece kendi kurdunu değil kardeşlerinin yaşayan kurtlarını da görüyor ve duyuyor, eskiden kurt rüyalarında kardeşlerini hissederdi ama artık görmeye başladı. Bu bile gelişimin göstergesidir. Bir de gelişimi hiçbir eğitim almadan ilerliyor. Bran ve Jon, bu konuda diğer kardeşlerinden daha güçlü ve hızlı gelişiyor görünüyor.

Kurt, uzaklardan ona seslenen sürü arkadaşlarını duyabiliyordu. Onlar da avlanıyordu. Kurdun siyah kardeşi kocaman bir keçinin etini parçalarken, gökyüzünden vahşi bir yağmur indi ve siyah kardeşin böğründeki kanı temizledi; keçinin uzun boynuzunun tırmaladığı yeri. Başka bir yerde, kurdun küçük kız kardeşi başını yukarı kaldırdı ve aya şarkı söyledi. Yüz küçük gri kuzen, dişi kurtla birlikte şarkı söylemek için avlanmaya ara verdi. Onların olduğu yerdeki tepeler daha sıcaktı ve yiyecek doluydu. Kurdun kız kardeşinin sürüsü, geceleri koyunların, ineklerin, atların ve insanların avlarının etiyle besleniyordu, hatta bazen insanların etiyle.

Daha sonra uyandığında Kuzgun’u üstünde buluyor. (Bu arada dikkatimi çekti de bu Kuzgun da bir şeyleri genelde hep 3 kere tekrar ediyor,Arya’nın bazı şeyleri 3 kere tekrar etmesi gibi.)

Jon, Kraliçenin adamlarından bazı şeyler duyuyor; ejderhayı uyandırmak için ateş-kan büyüsü için çocuk ve babayı yakma arzusu… Jon Aemon’ın da kral kanına sahip olmasından dolayı, Aemon ve Mance’in çocuğunu daha sonra Gilly ve Sam ile Eskişehir’e gönderecek.

Ölü çocukları yakmak Jon Kar’ı artık rahatsız etmiyordu; canlı çocuklar başka bir meseleydi. Ejderhayı uyandırmak için iki kral. Önce baba, sonra oğul, böylece iki kral da ölür. Bu kelimeleri kraliçenin adamlarından biri mırıldanmıştı, Üstat Aemon o sırada Jon’un yaralarını temizliyordu. Jon, duyduğu şeyleri, yüksek ateşin sayıklamaları olarak kabul edip kafasından atmaya çalışmıştı. Aemon itiraz etmişti. “Bir kralın kanında kudret vardır,” diye uyarmıştı yaşlı üstat “ve Stannis’ten daha iyi adamlar, bundan daha kötü şeyler yaptılar.” Kral sert ve bağışlamaz olabilir, evet, ama sütten kesilmemiş bir bebek? Sadece bir canavar canlı bir çocuğu alevlerin içine atabilir.

Diğer yandan Jon, Lord Kumandan olamaya alışmaya çalışıyor; kendisine hizmet eden bir kahya ve nereye gitse sürekli peşinde olan iki muhafız…

“Kızarmış kuzgun,” dedi Jon “Ve yarım litre bira.” Ona bir peyler getiren ve hizmet eden bir kâhyaya sahip olmak Jon için hâlâ tuhaftı; kısa bir zaman önce, Lord Kumandan Mormont için kahvaltı getiren Jon’du.

Jon’un pelerini kapının yanındaki bir kancada asılıydı, kılıç kemeri de başka bir kancadaydı. Jon pelerinini ve kılıç kemerini kuşanıp silahhaneye doğru yürüdü. Hayalet’in uyuduğu halının boş olduğunu gördü. Siyah pelerinler giyen ve yarım miğferler takan iki mızraklı muhafız kapının iç tarafında duruyordu. “Lordum takip isteyecek mi?” diye sordu Garse.

“Kral Kulesi’ni tek başıma bulabilirim sanırım.” Jon, nereye gitse onun izini süren muhafızlara sahip olmaktan nefret ediyordu. Bu durum, kendisini, bir yavru ördek alayına liderlik eden anne ördek gibi hissetmesine sebep oluyordu.

Jon, Dalla’nın oğlunu kurtarmak için bebekleri değiştirmeyi teklif ettiğinde Gilly ilk başta baya direndi ama Jon’un acımasız ve tehditkar konuşması dikkatimi çekti. Aslında ilk kitapta da Jon’un ikna etmek istediğinde tehdit etmekten çekinmediğini gördük ama bir kadını ölümle tehdit ettiğine daha şahit olmamıştık. Gerçekten bunu yapacak kapasitede miydi? Olmadığını düşünüyorum ama alternatif bir senaryoda Jon bizi şaşırtabilirdi de. (Aslında Jon, bu sertlik ve acımasızlık konusunda “Çocuğu öldür” düşüncesiyle hareket ediyor, Aemon’un meşhur tavsiyesi.)

Sam’e göre de Jon’un kalbi taşlaşmıştı. Aslında “taşlaşma” aklıma Cat’i getirdi; o da kalbini taşlamış gördükten sonra Leydi Taşkalp’e dönüşmüştü.

“Onu bir kargaya dönüştüreceksiniz.” Şebboy, solgun elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. “Yapamam. Yapamam.”

Çocuğu öldür, diye düşündü Jon. “Yapacaksın. Aksi takdirde, Dalla’nın oğlunun yandığı gün sen de öleceksin.”

Eğer bir oğlun olsaydı ve onu kaybetseydin sen de ağlardın, diye düşündü Sam. Şebboy’u kederli olduğu için suçlayamıyordu. Bunun yerine Jon Kar’ı suçluyor ve Jon’un kalbinin ne zaman taşa dönüştüğünü merak ediyordu. Bu soruyu bir keresinde, Şebboy kanaldan su çekmeye gittiğinde Üstat Aemon’a da sormuştu. Yaşlı adam, “Onu Lord Kumandan yaptığınızda,” diye yanıtlamıştı.

Şu zamana kadar Jon’un Lannisterlar konusunda hatta Boltonlar konusunda fikirlerini duymamıştık; ailesine yapılanlar için. Lakin bu alıntı, içinde kin ve öfke biriktirdiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yeminlerinden özgür kaldığında ve Oyun’un içine girdiğinde Lannisterlar ile ilgilenmek yapılacaklar listesinde olduğu aşikar.

“Pekâlâ, Lord Tywin, Kral Tommen oyuncaklarıyla oynarken Stannis’in diyarı savunmak üzere Sur’a geldiğinin söylenmesini istemez. Bu, Lannister Hanedanı’na tahkir getirir.”

“Ben Lannister Hanedanı’na ölüm ve yıkım götürmek istiyorum, tahkir değil.”

Sam, Ötekiler ve Eski Tarih hakkında yazılan kayıtlar hakkında bilgi veriyor ve en sonunda ejderha çeliği konusunda verdiği bilgi dikkat çekici; Son Kahraman’ın onunla bir Öteki öldürdüğünden bahsediyor. Kahramanlar Çağı’nda ejderhaların ve onları süren (en azından ateşinden faydalanıp kılıç yapan) kişiler olduğunu düşünüyorum ki bu kısım, neredeyse doğrulandı sayılır şu GoT’un yan diziyle. Buz ve Ateşin Şarkısı 'Ejderhalar' kuramına yeniden bir göz atmakta fayda var.

“Bütün bunları biliyoruz. Soru şu; onlarla nasıl savaşacağız?” “Hikâyelere inanacak olursak, Ötekiler’in zırhı sıradan bıçaklara karşı dayanıklı,” dedi Sam “ve kendi kılıçları, her çeşit çeliği parçalayacak kadar soğuk. Bununla birlikte, ateşten korkuyorlar ve obsidiyene karşı savunmasızlar.” Tekinsiz Orman’da yüzleştiği Öteki’ni hatırladı. Sam onu Jon’un yaptığı ejderhacamı hançerle bıçakladığında, Öteki eriyip yok olmuştu. “Ötekiler’i ejderhaçeliği ile katleden son kahramandan bahseden bir Uzun Gece kaydı buldum, iddiaya göre Ötekiler, ejderhaçeliğinin karşısında duramıyor.”

“Ejderhaçeliği?” Bu, Jon için yeni bir isimdi. “Valyria çeliği mi?”

“Benim de ilk düşüncem buydu.”

Jon’un son kitapta artık daha sert, daha otoriter ve daha buyurgan olduğunu ve ilk başlarda böyle olmak için kendini baya zorladığını görüyoruz çünkü bu, yapmak zorunda olduğu bir şey. Aslında Nöbet’teki hüküm dönemi ileride Kuzey başına geçtiğinde faydası olacak bir çeşit eğitim gibi bir şey olmuş oldu, diye düşünüyorum. Üstat Aemon’un sözleri, Jon’un kulağına küpe… Artık Jon’un maddi manevi olarak yapacağı şey bu; kendini öldürmek ve yetişkin bir adam olarak yeniden doğmak.

Üstat Aemon’ın son sözlerini düşünüp huzursuzca kıpırdanırken bulmuştu. “Lorduma son bir tavsiyede bulunmama izin ver,” demişti yaşlı adam, “kardeşimle son görüşmemizde ona da aynı tavsiyede bulunmuştum. Büyük Konsey tarafından Demir Taht’a oturtulduğunda, kardeşim otuz üç yaşındaydı. Kendi çocukları olan yetişkin bir adamdı ama bazı açılardan hâlâ çocuktu. Yumurta’da hepimizin sevdiği bir tatlılık, bir masumiyet vardı. Sur’a gelmek üzere gemiye bindiğim gün, içindeki çocuğu öldür, dedim ona. Hükmetmek için bir erkek gerek. Bir Aegon değil, bir Yumurta değil. Çocuğu öldür ve erkeğin doğmasına izin ver.” Yaşlı adam, Jon’un yüzüne dokunmuştu. “Sen şu an Yumurta’nın yarı yaşındasın. Ve korkarım ki senin yükün daha zalim bir yük. Hakimiyetinden çok az keyif alacaksın. Lâkin sende, yapılması gereken şeyleri yapmaya yetecek kadar kuvvet olduğunu düşünüyorum. Çocuğu öldür Jon Kar. Kış neredeyse üstümüzde. Çocuğu öldür ve erkeğin doğmasına izin ver.”

Jon’un ailesine zarar verenlere karşı “kin” duyduğuna dair bir başka örnek de Slynt için söyledikleri. “Aramızda kan davası var…” Elbette Slynt, kendisine verilen görevi reddediyor ve böylece Jon’un eline “intikam” şansı geçiyor. Elbette Throne’un da aynı hatayı yapıp kendisine imkan vermesini istiyor ama adam daha zeki Slynt’ten kabul edelim. :slight_smile:

Jon, yağlı bezi piç kılıcının aşağısına doğru kaydırdı. Çeliğin üstünde oynaşan sabah ışıklarını izledi. Bu bıçağın deriyi, yağı ve kası kolayca geçip, Slynt’in çirkin kafasını bedeninden ayıracağını düşündü. Bir adam siyahları kuşandığında, adamın bütün suçları ve bütün mensubiyetleri silinirdi ama buna rağmen, Janos Slynt’i bir kardeş olarak düşünmek Jon için zordu. Aramızda kan var. Bu adam babamın katline yardım etti ve beni de öldürtmek için elinden gelen her şeyi yaptı.

Size bir şans veriyorum lordum. Bu, sizin babama verdiğiniz her şeyden daha fazla. “Beni yanlış anladınız lordum,” dedi Jon. “Bu bir teklif değil, bir emir. Buradan Bozkalkan’a yirmi fersah yol var. Silahlarınızı ve zırhınızı toplayın, vedalarınızı edin ve yarın sabah ilk ışıkla birlikte yola koyulmak için hazırlanın.”

Janos Slynt, Jon’a bakmak için kafasını çevirdi. “Lütfen lordum. Merhamet. Ben… ben gideceğim… ben…”

Hayır, diye düşündü Jon. O kapıyı kapattın. Uzunpençe aşağı indi. Janos Slynt’in başı çamurlu zeminde yuvarlanırken…

Sahte Mance yakılırken Jon, onun bu şekilde acımasızca öldürülmesine razı olmadığı için plan yapar ve yakılırken oklar ile ona hızlı bir ölüm sunar. Sonrasında da Stannis’in Yabanıllara diz çökmesi için seçenek sunması… Jon tüm bunları “maskaralık” olarak nitelendiriyor.

Melisandre ve yaktıkları sağ olsun, Jon’un yakmaya karşı bir antipatisi de var. İleride Yabanılları içeri alırken Melisandre ve onun ilahına küçük bir lanet okuyordu.

Jon’un Mance davranışını oldukça güzel buluyorum çünkü o, hem Stannis’e karşı gelmekten çekinmiyor hem de ne olursa olsun doğru olduğuna inandığı şeyi yapıyor. Öncesinde de Stannis’e direnip Sur kalelerini vermeyi reddetmiş hatta ondan geçici bazı adamlar almayı başarmıştı.

Oklardan biri Mance Rayder’ın göğsüne saplandı, biri karnına, biri de boğazına. Dördüncü ok, kafesin ahşap parmaklıklarına çarptı ve tutuşmadan önce bir an için titredi. Yabanıl kral, alevler içinde bükülmüş hâlde kafesin zeminine yığılırken, Sur’da bir kadının hıçkırıkları yankılandı. “Ve şimdi Nöbet’i bitti,” diye mırıldandı Jon. Mance Rayder bir zamanlar Gece Nöbetçileri’nin adamıydı; siyah pelerinini, parlak kırmızı ipekle yamalanmış bir pelerinle değiştirmeden önce.

Jon, komuta ederken yalnızlık hissediyor; dostlarını özlüyor ve eski günlerdeki gibi hareket etmek istiyor. Lakin hükmederken artık bunu yapamayacağı gerçeğini idrak edince bu ona acı veriyor ve sıkıntıya sokuyor çünkü arkadaşlarına hükmedemezsin, onlara karşı mesafe koymak zorundasın…

Jon’un siyahlarına duman ve yanmış et kokusu sinmişti. Jon yemek yemesi gerektiğini biliyordu ama açlık duyduğu şey yemek değil, dostluktu. Üstat Aemon’la birlikte içilecek bir kadeh şarap, Sam’le edilecek birkaç sessiz kelam, Pyp, Grenn ve Kurbağa’yla atılacak birkaç kahkaha. Ama Aemon ve Sam gitmişlerdi, Jon’un diğer arkadaşları da… “Bu akşam, yemeğimi adamlarla birlikte yiyeceğim.”

“Daha dikkatli olmasını sağlayacağım,” diye söz verdi Grenn, “eğer olmazsa onu pataklayacağım.” Duraksadı. “Lordum, yemeğini bizimle mi yiyeceksin? Owen, kenara kay ve Jon için yer aç.” Jon’un en çok istediği şey buydu. Kendine, hayır, demek zorundaydı, o günler geride kaldı. Bu idrak, Jon’un karnında bir bıçak gibi büküldü. Onu hükmetmesi için seçmişlerdi. Sur onundu. Arkadaşlarının hayatları da öyle. Bir lord, adamlarım sevebilir, Jon babasının sesini duyabiliyordu, ama onlarla arkadaş olamaz. Bir gün onlar hakkında hüküm vermek ya da onları ölüme göndermek zorunda kalabilir. “Başka bir gün,” diyerek yalan söyledi Lord Kumandan. “Edd, en iyisi sen yemeğini ye. Benim yapacak işlerim var.” Dışarıdaki hava öncekinden de soğuktu.

Jon, bir anlığına da olsa Stannis’in teklifini redderek kaybettiği şeyi içerleyerek hatırlıyor ve “onuru” seçtiğini kendine hatırlatıyor ve son sözü “piçlere özgü onur” lafında biraz iğneleme algıladım aslında. Bu kısım bize Jon’un tercihi ne olursa olsun hala bunlara sahip olmak istediğini ama arzu ettiği değil “yapmak” zorunda kaldığı tercihi gösteriyor. Jon’un güçlü yönlerinden biri aslında; bir insan kolay kolay arzu ettiğiyle yapması gerektiği arasında seçim yaparken genelde “arzusu” peşinden gitmeye eğilimlidir; Jon ise zorunda kaldığı şeyi yani “sorumluluğunun” peşinden gitmeye eğilimli; Robb’a yardım için kaçmaya kalktı ama ikna edilip, doğru olanı seçti; Ygritte’i sevdi ama yapması gerekeni yapıp vazifesini seçti ve şimdi de Kışyarı ve fazlasını; tüm hayatı boyunca hayal ettiği “Stark ismini” alabilecek iken yemin ve onur için bundan da vazgeçti… Aemon 3 kere sınandığını ve her defasında “yeminini” seçtiğini söyledi ve eğer dikkat ederseniz Jon’un yemini de 3 kere sınandı ve her defasında “yemini” seçti ama 4. sınanma vakti de çok yakın…(Bu arada sınanma meselesinde de yine bir üçleme görüyoruz. GRRM bu üç sayısını çok seviyor.)

Yalnız, güzel ve ölümcül, diye düşündü Jon Kar ve ona sahip olabilirdim. Ona, Kışyarı’na ve lord babamın adına. Jon, bunların yerine siyah bir pelerin ve buzdan bir duvar tercih etmişti. Onuru tercih etmişti. Piçlere özgü bir onur.

Üstat Aemon’ın sözlerini bir yere toplasak güzel olabilir aslında; sizi bilmiyorum ama bu adamın sözlerinin bazı işaretler içeriyor olabileceğini düşünüyorum ve aynı zamanda hayata dair bilgece sözler de içeriyor elbette… Bu söz dışında Stannis’ten çok daha iyi adamlar daha kötü şeyler yapmıştı, demişti. Aslında bu, GRRM’in “gri” karakter tanımına ve insanların “kalpleri” hakkında yazma felsefesine çok uyan sözler ve karakter çizimleri… Evet, insanlar özlerinde iyi olabilir ama öyle anlar gelir ki en iyi adamlar bile bazen çok kötü eylemlere imza atmak zorunda kalırken kimi iyi adam “kral” olarak berbat olabilecek iken kötü gözüyle baktığımız bir adam iyi bir kral olabilme kapasitesine sahip olabilir. Bizim kafamız muhtemelen “iyi” sözcüğüne takılıyor. Yani bir kişi iyi ise o zaman iyi bir hükümdar olur ve iyi eylemler yapar; aksi halde o kişi “kötüdür” ama aslında bir insan hem iyi hem kötü şeyler yapmaya muktedir iken bir kişinin iyi yönünün ağır basması onu “iyi bir hükümdar” yapmaya yetmez. Büyük ihtimal ilen "kötü eylemler"in bir kısmı da buradan kaynaklanır; iyisin ama hükmetmeyi bilmediğin için çok kötü şeyler yaparsın. Biraz düşününce gayet makul.

“Majesteleri Kral kolay bir adam değil. Taç takanların çok azı kolaydır. Üstat Aemon, birçok iyi adam, kötü krallar olmuşlardır, derdi ve bazı kötü adamlar, iyi krallar olmuşlardır."

Stannis, Bolton kalesini almaya niyetli ama Jon, buna karşı çıkıyor çünkü orayı alamayacağından çok emin. Yine de işin sonunda Stannis ikna oluyor, Jon’un gösterdiği hedefi seçerek yola devam ediyor ve böylece Roose’un tuzağından -farkına varmadan- kurtuluyor, yani Jon’a hayatını borçlu. Bu şekilde -görünüşte- Glover Hanesini de davasına katacak.

Jon bir çok askeri bilgiler vererek Stannis’e danışmanlık yapıyor ama aslında bu yaptığını da kendi içinde sorguluyor çünkü “taraf tutmak” gibi bir görüntü çizdiğini de farkında ama içinde sürekli olarak iki karşıt ses kapışıyor, bunu kitap sonuna kadar görmeye devam edeceğiz. Aslında bu iç çatışma temelde “diyar işlerine karışıp-karışmama” meselesi üzerinden ilerliyor gibi görünüyor. Jon biraz hile yaparak dolaylı yollardan -kendince bahanelerle- kuralına göre oynamaya çalışıyor hatta verdiği bilgileri bir çeşit pazarlık aracına bile dönüştürüp, Stannis’ten istediği adamları alıyor.

Jon, ettiği bütün sözlerin heba olduğunu fark etti. Stannis ya Dehşet Kalesi’ni alacaktı ya da almaya çalışırken ölecekti. Gece Nöbetçileri taraf tutmaz, dedi bir ses, ama bir diğeri cevap verdi, Stannis diyar için savaşıyor, demiradamlar ise köle ve yağma için. “Majesteleri, nerede daha fazla adam bulacağınızı biliyorum. Bana yabanılları verin, adamları nerede ve nasıl bulacağınızı memnuniyetle söyleyeyim.”

‘Yabanıllar sizin için sadece ok hedefi. Ben onları Sur’un üstünde daha verimli bir şekilde kullanabilirim. Bana dilediğim gibi faydalanmam için yabanılları verin ve size zaferi nerede bulacağınızı göstereyim… adamları da.”

Stannis ensesini ovuşturdu. “Ringa balığı satan bir kocakarı gibi pazarlık ediyorsun Lord Kar. Ned Stark seni bir balıkçı kadından mı peydahladı? Kaç adam?”

Jon, Lord Kumandan oldu olalı sıkı bir çalışma faaliyeti yürütüyor; sadece adamlarına sıkı talimler yaptırmıyor ayrıca kendisi de sürekli kitap araştırmaları yapıp; Nöbet’in sorunları ve Yabanıl sorunları gibi şeylere çözüm üretmek için gecesini gündüzünü birbirine katıyor ve sayısız kere çalışırken uyuyakalıyor. Jon’un geceleri huzur içinde, keyifli uykular ve ziyafetlerle geçmiyor; çevresinde adam akıllı danışacağı kişiler olmadığı gibi onu anlayıp, yapmak istediği değişikliklere, çözümlere destek çıkacak kişiler de yok, aksine Başkahya gibi kişiler köstek bile olup, sürekli şikayet edip duruyor. Eski arkadaşları bile Jon’u anlayabilmekten uzak maalesef. Kendisinin oldukça yalnızlaştığını ve sınırlı imkanları ile elinden geleni yapıp, imkansız sorunlara çözümler ürettiğini söylemek mümkün.

Mum eriyip sönmüştü ama panjurların arasından parlak sabah ışıkları süzülüyordu. Jon çalışırken uyuyakalmıştı yine. Masası kitap yığınlarıyla kaplıydı. Jon, gecenin yarısını tozlu mahzende lamba ışığında geçirdikten sonra, kitapları bizzat yukarı çıkarmıştı. Sam haklıydı; kitapların tasnif edilmesi, listelenmesi ve sıraya koyulması lazımdı ama bu, okuma yazma bilmeyen kâhyaların yapabileceği bir iş değildi. Sam’in dönüşünü beklemek gerekecekti.

Jon, Üstat Aemon’ı en çok böyle zamanlarda özlüyordu. Clydas kuzgunlarla yeterince iyi ilgileniyordu ama Aemon Targaryen’ın bilgisinin ve deneyiminin onda birine sahip değildi, irfanı bundan bile azdı. Bowen kendince iyi bir adamdı ama Kafatası Köprüsü’nde aldığı yara onun tavrım sertleştirmişti. Bowen’ın şimdilerde söylediği tek şarkı, kapıları mühürlemekle ilgili olandı. Othell Yanvyck sessiz olduğu kadar hissizdi, yaratıcılıktan uzaktı ve Baş Korucular göreve getirildikleri anda ölüyorlardı. Arabalar hareket etmeye başladığında, Gece Nöbetçileri en iyi adamlarının çoğunu kaybetti, diye düşündü Jon. Yaşlı Ayı, Qhorin Yarımel, Donal Noye, Jarmen Buckwell, amcam…

3 Likes

5. BÖLÜM

Yabanılları beslemek sıkıntılı bir süreç çünkü depodaki yiyecekler kısıtlı ve Diyar, Sur’a kaynak göndermiyor. Bu yüzden onlara çok az yiyecek veriliyor ve bu da onların isyan etmesine sebep oluyor; Kargaların daha iyi beslendikleriyle ilgili şikayet ediyorlar. Jon da daha fazla yiyeceğin sadece Sur’da vazife yapan dövüşçüler için olduğunu ve bunun sebebinin de Sur’u tutarak onları ve Diyarı Ötekilere karşı koruduğu için, olduğunu söylüyor ve bir teklif yapıyor.

“Daha fazla yiyecek mi istiyorsunuz?” diye sordu Jon. ‘Yemek, dövüşçüler için. Sur’u tutmamıza yardım edin ve kargalar kadar iyi beslenin.” *Ya da yiyecek tükendiğinde onlar kadar kötü beslenin.*

“Seçmek zorundasınız,” diye tekrar etti Jon Kar. “Hepiniz. Kimse sizden yemin etmenizi istemiyor. Hangi tanrılara taptığınız umurumda değil. Benim tanrılarım eski tanrılar, kuzeyin tanrıları. Lâkin sizler kırmızı tanrıya, Yedi’ye ya da dualarınızı duyan herhangi bir tanrıya ibadet edebilirsiniz. Bizim mızraklara ihtiyacımız var. Yaylara. Sur boyunca gözlere.

“Mızrak ya da yay tutmayı bilen, on iki yaşından büyük her çocuğu alacağım. Yaşlılarınızı, yaralılarınızı, sakatlarınızı, hatta artık dövüşemeyenlerinizi bile alacağım. Onların yapabileceği başka işler var. Okları dengelemek, keçileri sağmak, ateşler için odun toplamak, ahırları temizlemek… iş bitmez. Ve evet, kadınlarınızı da alacağım. Korunmaya muhtaçmış gibi görünen utangaç bakireler istemiyorum ama benimle gelmek isteyen her mızrak karısını alacağım.”

Yedi Krallık’ta, on iki yaşındaki oğlanlar genellikle yaver çömezi ya da yaver olarak hizmet verirdi, yıllarca silah eğitimi almış olurlardı. On iki yaşındaki kızlar, çocuktu. Fakat bunlar yabanıl. “Nasıl istersen. On iki yaşındaki kızlar ve erkekler. Ama sadece itaat etmeyi bilenler. Bu hepiniz için geçerli. Sizden diz çökmenizi asla istemeyeceğim ama başınıza kumandanlar koyacağım. Ne zaman kalkacağınızı, ne zaman uyuyacağınızı, nerede yiyeceğinizi, ne zaman içeceğinizi, ne giyeceğinizi, kılıcınızı ne zaman çekeceğinizi ve okunuzu ne zaman salacağınızı söyleyen çavuşlarınız olacak. Gece Nöbetçileri’nin adamları ömür boyu hizmet ederler. Sizden bunu istemeyeceğim ama Sur’da olduğunuz sürece benim emrimde olacaksınız. Bir emre karşı gelirseniz, kellenizi alırım. Bunu yapıp yapmayacağımı kardeşlerime sorun. Yaptığımı gördüler.”

Jon, Ramsey Bolton’dan Arya ile evleneceği haberini alıyor ve böylece Jon’un 4. sınavı başlamış oluyor.

Jon, yazılanları Emmett’e söylememek için bir sebep göremedi. “Moat Cailin alınmış. Demiradamların yüzülmüş cesetleri Kral Yolu’ndaki direklere çivilenmiş. Roose Bolton bütün dürüst lordları Höyükler’e çağırıyor, Demir Taht’a olan sadakatlerini beyan etmek ve oğlunun evliliğini kutlamak…” Jon’un kalbi bir an için durdu. Hayır, bu mümkün değil. O, babamla birlikte Kral Topraklarında öldü.

“Lord Kar?” Clydas, sönük pembe gözleriyle dikkatlice Jon’a baktı. “Siz… iyi misiniz? Kötü görünüyorsunuz.”

“Arya Stark’la evlenecek. Küçük kız kardeşimle.” Jon o anda Arya’yı görür gibi oldu; kirli yüzü ve dağınık saçlarıyla uzun yüzlü, ince bacaklı, yumru dizli, sivri dirsekli Arya. Onun yüzünü yıkayacaklar ve saçlarını tarayacaklardı, Jon bundan emindi ama Arya’yı ne bir gelinliğin içinde ne de Ramsay Bolton’ın yatağında hayal edebiliyordu. Ne kadar korkarsa korksun bunu belli etmeyecek. Eğer adam ona dokunmayı denerse, Arya onunla dövüşecek.

“Kız kardeşiniz,” dedi Demir Emmett, “kaç yaşında?”

Şimdi on bir yaşında olmalı, diye düşündü Jon. Hâlâ çocuk. “Benim kız kardeşim yok. Sadece erkek kardeşlerim var. Sadece siz varsınız.” Leydi Catelyn bu sözleri işitmekten büyük mutluluk duyardı, Jon bunu biliyordu. Bilmek, bu sözleri söylemeyi kolaylaştırmıyordu. Jon’un parmakları parşömenin etrafında kapandı. Keşke Ramsay Bolton’ın boğazını sıkmak da bu kadar kolay olsaydı. Clydas boğazını temizledi. “Bir cevap verecek misiniz?”

Jon başını iki yana salladı ve avludan uzaklaştı.

Haberi aldığından itibaren Jon’un düşünceleri sürekli Arya’ya kayıyor; artık Nöbet’in adamı olduğu için Arya’ya yardım etmesinin bir yolu olmadığı gibi onu da ilgilendiren bir durum değil/olmamalı hatta Kardeşlerden birinin böyle bir sorunu olsa “onu ilgilendirmeyeceğini, işine bakması gerektiğini” söyleyeceğini ifade edip, kendisine telkinlerde bulunmasına rağmen hiçbir işe yaramıyor ve Jon’un kalbi bir kere daha ikiye bölünüp savaş vermeye başlıyor; Yemini mi? Arya mı? Jon acı içinde ve buna katlanamaz hale geliyor.

Jon, kendini altmış yaşındaki bir adam kadar tutuk hissetti. Karanlık rüyalar, diye düşündü ve suçluluk duygusu. Düşünceleri Arya’ya gidip durdu. Ona yardım etmemin bir yolu yok. Yeminimin sözlerini söylediğimde bütün nesebimden vazgeçtim. Eğer adamlarımdan biri bana kız kardeşinin tehlikede olduğunu söyleseydi, ona, bu konunun onu ilgilendirmediğini söylerdim. Bir adam sözleri söylediğinde, kanı artık siyah olurdu. Bir piçin kalbi kadar siyah. Jon bir zamanlar, Mikken’e Arya için bir eşkıya kılıcı yaptırmıştı, kızın eline sığacak kadar küçük bir kılıçtı. İğne. Arya’nın hâlâ o kılıca sahip olup olmadığını merak etti. Düşmanına sivri ucu sapla, derdi kardeşine, ama kardeşi Piç’i delmeye kalkışırsa, bu onun hayatına mal olabilirdi.

Birdenbire, Jon bu acıya bir an daha katlanamayacağını hissetti.

Düşünceleri onu boğup acı çekmeye başlayınca kendini bundan uzaklaştırmak için dışarı atıyor; nereye yürüdüğünü, ne yaptığını bilmez bir şekilde dolanıyor ve sonra Melisandre ile karşılaşıyor.

Pelerini omuzlarında gürültüyle çırpındı. Hayalet, Jon’un arkasından geliyordu. Nereye gidiyorum? Ne yapıyorum? Kara Kale sessiz ve durgundu, salonları ve kuleleri karanlıktı. Makamım, diye düşündü Jon Kar. Benim salonum, benim evim, benim hâkimiyetim. Bir harabe.

Melisandre “kalpler” hakkında Jon’a bir şeyler söylüyor ve olayı Arya’ya bağlayıp, onu kaybetmediğini söylüyor. Burada en çok hoşuma giden şey Melisandre’nin “önemli olan yegane şey kalptir… Kardeşini kaybetmedin.” dedikten sonra Jon’un içinden “kalbim hakkında ne biliyorsun, kardeşim hakkında ne biliyorsun?” sözü oldu. Jon’un kalbinin içini ve Arya’yı aynı manada kullanması ve sonrasında söyleyeceği üzere kendi yanının Arya’nın evi olarak görmesi bir kuramın da doğmasına neden olan şeylerden biri.

Bu, öncesi ve sonrasındaki bir çok söz ve olay Jon ve Arya arasında ileride bir aşkın filizleneceğine dair foreshadowing olarak yorumlanıyor. GRRM’in yayımlanan mektubunda zaten böyle bir plan olduğunu ve Sur’da yeniden karşılaştıklarında aralarındaki ilişkinin aşk seviyesine bağlandığını yazıyordu ve Jon, orada da Arya’ya yardım etmesi gereken bir durum olduğunda bunu yapamamanın getirdiği ızdırap dolu günleri yaşıyordu. Yani Martin’in ilk tasladığında olduğu gibi ana hatlar aynı şekilde ilerliyor görülüyor. Martin mektup: Martin'in Mektubu ve Serideki Değişiklikler ve Jonarya Kuramı: Kitap Serisinde Jon ve Arya İlişkilerine Dair İpuçları

Ek olarak benim dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı; “Benim kız kardeşim yok.” diyerek Arya ile olan bağını reddettikten sonra “Kelimeler bıçaktı.” cümlesini kurması. Burada bıçak etkisi yaratıp canının yandığını ifade ediyor ama son POV’da gerçekten Arya yüzünden bıçak yiyip, öldürülmesine bir foreshadowing olduğunu düşündüm.

“Kalbiniz beni ilgilendirmiyor. Sadece elleriniz.”

“Önemli olan yegâne şey kalptir. Umutsuzluğa kapılma Lord Kar. Umutsuzluk, adı anılmaması gereken düşmanın silahıdır. Kız kardeşini kaybetmedin.”

“Benim kız kardeşim yok.” Kelimeler bıçaktı. Kalbimle ilgili ne biliyorsun rahibe ? Kardeşimle ilgili ne biliyorsun ?

Melisandre, Arya’nın evlilikten kaçıp Sur’a geleceğini ateşlerde gördüğünü söylüyor ama biliyoruz ki o kişi/ler Jeyne veya Alys Karstark.

Daha sonra Jon’a Sur, güç ve benimsemekle ilgili bazı sözler söylüyor. Bu konuşmada birkaç dikkat çekici ayrıntı olduğuna inanıyorum. Öncelikle Melisandre, Jon’un ve Hayalet’in içinde sahip olduğu güçlere gönderme yapıp, kullanmasını söylüyor çünkü Jon, konumu dahil warglık gücüne direnen biri; bir türlü tam manasıyla özümsemiyor ki Melisandre POV’unda kadın bunun hata ve bir çeşit kibir olduğunu; gücün asla bu şekilde dizginlenilemeyeceğini söylerken görüyoruz.

Bir diğer ayrıntı Jon’un “ben kurt değilim” demesi ki daha önceleri de bunu içinden söylüyor. Arya ise tam tersine sürekli “kurt” olduğuna vurgu yapıyordu. Bu yüzden bu reddedişi biraz garip bulup, acaba ejderha kanına gönderme şeklinde mi diye düşündüm ama Jon’un Starklar ve Kurtlar ile olan bağı ve gücü ortada iken bu pek mümkün görünmedi. Sonuçta sadece ejderha değil ayrıca bir kurt.

Sonra bu sözü söylediği şartlara baktım; genelde Hayalet’in açlığını yahut yediklerini hissettiği, özetle kurdun kendi üstünde “uyanıkken bile” üstünlük kurduğu o anlarda bunu ifade ediyor. Zaten bu sözü söyledikten sonra “ben insanım” demişti ilk söylediğinde, demek burada vurgu yapılan şey bir hayvan/kurt olmadığı, insan olduğunu kendine sürekli hatırlatma çabası çünkü anladığım kadarıyla bağ güçlendikçe Hayalet, biraz daha kontrol sahibi oluyor Jon’un üstünde. Kitabın açılış POV’unda wargın bu konuda söyledikleri de aklıma gelince ve Melisandre’nin ateşler içinde Jon’u insan-kurt-insan şeklinde görünce bir çeşit işaret olabileceğine kanaat getirdim; kesin değil ama dirildikten sonra Jon, Hayalet’in de içinde geçirdiği zaman(evet, Hayalet’in içinde olduğundan neredeyse %100 eminim) ve eğitimsiz olmasından kaynaklı olarak kurdun daha baskın çıkması gibi sebeplerle Jon; Yaşlı Dadı’nın hikayelerindeki gibi kurdun etkisinde(ölümün de yan etkisi olarak ve ölüm şeklinin) vahşi, tehlikeli ve karanlık tavırlar sergileyeceğini düşünmeme sebep oldu.

Ay’ın Jon’un öpüp gölgesini çıkarmasını da bir diğer ölüm işareti olarak görüyorum. Aynı konuşmada ay ışığı Melisandre’ye de dokunmuştu; haliyle onun da öleceği görüşündeyim seri sonunda. Ay "Buz ve Ölüm" (Bir de kadın galiba Jon’dan gölge canavar yapmaya niyetlendi, işi cinsel birleşmeye getirip gölgeye bağlayınca böyle düşündüm; Davos’a da aynı teklifi yapmıştı malum.)

“Böyle mi düşünüyorsun?” Melisandre dizlerinin üstüne çöktü ve Hayalet’in kulağının arkasını kaşıdı. “Sur tuhaf bir yer ama eğer kullanmayı bilirsen burada güç var. Senin içinde ve bu hayvanın içinde güç var. O güce karşı koyuyorsun ama hata ediyorsun. O gücü kabul et. Onu kullan.”

Ben kurt değilim, diye düşündü Jon. “Peki, bunu nasıl yapacağım?”

“Sana gösterebilirim.” Melisandre, ince kolunu Hayaletin üstüne koydu ve ulu kurt kadının yüzünü yaladı. “Bilge Işık Tanrısı bizi dişi ve erkek olarak yarattı, daha büyük bir bütünün iki parçası. Birleşmemizde bir güç var. Hayat yaratma gücü. Işık yaratma gücü. Gölge yaratma gücü.”

“Gölge.” Bu kelime, Jon söylediğinde daha karanlık duyuldu. “Yeryüzünde yürüyen her insan dünyaya bir gölge düşürür. Bazıları zayıf ve güçsüzdür, diğerleri uzun ve karanlık. Arkana bakmalısın Lord Kar. Ay seni öptü ve buzun üstüne altı metrelik gölgeni dağladı,”

Melisandre’nin Jon Kar’a ihtiyacı vardı, kızarmış ekmeğe ya da jambona değil, ama Devan’ı lord kumandana göndermek işe yaramazdı. Jon, Melisandre çağırdığında gelmiyordu; hâlâ silahhanenin arkasında, Nöbet’in merhum demircisinin iki odalı mütevazı dairesinde yaşamayı tercih ediyordu. Belki de kendisini Kral Kulesi’ne layık görmüyordu, belki de umursamıyordu. Jon’un hatasıydı bu, gençliğin sahte tevazusu aslında bir çeşit kibirdi. Bir hükümdar için gücün tuzaklarından kaçınmak asla akıllıca değildi. Çünkü güç, bu çeşit tuzaklardan kaçınacak kadar küçük ölçeklerde akmazdı.

Hayalet ile bağının güçlülüğüne bir işaret de buradan… Uyanık iken bile hayvanın aldığı kokuyu alıyor muhtemelen(yediğinin tadını alıyorsa şaşacak bir şey değil).

Jon, Tom Barleycorn’u görmeden önce adamın kokusunu aldı. Yoksa kokuyu alan Hayalet miydi? Son zamanlarda, Jon sık sık ulu kurtla bir olduğunu hissediyordu, uyanıkken bile. Önce ulu kurt göründü, üstündeki karları silkeledi, birkaç dakika sonra Tom ortaya çıktı. ‘Yabanıllar,” dedi Jon’a sessizce. “Ağaçlıkta.”

Jon gördüğü ilk andan itibaren Melisandre’ye de onun inancına da güveni yok ve rahatsızlık duyduğu bir gerçek.

“Sur buradan sadece birkaç saat uzakta,” dedi Jon. “Neden oraya sığınmıyorsunuz? Diğerleri teslim oldu. Mance dahil.”

Yabanıllar birbirlerine baktılar. Sonunda, içlerinden biri, “Hikâyeleri duyduk,” dedi. “Kargalar teslim olan herkesi yakmışlar.”

“Mance’i bile yakmışlar,” diye ekledi kadın.

Melisandre, diye düşündü Jon, senin ve şu kırmızı tanrının hesap vermeniz gereken çok şey var. “İsteyen herkes bizimle gelebilir. Kara Kale’de yiyecek ve barınak var. Sur, sizi, bu ormana musallat olan yaratıklardan korur. Size söz veriyorum, kimse yanmayacak.”

Melisandre, Arya’yı ateşlerin içinde ararken Jon’u görüyor; ölüm anında Hayalet’in içine girdiğine dair bir işaret olarak kullanılıyor. Jon’un diriliş kuramı: Jon Snow Nasıl Dirilecek? ve Karakter Değişimi?

Alevler hafifçe çıtırdadı ve Melisandre çıtırtıların içinde fısıldanan Jon Kar ismini duydu. Jon’un uzun suratı Melisandre’nin önünde yüzmeye başladı, kırmızı ve turuncu dillerle çizilmişti, bir görünüp bir kayboluyordu, titrek bir perdenin ardında yarı görünür bir gölgeydi. Şimdi bir insandı, şimdi bir kurt, şimdi yine insan. Ama kafatasları da oradaydı, kafatasları Jon’un etrafını sarmıştı. Melisandre, Jon’un içinde bulunduğu tehlikeyi daha önce de görmüş ve çocuğu uyarmaya çalışmıştı. Dört yanında düşmanlar, karanlıktaki hançerler. Jon dinlememişti.

Melisandre’nin Jon hakkında düşünceleri…

Melisandre, Jon’un bu sözlerini bir işaret olarak algıladı ve kendi muhafızlarını gönderdi. Jon’la birlikte avluyu geçtiler. Sadece ikisi. Etraflarına kar düşüyordu. Melisandre, cesaret edebildiği ölçüde Jon Karin yakınında yürüyordu; Jon’dan kara bir sis misali dökülen güvensizliği hissedebilecek kadar yakın. Beni sevmiyor, asla sevmeyecek ama benden faydalanacak. Gayet iyi. Melisandre başlangıçta aynı dansı Stannis Baratheon’la da yapmıştı. Gerçekte, genç lord kumandan ve kral, ikisinin de kabul etmek istemeyeceği kadar fazla ortak noktaya sahipti. Stannis, ağabeyinin gölgesinde yaşayan küçük oğuldu. Piç doğumlu Jon Kar, insanların Genç Kurt olarak andığı yenik kahramanın, yani meşru doğumlu kardeşinin gölgesinde kalmıştı. İki adam da yaratılışları itibarıyla güvensiz ve kuşkucuydu. Yürekten taptıkları yegâne tanrılar, onur ve vazifeydi.

Jon’un Mance’e ve Melisandre’ye güvenmek zorunda kalması… Bu bakıma içine düştüğü çıkmaz yüzünden mecbur kaldığı bir çaresizlik olarak öne çıkıyor. Her şey Arya’yı kurtarmak için… Stannis’in Arya’yı “becerirse” kurtarması halinde “başka eş bulacağım” diyerek, kendi adamlarından birine peşkeş çekeceğim demesi Jon’un ağzında rahatsız edici bir tat bırakıyor, sonraki POV’larda onu Braavos’a göndermeyi dahi düşünüyor ki işin komik kısmını siz biz biliyoruz zaten.

Mektuba tekrar baktı. *Eğer yapabilirsem kız kardeşini kurtaracağım.* Bu, Stannis’ten beklenmeyecek kadar büyük bir duyarlılıktı ama o zalim *eğer yapabilirsem* ve *onun için Ramsay Kar’dan daha iyi bir eş bulacağım* zeyliyle değer kaybetmişti. Ama Arya kurtarılmak üzere orada olmazsa ne olacaktı? Leydi Melisandre’nin alevleri gerçeği söylüyorsa ne olacaktı? Jon’un kardeşi bu çeşit zaptedenlerin ellerinden kaçabilir miydi gerçekten? *Bunu nasıl yapabilir* ? *Arya her zaman zeki ve hızlıydı ama neticede sadece küçük bir kız. Üstelik Ramsay Bolton, böylesi değerli bir ödüle karşı ihmalkâr davranacak türden biri değil.*

Peki, Bolton, Arya’yı hiç ele geçirmediyse ne olacaktı? Bu düğün, Stannis’i tuzağa düşürmek için planlanmış bir oyun olabilirdi. Jon’un bildiği kadarıyla, Eddard Stark, Dehşet Kalesi Lordu’ndan hiç şikâyet etmemişti ama fısıltılı sesli ve solgun yüzlü adama asla güvenmemişti.
Ölmek üzere olan bir atın sırtında oturan, grilere bürünmüş bir kız. Düğününden kaçıyor. Jon, bu sözlerin gücüyle Mance Rayder’ı ve altı mızrak karısını serbest bırakmıştı. “Genç ve güzel kadınlar,” demişti Mance. Yanmamış kral bazı isimler vermişti ve işin geri kalanını Efkârlı Edd halletmişti, kadınları Köstebek Kasabası’ndan gizlice çıkarmıştı. Bütün bunlar çılgınlık gibi görünüyordu şimdi. Jon, Mance kendini açığa çıkardığı anda onu devirmemekle hata yapmış olabilirdi. Sur’un Ötesindeki Kral’a karşı kinle karışık bir hayranlık duyuyordu ama adam bir yemin bozan ve dönekti. Jon, Melisandre’ye daha da az güveniyordu. Ama bir şekilde buradaydı işte, bütün umutlarını Mance’e ve Melisandre’ye bağlamıştı. Her şey kız kardeşimi kurtarmak için. Ama Gece Nöbetçileri’nin kız kardeşleri yoktur.

Kışyarı’nda küçük bir çocukken, Jon’un kahramanı Genç Ejderha’ydı; on dört yaşındayken Dorne’u fetheden çocuk kral. Jon Kar, gayrimeşru doğumuna rağmen ya da gayrimeşru doğumu yüzünden, tıpkı Kral Daeron gibi orduları zafere yürütmeyi hayal etmişti. Büyüdüğünde bir fatih olmayı düşlemişti. Şimdi yetişkin bir adamdı ve Sur onundu ama elinde kuşkulardan başka bir şey yoktu. Jon, kuşkularını bile zaptedemiyordu.

Bu kısmı nasıl yorumlamam gerektiğini hiç bilemedim… Bu yüzden sadece eklemekle yetiniyorum. Öncesinde ve sonrasında da buz ejderhalarının adı geçtiği için belki… dedim ama bilemiyorum.

“Lakabı. Ona bir isimle seslenmek zorundaydım. Onun sıcak ve güvende olmasını sağla. Annesinin ve benim hatırım için. Ve onu kırmızı kadından uzak tut. Kadın onun kim olduğunu biliyor. Ateşlerin içinde bir şeyler görüyor.”

Öyle olmasını umut ederek, Arya, diye düşündü Jon. “Küller ve közler.”

“Krallar ve ejderhalar.”

Yine ejderhalar. Jon bir an için ejderhaları görür gibi oldu. Gecenin içinde kıvrılan ejderhalar. Bir alev denizinin üstüne gölge düşüren kara kanatlar. “Eğer bilseydi, çocuğu bizden alırdı. Dalla’nın çocuğunu, senin canavarını değil. Kralın kulağına giden tek kelime, planımın sonu olurdu.” Ve benim. Stannis bunu ihanet olarak kabul ederdi. “Eğer biliyorsa planımın gerçekleşmesine neden izin verdi?”

“Çünkü işine geldi. Ateş kaypak bir şeydir. Bir alevin nereye doğru gideceğini kimse bilemez.” Val, ayağını üzengiye geçirdi, bacağını atın sırtına attı ve eyerden aşağı baktı. “Ablamın sana ne söylediğini hatırlıyor musun?”

“Evet.” Kabzasız bir kılıcı güvenli bir şekilde tutmanın yolu yoktur. Ama Melisandre haklıydı. Etrafın düşmanlarla çevriliyken, kabzasız bir kılıç bile boş bir elden iyiydi.

ASOIAF’ı okuduğumuzda -bilhassa soyluların- çok fazla önyargılı olduğunu görüyoruz; öyle yahut böyle birileri ve bir şeyler hakkında önyargılılar; kadınlar, Yabanıllar, Dornelular, Batılılar, Doğulular, Köle tacirleri, ejderhalar, kurtlar vs. diye bu liste uzar gider. Biz de kendi hayatımızda böyleyiz aslında. Jon da bir dönem önyargılı davranışlar sergiliyordu; Sur’a geldiğinde buradaki Kardeşlere; Sur ötesine gittiğinde Yabanıllara… Lakin şimdi bu önyargılarından arınmış bir şekilde; geçmişinin ne olduğunu umursamadan; ne yaptığını umursamadan Sur gerisi ya da ötesinden geldiğine bakmadan herkesi özümseyip, benimseyerek “yargılamadan” hükmü altına alıp, onarı yeteneklerine göre değerlendirip, vazifelendiriyor. Bowen ve Ayyaş Rahip gibiler de bu yaptıklarına öfkeleniyor.

Şu ana kadar aslında Jon’un bir hükümdar olarak çok iyi yönetebileceğine dair işaretler gördük; hükmü altına aldıklarını halkı olarak görüyor ve onları önyargısız bir şekilde benimseyerek hareket ediyor. Bir hükümdarın yapması gereken şey de budur; yönetmeye talip olduğun herkesi kabullenip, benimsemek. Misal Dany yazımı hatırlarsanız Daenarys’te eleştirdiğim noktalardan biri buydu; eski köleleri benimsiyor ve seviyor ve merhametli davranıyor iken eski efendilere karşı aynı hoş duygulara sahip değil, aksine onlardan hoşlanmıyor ama yönetiyorsan benimsemen gerek; sevmediğin halkı nasıl benimsersin ve tanımadığın halkı yönetmeye nasıl talip olursun? Dany fazla önyargılı hareket ederken Jon, herkesi tanımaya ve öğrenmeye hevesli davranıp, artı ve eksilerini de göz önünde tutarak kanatları altına alıyor. Misal Dev Wun Wun’u bile yakında tanımak için sık sık onunla konuşuyor, halkı hakkında hikayeler dinliyor ve ondan faydalanabileceğini biliyor. Bowel ve diğerleri ise devin insan eti yediğini söyleyerek onunla çalışmak istemiyorlar(gerçi Jon’un işine geliyor, göndermek istemiyor daha fazla şey öğrenmek istiyor devden). Onlar “canavar” derken Jon “Wun Wun” diyerek ismi olduğuna vurgu yapıyor.

“Size bir dev verebilirim.”

Othell irkildi. “Avludaki canavarı mı?”

“Onun adı Wun Weg Wun Dar Wun. Leathers söyledi. Telaffuz etmesi zor, biliyorum. Leather ona Wun Wun diyor ve bu işe yarıyormuş gibi görünüyor.”

“Adamlar oraya Fahişe Çukuru demeye başladılar,” dedi Marsh. “Emmett’in yerine şu vahşi Leathers’ı getirmek istediğiniz doğru mu? Bu görev genelde şövalyelere verilir. Ya da en azından koruculara.”

“Leathers bir yabanıl.”

‘Yabanıldı, yeminin sözlerini söyleyene kadar. Artık bizim kardeşimiz. Delikanlılara kılıç oyunundan fazlasını öğretebilecek bir kardeş. Eski Dil’den birkaç kelime ve özgür insanlar hakkında bir iki şey öğrenmek onlara zarar vermez.”

Rahip Cellador konuştu. “Saten denen şu çocuk. Onu Tollett’in yerine şahsi kâhyanız ve yaveriniz yapacağınız söyleniyor. Lordum, o çocuk bir fahişe, Eski Şehir’in genelevlerinden çıkmış boyalı bir oğlan.”

Sen de ayyaşsın. “Onun Eski Şehir’deyken ne olduğu bizi ilgilendirmez. O çok çabuk öğrenen zeki bir delikanlı. Diğer acemiler en başta ondan nefret ediyorlardı ama Saten hepsinin kalbini kazandı ve hepsiyle arkadaş oldu. Dövüşlerde korkusuz, hatta biraz okuyup yazabiliyor. Bana yemek servisi yapabilir ve atımı eyerleyebilir, sizce de öyle değil mi?”

“Büyük ihtimalle,” dedi Bowen Marsh, yüzü taş gibiydi, “lakin adamlar bundan hoşlanmaz. Teamüllere göre lord kumandanın yaverleri, bir gün komuta etmek üzere yetiştirilmiş soylu delikanlılar arasından seçilir. Gece Nöbetçileri’nin bir fahişeyi takip ederek mücadeleye gideceğine inanıyor musunuz lordum?”

Jon öfkelendi. “Daha beterlerini takip ettiler. Yaşlı Ayı, halefi için bazı adamlar hakkında uyarı notları bıraktı. Gölge Kule’de, rahibelere tecavüz etmeyi seven bir aşçımız var. Tecavüz ettiği her kadın için, kendi etine yedi köşeli bir yıldız dağlamış. Sol kolu bilekten dirseğe kadar yıldız doluymuş, uylukları da öyle. Doğugözcüsü’nde, babasının evini ateşe verip evin kapısını sürgüleyen bir adamımız var. Bütün ailesi yanarak ölmüş, tam dokuz kişi. Saten, Eski Şehir’de ne yapmış olursa olsun, şimdi bizim kardeşimiz ve benim yaverim olacak.”

Jon’un Yabanıl meselesine bakışı…

Rahip Cellador yıldız işareti yaptı. Othell Yanvyck homurdandı. “Bazıları buna ihanet diyebilir,” dedi Bowen Marsh. “Bunlar yabanıl. Vahşiler, akıncılar, tecavüzcüler, insandan çok hayvanlar.”

“Tormund bunların hiçbiri değil,” dedi Jon. “Mance Rayder da değildi. Lâkin söylediğiniz her kelime doğru bile olsa, onlar hâlâ insanlar Bowen. Sizin ve benim gibi canlı insanlar. Kış geliyor lordlarım. Ve kış geldiğinde, biz canlı insanlar, ölülere karşı bir arada durmak zorunda kalacağız.”

Jon, kılıç elinin parmaklarını esnetti. “Cotter Pyke’ın kadırgaları zaman zaman Çetinocak’tan geçer. Pyke, orada mağaralardan başka sığınak olmadığını söylüyor. Pyke’ın adamları onlara bağıran mağaralar diyor. Köstebek Ana ve onu takip edenler, orada soğuk ve açlık yüzünden zail olacak. Yüzlercesi. Binlercesi.”

“Binlerce düşman. Binlerce yabanıl.”

Binlerce insan, diye düşündü Jon. Erkekler, kadınlar, çocuklar. İçi öfkeyle doldu ama konuştuğunda sesi hafif ve sakindi. “Bu kadar kör müsünüz yoksa görmek mi istemiyorsunuz? Bütün o düşmanlar öldüğünde ne olacağını düşünüyorsunuz?”

“Size ne olacağım söyleyeyim,” dedi Jon. “Ölüler tekrar doğacak. Yüzlercesi, binlercesi. Siyah eller ve mavi gözlerle yaratık olarak doğacaklar ve bizi avlamaya gelecekler.” Ayağa kalktı, kılıç elinin parmakları açılıp kapanıyordu. “Gidebilirsiniz.”

Jon, Demir Banka’nın görevlisi Tycho’nun Sur’a geldiğini duyduğu anda Nöbet’in altın ve yemek sorununa çözüm buluyor ve bunun için adamı ikna etmesi bir iki saati alıyor. Jon’un ikna etme yeteneğini düşünürsek hiçbir geliri olmayan Nöbet’e borç vermeye ikna etmesini takdirle alkışlıyorum. Biz olsak, gelirimiz yok diye, bankanın önünden geçirmiyorlar. :smiley:

“Her zaman bir bedel vardır, öyle değil mi?” Braavoslu gülümsedi. “Nöbet ne istiyor?”

“Başlangıç olarak gemilerinizi. Mürettebatlarıyla birlikte.”

“Üçünü de mi? Braavos’a nasıl geri döneceğim?” “Gemilerinize yalnızca bir yolculuk için ihyacım var.” “Tehlikeli bir yolculuk olduğunu tahmin ediyorum. Başlangıç olarak dediniz?”

“Krediye de ihtiyacımız var. Bahara kadar karnımızı doyurmamızı sağlayacak miktarda altına. Yiyecek satın almak ve onları bize getirecek gemiler kiralamak için.”

“Bahar mı?” Tycho iç geçirdi. “Bu mümkün değil lordum.” Stannis, Jon’a ne söylemişti? Ringa balığı satan bir kocakarı gibi pazarlık ediyorsun Lord Kar. Lord Eddard seni bir balıkçı kadından mı peydahladı ? Belki de bu konuda haklıydı.

İmkânsızı mümküne dönüştürmek bir saat sürdü, şartlar üzerinde anlaşmaya varmak bir saat daha aldı. Saten’in getirdiği baharatlı sıcak şarap sürahisi, bankacıyla Jon’un daha sıkıntı verici noktaları karara bağlamasına yardım etti. Jon Kar, Braavoslu’nun çıkardığı parşömeni imzalarken, iki adam da yarı sarhoş ve oldukça mutsuzdu. Jon bunun iyi bir işaret olduğunu düşündü.

Tycho Naharis, arkasında anlaşmanın bir nüshasını bırakmıştı. Jon anlaşmayı üç kez okudu. Bu basitti, diye düşündü, ummaya cesaret ettiğimden daha basit. Olması gerekenden daha basit.

Bu düşünce Jon’u huzursuz etti. Braavos sikkeleri, kalenin kendi stokları tükendiğinde Gece Nöbetçileri’nin güneyden yiyecek almasına yardım edecekti, kışı atlatmaya yetecek kadar yiyecek, kış ne kadar uzun sürerse sürsün. Uzun ve sert bir kış, Nöbet’i öyle derin bir borç batağına sokar ki içinden asla çıkamayız, diye hatırlattı Jon kendine, ama seçenekler borç ve ölüm olunca, en iyisi borç almak.

Jon’un Axell Florent için düşünceleri dikkate değer. Abisi yakılırken öylece durup izlemesini kınıyor ve onu “Akraba katili değilse bile ona en yakın şey” olmakla suçluyor. “Hangi insan abisinin yakışını öylece izler ki?” diyor.

Kapıya daha yakın bir yerde, Kral Eli bir horozun buduna saldırıyordu, eti kemikten emerek söküyor ve her lokmayı birayla mideye indiriyordu. AxeII Florent, Jon Kar’ı gördüğünde elindeki kemiği bir kenara fırlattı, elinin tersiyle ağzım sildi ve ayağa kalkıp Jon’un masasına doğru yürüdü. Axell, pergel bacakları, geniş göğsü ve kepçe kulaklarıyla komik bir görüntü oluşturuyordu ama Jon, adama gülmemesi gerektiğini biliyordu. Sör Axell, Leydi Melisandre’nin kırmızı tanrısını kabul eden kraliçenin, ilk takipçilerinden biriydi ve kadının amcasıydı. Eğer bu adam bir akraba katili değilse bile, ona en yakın ikinci şey. Üstat Aemon’ın Jon’a verdiği bilgiye göre, Axell Florent’in ağabeyi Melisandre tarafından yakılmıştı ama Sör Axell buna engel olmak için hiçbir şey yapmamıştı. Ne çeşit bir adam öylece durur ve ağabeyinin canlı canlı yakılışım izler ?

Jon, bir kızın bulunduğu haberi alınca bunun Arya olduğunu sanarak heyecanlanıyor ve hemen onu görmeye gidiyor ama kızın kendi düğününden kaçan Alys Karstark olduğu anlaşılıyor. Alys’in peşinde de “amca” dediği ama aslen kuzeni olan bir başka Karstark vardır; Kaleyi ele geçirmek için kızla evlenmek niyetindedir ve Alys bundan kurtulmak için Jon’dan diz çökerek ondan kendisini korumasını ister. O da olağan şartlarda sadece kralların yapacağı bir şey yapar; onu Yabanıl Thenllerin lideriyle evlendirir.

*Arya.* Jon dikildi. Arya olmalıydı. *“Kız,”* diye bağırdı kuzgun. *“Kız, kız.”*

“Soğuk yüzünden masmavi kesilmişti, çok fazla titriyordu. Ty, Clydas’ın kızı görmesini istedi.”

“Bu iyi.” Jon kendini tekrar on beş yaşında hissetti. Küçük kardeşim. Ayağa kalkıp pelerinini giydi.

Jon, kızın Arya olduğuna inanmak istiyordu. Onun yüzünü tekrar görmek, saçlarını karıştırmak, ona gülümsemek, güvende olduğunu söylemek istiyordu. Ama güvende olmayacak. Kışyarı yandı, çöktü ve artık güvenli bir yer yok.

Jon, ne kadar isterse istesin, Arya’yı burada, yanında tutamazdı. Sur kadınlara uygun bir yer değildi, hele soylu küçük kızlara uygun bir yer hiç değildi. Jon kardeşini Stannis’e ya da Melisandre’ye de teslim etmeyecekti. Kral onu kendi adamlarından biriyle evlendirmek isterdi, Horpe’la, Massey’yle ya da Dev Katili’yle. Ve kırmızı kadının Arya’ya neler yapmak isteyebileceğini yalnızca tanrılar bilirdi.

Jon’un görebildiği en iyi çözüm, Arya’yı Doğugözcüsü’ne göndermek ve Cotter Pyke’tan kızı bir gemiye bindirip denizin karşısına, bütün bu kavgacı kralların ulaşamayacağı bir yere göndermesini istemekti. Gemiler Çetinocak’tan dönene kadar beklemek gerekecekti elbette. Arya, Tycho Nestoris’le birlikte Braavos’a da gidebilirdi. Belki de Demir Bankası, Arya’yı himaye altına alacak soylu bir aile bulurdu. Braavos, Dokuz Özgür Şehir’in en yakın olanıydı ki bu durum şehri hem en iyi, hem de en kötü seçenek yapıyordu. Lorath ya da Ibben Limanı daha güvenli olabilirdi. Ama Jon onu nereye gönderirse göndersin, Arya’nın yaşamak için gümüşe, başının üstünde bir çatıya ve onu koruyacak birine ihtiyacı olacaktı. O daha çocuktu.

Kız sadece bir an için, Jon’u duraksatacak kadar Arya gibi göründü. Uzun boylu, cılız, tay gibi bir kızdı, kahverengi saçları örülmüş ve deri şeritlerle bağlanmıştı. Uzun bir yüzü, sivri bir çenesi ve küçük kulakları vardı.

Ama çok büyüktü, çok fazla büyük. Bu kız neredeyse benim yaşımda.Biraz Arya’ya benziyor, diye düşündü Jon. Aç ve cılız. Ama saçlarının ve gözlerinin rengi Arya’nınkilerle aynı.

“'Amcam, Lannisterlar’ın tahrik olup zavallı Harry’nin başını keseceği umuduyla Stannis’ten yana olduğunu duyurdu. Ağabeyim ölürse Karhold bana geçer ama amcalarım benim doğum hakkımı kendileri için istiyorlar. Cregan’ın benden bir çocuğu olduğunda bana ihtiyaçları kalmayacak. Cregan şimdiden iki eş gömdü.” Alys öfkeyle gözyaşlarını sildi, tıpkı Arya’nın yapacağı gibi. “Bana yardım edecek misin?”

“Evlilikler ve miraslar, kralı ilgilendiren konulardır leydim. Stannis’e senin adına bir mektup yazarım ama…"

“Arnolf, Kışyarı’na gidiyor, bu doğru, ama sadece kralın sırtına hançer saplamak için. Uzun zaman önce Roose Bolton’la anlaşma yaptı… altın, af vaadi ve zavallı Harry’nin kafası karşığında. Lord Stannis bir katliamın içine yürüyor. Yani bana yardım edemez, üstelik edebilseydi bile etmezdi.” Alys, siyah pelerini sıkıca kavrayarak Jon’un önünde diz çöktü. “Sen benim tek umudumsun Lord Kar. Babanın hatırına sana yalvarıyorum. Beni koru.”

“Korkmuyor musun?”

Kız, Jon’a küçük kardeşini hatırlatan bir edayla gülümsedi, Jon’un kalbi sızladı. “Bırak da o benden korksun.” Alys’in yanaklarında kar taneleri eriyordu ama saçları, Saten’in bir yerlerden bulduğu dantelle sarılmıştı. Kar, dantelin üstünde birikiyor ve kıza buzlu bir taç hediye ediyordu. Alys’in yanakları kızarmıştı, gözleri parlıyordu.

“Kış leydisi.” Jon, kızın elini sıktı

.
2 Likes

6. BÖLÜM

Bu kısmı artık eklemek zorunda olduğumu hissediyorum çünkü az buz değil en az 3 ila 5 kere Buz Ejderhası lafı geçti ve her biri Jon’un POV’unda ve bilhassa Sur’da iken söyleniyor. Buz ve Ateşin Şarkısı "Buz Ejderhaları" "

İlk alıntı Val’ı gönderdiği POV’un ilk sayfalarında geçiyor sonrasında “krallar ve ejederhalar” sözü geçiyor. Belki buz ejderhası göreceğimize işarettir, bilmiyorum.

Sur’un altındaki yol, buzdan bir ejderhanın karnı kadar soğuk ve karanlıktı, bir yılan kadar kıvrımlıydı. Efkârlı Edd bir meşaleyle birlikte önden yürüdü.

Bugün kar yağışı hafifti, havada ince kar taneleri dans ediyordu, ama Sur boyunca doğudan esen rüzgâr, Yaşlı Dadı’nın anlattığı hikâyelerdeki buz ejderhanın nefesi kadar soğuktu. Melisandre’nin ateşi bile titriyordu; çukurdaki alevler küçülmüştü, kırmızı rahibe şarkı söylerken onlar hafifçe çıtırdıyordu. Sadece Hayalet soğuğu hissetmiyormuş gibi görünüyordu.

Bu kısım benim güldüğüm bir bölüm, Tormund her daim komik ve eğlenceli bir adam olmuştur. Jon, kalan Yabanılların Sur’a geçmesi karşılığında rehine çocuklar ve değerli tüm mal varlıklarını talep ediyor(bu şekilde Demir Banka’dan aldığı borcu ödeme yolunu buldu) ve elbette itaat. Tormund şartları baya ağır buna rağmen sonunda Jon, onu ikna etmeyi başardı ve Yabanılları kelimenin tam manasıyla donuna kadar soydu, hırsız Jon. :smiley: (Ne kadar çok hırsız olmakla suçlandığını biliyor musunuz? :slight_smile: )

Tormund o gün sıkça ve gürültülü bir şekilde kükredi. Haykırdı, bağırdı, yumruğunu masaya indirip bir su sürahisini devirdi, bal likörü boynuzunu elinden hiç düşürmedi; bu yüzden, tehditler savurduğunda ağzından çıkan tükürükler tatlıydı. Jon Kar’a korkak, yalancı, dönek, kara kalpli diz çöken, hırsız ve leş kargası dedi. Onu, özgür insanları arkadan düzmek isteyen bir oğlancı olmakla suçladı. İçki boynuzunu iki kez Jon’un kafasına fırlattı ama boynuzu boşalttıktan sonra. Tormund, iyi bal likörünü ziyan edecek bir adam değildi. Jon, adamın sözlerinin ona çarpmasına izin verdi. Sesini hiç yükseltmedi ve tehdide tehditle karşılık vermedi ama öngördüğünden fazla teslim de olmadı.

Sonunda, çadırın dışındaki ikindi gölgeleri uzamaya başladığında, Tormund Devfelaketi Borucu, Buz Kırıcı, Tormund Yıldırımyumruk, Ayıların Kocası, Al Kale’nin Şarap Kralı, Tanrılarla Konuşan ve Orduların Babası elini uzattı. “O hâlde anlaştık. Tanrılar beni affetsin. Beni asla affetmeyecek yüzlerce anne olduğunu biliyorum.”

Jon’un Arya hakkındaki düşünceleri… Düşmana Sivri Ucu Sapla sözü ve Arya’nın neye benzediğini düşünmesi… Şüphesiz ki gördüğünde Arya’yı tanımakta zorluk çekecek, bilhassa sürekli olarak geride bıraktığı 9 yaşındaki hali aklında iken büyümüş bir kız görmek onu şaşırtacaktır.

Jon, Sur’un kenarına yürüdü ve Mance Rayder’ın ordusunun yok olduğu ölüm sahasına baktı. Mance’in şimdi nerede olduğunu merak etti. Seni buldu mu küçük kardeşim ? Yoksa onu serbest bırakmam için bana oyun mu oynadı ?

Jon’un Arya’yı son görüşünden bu yana çok uzun zaman geçmişti. Arya şimdi nasıl görünüyordu? Jon onu tanıyabilir miydi? Arya Ayakaltı. Yüzü her zaman kirliydi. Mikken’in onun için yaptığı küçük kılıcı hâlâ taşıyor muydu? Düşmanına sivri ucu sapla, demişti Jon, kardeşine. Jon’un Ramsay Kar hakkında duyduğu şey doğruysa, bu ders düğün gecesinde Arya’nın işine yarayacaktı. Onu eve getir Mance. Ben senin oğlunu Melisandre’den kurtardım, şimdi de binlerce insanını kurtarmak üzereyim. Bana o küçük kızı borçlusun.

Bowen, Rahip ve Yaşlı Flint gibi tipler Jon’un Tormund ve takipçilerini Sur gerisine geçireceği fikrinden de hoşlanmadılar ve haklı olarak endişelerini dile getirdiler… Sonuçta bunlar Özgür insanlar; nasıl kontrol edilecekler? Saldırmayacakları ne malum? Jon, çocuklarını rehine olarak alıp, ters bir şey yapması halinde kafalarını kesmekle tehdit ediyor ama adamlar çocukları idam edip edemeyeceğini de sorguluyor.

“Bizi düşündüren onların çocukları değil. Biz babalardan korkuyoruz.”

“Tıpkı benim gibi. Bu yüzden rehine konusunda ısrar ettim.” ilen, sizin sandığınız gibi herkese güvenen bir aptal değilim… inandığınız gibi yarı yabanıl da değilim. “Yaşları sekizle on altı arasında değişen yüz erkek çocuk. Her şeften ve kumandandan bir oğul alınacak, geri kalanlar kabile tarafından seçilecek. Çocuklar; yaver ve yamer çömezi olarak hizmet verecek. Bu sayede, kendi adamlarımız diğer vazifeler için serbest kalacak. Çocuklardan bazıları bir gün siyahları giymeyi tercih edebilir. Bundan daha tuhaf şeyler oldu. Geriye kalanlar, atalarının sadakati için rehin tutulacak.”

Kuzeyli adamlar birbirlerine baktılar. “Rehineler,” dedi Norrey. “Tormund buna razı oldu mu?”

Ya olacaktı ya da insanlarının ölümünü izleyecekti, diye düşündü Jon. “Buna kan parası dedi ama ödeyecek.”

“Evet, neden olmasın?” Yaşlı Flint bastonunu buza vurdu. “Kışyarı bizden erkek çocuklar istediğinde, verdiğimiz rehineler için ‘vesayet altına alındı’ derdik ama onlar rehineydi ve zarar görmezlerdi.”

“Babaları Kış Kralı’nı hoşnutsuz etmeyen çocuklar zarar görmezdi,” dedi Norrey. “Diğerleri eve döndüğünde, boyları bir baş kısalmış olurdu. Şimdi bana söyle evlat… şu yabanıl arkadaşların bize ihanet edecek olursa, gereken şeyi yapabilecek misin?”

Bunu Janos Slynt’e sorun. “Tormund Devfelaketi beni denememesi gerektiğini biliyor. Sizin gözünüzde acemi bir çocuk olabilirim Lord Norrey ama ben hâlâ Eddard Stark’ın oğluyum.”

Jon’un Sur ve Ötekilerle savaşıyor gibi görünen rüyası… Bu rüya ilk olarak Kankuzgun’u ya da benzer biri tarafından Jon’a gösteriliyor, rüya sonundaki omzunda duran yaşlı el buna işaret. Diğer yandan rüya hem gelecekten parçalar hem geçmişten parçalar hem de Jon’un psikolojisine dair simgesel şeylerden ibaret. İlk başta ölüleri öldürerek Ötekilerle Sur’da savaşıyor gibi görünse de Jon’un hem bastırdığı hırsları hem de geçmişi ile mücadele ettiğini görüyoruz çünkü öldürdüğü herkes geçmişinden birileri… Diğer yandan buzdan siyah zırh giymesi ve alevli bir kılıç savurması dikkat çekici. Alevli kılıç rüyası akla hemen AA’yı getiriyor ama Jaime de böyle bir rüya görmüştü ve kılıç, AA kehaneti için yeterli bir kıstas değil.

Yanan oklar tıslayarak yukarı fırladı, arkalarında alev dilleri kaldı. Korkuluk kardeşler yere tökezlendi, siyah pelerinleri alev aldı. Düşmanlar, örümcekler misali buza tırmanırken, “Kar,” diye feryat etti bir kartal. Jon siyah buzla zırhlanmıştı ama kılıcı avcunun içinde kıpkırmızı yandı. Ölü adamlar Sur’un tepesine tırmandığında, Jon onları tekrar ölsünler diye aşağı yolladı. Bir ihtiyarı, sakalsız bir delikanlıyı, bir devi, sivri dişleri olan sıska bir adamı, kızıl saçlı bir kızı katletti. Kızın Ygritte olduğunu çok geç fark etti. Kız, ortaya çıktığı kadar çabuk bir şekilde gitti.

Dünya kırmızı bir sise dönüştü. Jon kılıcını batırdı, savurdu, salladı. Donal Noye’u keserek yere devirdi ve Sağır Dick Follard’ın bağırsaklarını deşti. Qhorin Yarımel dizlerinin üstüne düştü, boğazından akan kanı beyhude bir çabayla durdurmaya çalıştı. “Ben Kışyarı Lordu’yum,” diye bağırdı Jon. Şimdi önünde Robb vardı, saçları erimiş karla ıslaktı. Uzunpençe onun kafasını aldı. Sonra pürüzlü bir el, Jon’u omzundan yakaladı. Jon döndü…

image

Rüyadan kalktığında Kuzgun da göğsündeydi. Giyinirken kuzgunun sözleri bir foreshadowing içeriyor “Kral Jon Snow…” Elbet bizimki hiç üstüne alınmayıp, sadece “aaa ismimi ilk kez tam söyledi, tuhaf.” diyor.

Mormont’un kuzgunu odanın diğer ucunda mırıldanırken Jon yataktan kalktı ve karanlıkta giyindi. “Mısır," dedi kuzgun. “Kral, Kar, Jon Kar, Jon Kar.” Bu tuhaftı. Jon’un hatırladığı kadarıyla, kuzgun daha önce onun tam adını hiç söylememişti.

Tormund’un sürekli tekrar ettiği bir söz ve bir iki kere öncesinde Jon da kendini “kara kalpli piç” olarak ifade etmişti. Diriliş sonrasına işaret olarak yorumluyorum… Ve evet, Yabanıllar geliyor. :slight_smile:

“Sen kara kalpli bir piçsin Lord Karga.” Tormund Borucu, kendi savaş borusunu dudaklarına götürdü. Borunun sesi gök gürültüsü gibi yankılandı ve özgür insanlar kapıya doğru akmaya başladı.

Bu söz size tanıdık gelecek… Royce oğlanı Ötekiler ile karşılaşıp kılıcı çektiğinde söylediği sözdü. “Dans et benimle!” Dans terimi, seride savaş ve ölüm için mecaz olarak kullanılan bir kelime, Jon da birkaç kez kullanmıştı.

Bir kar tanesi havada dans etti. Sonra biri daha. Benimle dans et Jon Kar, diye düşündü Lord Kumandan. Yakında benimle dans edeceksin.

Pyke’ın Çetinocak’tan gönderdiği haberler baya kötü… Ve gerçekten de Jon’un savaşı aslında şimdi başlıyor. Bizzat gidip Yabanılları oradan çıkarma kararı alıyor ama Jon’a gelen bir mektup ile her şey değişiyor.

“Gayet kötü.” Ormanda ölü şeyler var. Denizde ölü şeyler var. Denize açılan on bir geminin altısı kaldı. Jon Kar kaşlarını çatarak parşömeni dürdü. Gece çöküyor, diye düşündü ve şimdi benim savaşım başlıyor.

Jon iyi bir lider ve yönetici ama onun en büyük sıkıntısı “adam” sahibi olamamak; elinde kısıtlı imkanlar var ve danışmanlığı yapacak, destek çıkıp yardımcı olacak bilgelikte adamlardan yoksun ve o da bunun şikayetini yapıyor.

Bir lordun etrafında, dürüst tavsiyelerine güvenilebilecek adamlar olması gerekirdi. Marsh ve Yarwyck yaltakçı değillerdi ve bu iyi bir şeydi… ama yardım da etmiyorlardı. Jon son zamanlarda, adamların vereceği cevabı, soruyu sormadan önce biliyordu.

Bu beyhude bir görüşmeydi, diye düşündü Jon. Beyhude, neticesiz ve umutsuz. “Tavsiyeleriniz için teşekkür ederim lordlarım.” Saten, Jon ve diğer adamların pelerinlerini giymelerine yardım etti. Adamlar silahhanenin içinden geçerken Hayalet onları kokladı, kuyruğunu dikeltti. Kardeşlerim. Gece Nöbetçileri; Üstat Aemon’ın bilgeliğine, Sarmvell Tarly’nin tahsiline, Qhorin Yarımel’in cesaretine, Yaşlı Ayı’nın inatçı azmine ve Donal Noye’un merhametine sahip liderlere muhtaçtı ama bunlar yerine Othell ve Yanvyck gibi adamlar vardı.

Ve Ramsey’den geldiği iddia edilen (Melisandre’nin geleceğini haber ettiği haber) mektup… Jon, bu mektup sonrası Yabanıl ve diğer tüm meseleleri bir kenara atıyor; bahsettiğim 4. sınavı… Jon neyi seçecek? Yemini mi? Arya’yı mı? Daha önce hep yemin ve onuru seçmişti; Robb’a yardımdan vazgeçti, Ygritte’ten vazgeçti hatta Stark olup Kışyarı Lordu olup Val’a sahip olup, aile kurmaktan vazgeçti ama şimdi ne yemini ne onuru düşünür hale geldi… İhanet olduğunu, yemin bozma olduğunu bile bile kılıç kuşanıp Arya’ya yardım etmek için Güney’e; Ramsey’i öldürmeye gitme kararı aldı. Çetinocak’a da Tormund’u gönderme kararı aldı.

Jon, kılıç elinin parmaklarını esnetti. *Gece Nöbetçileri taraf tutmaz.* Elini kapatıp açtı. Önerdiğiniz şeyin adı ihanet. Saçlarında karlar eriyen Robb’u düşündü. Çocuğu öldür ve erkeğin doğmasına izin ver. Bir maymun kadar çevik bir şekilde kule duvarlarına tırmanan Bran’ı düşündü. Rickon’un soluksuz kahkahalarını düşündü. Leydi’nin tüylerini tarayıp kendi kendine şarkı söyleyen Sansa’yı düşündü. *Hiçbir şey bilmiyorsun Jon Kar.* Saçları kuş yuvasına benzeyen Arya’yı düşündü. *Mance için, onunla birlikte Kışyarı’na gelen altı fahişenin derilerinden sıcak bir pelerin yaptım. Karımı geri istiyorum... karımı geri istiyorum... karımı geri istiyorum...*

“Planı değiştirsek iyi olacak sanırım,” dedi Jon Kar.

Salon tekrar sessizleştiğinde, “Gece Nöbetçileri, Yedi Krallık’ın savaşlarında yer almaz,” diye hatırlattı Jon. “Bolton Piçi’ne karşı koymak, Stannis’in intikamını almak, kralın dulunu ve kızını savunmak bizim işimiz değil. Kadınların derilerinden pelerinler yapan bu yaratık, benim kalbimi sökmeye yemin etmiş ve ben bu sözlerin hesabını sormak niyetindeyim… fakat kardeşlerimden, yeminlerini bozmalarını isteyecek değilim. Gece Nöbetçileri, Çetinocak’a gidecek. Ben tek başıma Kışyarı’na at süreceğim, meğerki…” Jon duraksadı, “…burada, benimle birlikte gelip yanımda duracak bir adam var mı?”

Kopan gürültü Jon’un umut ettiğinden fazlaydı. Ses o kadar şiddetliydi ki duvardan iki eski kalkan düştü. Soren Kalkankıran ayaktaydı, Göçebe de öyle. Uzun Toregg, Brogg, Avcı Harle, Yakışıklı Harle, Ygon Yaşlıbaba, Kör Doss, hatta Büyük Öküz Balığı. Kılıçlarım var, diye düşündü Jon ve senin için geliyoruz piç.

Yarwyck ve Marsh, bütün adamlarıyla birlikte gizlice dışarı çıkıyordu; Jon gördü. Önemli değildi. Jon’un artık onlara ihtiyacı yoktu. Onları istemiyordu. Hiç kimse, kardeşlerimi yeminlerini bozmaya teşvik ettiğimi söyleyemez. Eğer bu yemin bozmaksa, suç sadece ve sadece benim.

Jon, bu sahneden sonra Patrek’ik çığlığını duyar ve koşarak Hadrin Kulesi’ne gider. Muhtemelen salak herif Val’ı çalmaya çalışırken Wun Wun tarafından öldürüldü. Tam o sırada Jon, suikasta kurban gider. Yoruma çok gerek yok, muhtemelen Hayalet’in içine girdi ve içinden geçirdiği son sözleri(muhtemelen eski anı aklında canlandı; genelde öyle olur) Arya’ya söylediği “Düşmanına sivri ucu sapla.” oldu.

Bir çelik pırıltısı gördü, pırıltıya doğru döndü. “Kılıç yok!” diye bağırdı. “Wick, şu hançeri ortadan…”

…kaldır, diyecekti Jon. Wick Yontmaçubuk hançerini Jon’un boğazına doğru savurduğunda, kelime bir hırıltıya dönüştü. Jon kıvrılarak bıçaktan uzaklaştı ama teninde ince bir sıyrık oluştu. Beni kesti. Jon elini boynuna götürdü, parmaklarının arası kanla doldu. “Neden?”

“Nöbet için.” Wick tekrar saldırdı. Jon bu sefer Wick’in bileğini yakaladı ve adamın kolunu geri büküp hançerini yere düşürmesini sağladı. Uzun boylu kâhya geriledi, ellerini havaya kaldırdı; ben değildim, ben değildim, der gibiydi. Jon, Uzunpençe’ye uzandı ama parmakları sertleşmiş ve sakarlaşmıştı, kılıcı kınından çekmeyi başaramadı.

Sonra Bowen Marsh, Jon’un önüne dikildi, yanaklarına göz yaşlan akıyordu. “Nöbet için.” Jon’un karnım yumrukladı. Adam elini geri çektiğinde, Jon’un karnına bir hançer gömülüydü.

Jon dizlerinin üstüne düştü. Hançerin kabzasını buldu ve bıçağı saplandığı yerden çıkardı. Yara, soğuk gece havasında tütüyordu. “Hayalet,” diye fısıldadı Jon. Acıyla sarsıldı. Düşmanına sivri ucu sapla. Kürek kemiklerinin arasına üçüncü hançer saplandığında, Jon inledi ve yüzüstü karın içine düştü. Dördüncü hançeri hiç hissetmedi. Sadece soğuk vardı.

Genel olarak toparlayacak olursak Jon Snow karakterinin hikayesinin başlangıcında bile dert ve sıkıntılardan, kederden uzak ve çok korunaklı bir hayat söz konusu değildi. Kışyarı’nda Ned’in gözetiminde büyümek şüphesiz ki diğer piçlere (hatta sıradan insanlara) nazaran daha korunaklı bir yaşam ve iyi imkanlara sahip olmasını sağladı ama diğer yandan piç olduğu için dışlandı, hor görüldü ve her an döneklik yapıp, ihanet edecek “zelil ürünü” bir kişi olarak kabul gördü çünkü piçler için sık görülen bir ön yargıdır bu. Diğer yandan ilk 14 senesini Cat’in psikolojik şiddet ve baskısı altında yaşadığı için fiziksel olarak korunsa bile psikolojik olarak çok yara almış biri var karşımızda. Beş kitap boyunca buna şahit oluyoruz ve bilhassa 3. kitabın sonlarına doğru daha net gözümüze sokuluyor.

Çocuk yaşına rağmen bu tarz bir yaşam, onun 14 yaşında bile kardeşlerinden daha olgun olmasını sağlıyordu çünkü acı, kişiyi olgunlaştırır ve evet, aksi bir karakter yapısı da var denebilir. Çok neşeli, sürekli gülen biri değil.

Sur’a giderken çok az olan çocuksu halleri, yeni hayatına başladığı anda tamamen ortadan kayboluyor ve hızla büyümek zorunda kalıyor ve sonrasında da yaşadığı kayıplar ve seçmek zorunda kaldığı şeylerle kişiliği gelişmeye devam ediyor. GRRM, “kalpler” hakkında yazmayı çok seviyor ve seride de bunu karakterlerinde zaman zaman görüyoruz; zorlu bir seçim yapmak durumunda kalıyorlar.

(Örneğin Jaime, Bran’ı aşağı ittiğinde özünde bunu ailesini korumak için yapıyordu yoksa hepsi öldürülecek; olağan şartlar çocuk öldürecek bir karakter olmadığını gayet iyi biliyoruz. Lakin bu kötü eylemi yapıyor ama sonra pişmanlıklar ve fazlası ile değişim yaşıyor. Theon hırsları ve olmak istediği kişi arasında kalıyor ve seçimler yapıyor).

GRRM’in anlatmayı seçtiği şey için belli başlı karakterleri öne çıkardığını düşünüyorum; misal gücün insan üstündeki yozlaştırıcı etkisini Dany’e gösterirken; Jon Snow karakteri, GRRM’in “kalpler” konusunda en çok ön plana çıkardığı karakteri diye düşünüyorum çünkü daha ilk kitaptan bu yana Jon’un kalbi sürekli ikiye bölünüyor ve sık sık önüne iki yollu seçimler çıkıyor ve o da bunlardan en doğru olanını seçmek için uğraşıyor. Bazen doğru olanın ne olduğundan da emin olamadığı anlar olsa da bir kere yola çıktı mı sonunu getirmek için elinden geleni yapıyor.

Daha önce söylediğim gibi sürekli olarak onuru ile sevdikleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor; arzu ettikleri ile yeminleri arasında… Yayımlanan mektupta da Jon’un seçimler ve yaşadığı ızdırap üzerine bir öyküsü olduğunu gördüğümüz için aynı şekilde plana sadık kalındığı görülüyor; herhalde hikayesi birebir aktarılıp, neredeyse hiç değişime uğramamış en başat karakter Jon.

“Sevgi, vazifenin katilidir.” demişti, Üstat Aemon.

Elbet son sınanma vakti geldiğinde Jon, artık yemin ve onur yerine “sevdiğini” seçiyor ve bu, bardağı taşıran son damla olarak ölümüne sebep oluyor. Jon’un bundan sonraki yaşayacakları ve karakterinin gelişimini ancak 6. kitap ile belli olacak ama Sur’u terk etme, Kışyarı ve Krallık gibi olaylara doğru yeni bir sayfaya gideceğini öngörmek zor değil. Ölüm, yeminlerinden onu azat ederken Robb’un onu Kışyarı ve Üç Dişli Mızrak Kral’ı olarak varis göstermesi bize bunu öngörmeye itiyor.

Peki, Jon iyi bir kral olur mu? Aslında Jon’un hikayesinde bunu da görüyoruz diye düşünüyorum, en azından bize bir fikir veriyor. Jon’un kişiliği ile ilgili birkaç şey öne çıkıyor.

  1. İkna yeteneği/ ara bulucu oluşu,

  2. Önyargısız kişiliği (önyargı varsa bile bundan kolay sıyrılması) ile yönetmeye talip olduklarını tanıma merakı, sahipleniciliği,

  3. Gece gündüz demeden sürekli olarak çözüm arayışları, çalışmaları ile çalışkan-ilgili kişiliği,

  4. Adil olma arzusu,

Daha sayarız ama bence bu konu, ayrı bir başlığı da hak ettiğinden uzatmayacağım. Özetlersek bence Jon, hükmetmek için doğmuş ve Ned bu konuda onu iyi yetiştirmiş ve köklerden de gelen bir doğuştan yetenek olduğuna şüphe yok. Sonuçta ne kadar eğitirsen eğit eğer kişide ışık yoksa en fazla ortalama bir yönetici olur.

Jon’un sonraki yaşayacaklarını merakla bekliyorum. İnşallah ölmeden okumak nasip olur kalan hikayesini ve sonunu. :slight_smile:

Okuduğunuz için teşekkür ederim, yorumlarınızı eksik etmeyin. :wink:

6 Likes

Ellerine sağlık. Bu Jon’u çektiği dertler ne zaman bitecek acaba? Dirildiği zaman acımasız biri olur umarım. Taht kavgasına da girmesini istemiyorum, kuzey Jon için yeterli bence. Taht Kavgası yapacak bir karakter gibi gelmiyor Jon.

Bu tarz bir yazı yapacağında bir dahakine kimi seçeceksin? Tyrion hakkında böyle bir yazı yazsan oldukça mutlu olurum ama senin kararın tabii ki. Saygılar.

1 Like

Okuyup yorum yaptığın için çok teşekkür ederim. Jon bana da taht kavgalarına girecek bir karakter olarak gelmiyor; o daha çok Diyarı ve insanlarını koruma derdine düşen ve bunun için kiminle savaşması gerekiyor ise savaşacak biri… Taht Oyunları, Dany’nin işi… Zaten bu yüzden taht hırsı ile güç yozlaşması yaşayacak biri… Jon ise hep kalbini ikiye bölen seçimlerle karşılaşıyor.

Vallahi bu son gibi bir şeydi, aklımda sadece bu 4 kişi vardı ama aslında Tyrion’u da yapıp, büyük beşliyi kapamak güzel olurdu. Bilemiyorum gerçekten, yapar mıyım yaparsam ne zaman… En çok POV onun çünkü, baya yıkabilir beni :smiley:

4 Likes

Ellerine sağlık güzel bir yazı olmuş.

1 Like

Çok teşekkür ederim, ilk yorumunuz da hayırlı olsun. :slight_smile:

Çok güzel bir yazı olmuş ellerine sağlık :slightly_smiling_face:. Bu günlerde D&D’nin Jon karakterini katletmesine olan nefretim alevlenmişti. Sadece dizi izleyicilerinin böyle başarılı bir karakteri 8. Sezondaki gibi hatırlaması üzücü. Hatırladık iyi oldu sayende nasıl harika bir karakter olduğunu :smile:.

Bu, oldukça önemli bir pasaj bence de. Jon insanları nasıl ikna edeceğini o kadar iyi biliyor ki. Babasına “Lord Stark” diye hitap etmesini aralarında resmiyet var olduğu şeklinde yorumlar var. Buna katılmıyorum. Ned’e her zaman öyle hitap etse Bran bunu garip olarak tanımlamaz. Aynı Pov’da iki kere baba diyor zaten. Jon ulukurtları almak için babasının Lord yüzüne hitap ediyor. Bran’in oğul olarak yalvarması bir işe yaramamıştı çünkü. Birçok kez vurgulandığı gibi insanları ikna etme üzerine doktorası var çocuğun :smile:. Hangi damardan girileceğini şıp diye buluyor. Hitabını bile ona göre ayarlıyor. Korkulur valla :smile:.

Ben de böyle tahmin ediyorum. Babasının kendinden bu kadar çabuk vazgeçmesini beklemiyordu muhtemelen. Benjenle konuşurken de babasının göstermeyeceğini düşünüyordu. Jon oldukça zeki bir çocuk. Babasının onu başka bir yere götüremediği için gönderdiğini anladı ve doğal olarak çok yaralandı. Evi olarak bildiği tek yerde artık barınamayacağını anlamak çok üzücü olmalı. Üstelik babasına yük olduğunu düşünmüş de olabilir :pensive: Ned’in burdaki tutumu baştan aşağı yanlış. Öncelikle Jon’la birlikte alması gereken bir kararı tek başına aldı. Üstelik Jon’un sağlıklı bir karar alabilecek yaşta olmadığını biliyordu. Bu yaşta verilen kararlar sürekli değişkendir ve bu öyle bir karar ki bir insanın tüm hayatını etkiliyor. Kaçış yok, kurtuluş yok. Jonla bu kararını konuştuğu yeri okumak isterdim. Jon’un sura gitmesinden memnunum ancqk Ned baba olarak doğru davranmadı burda. Çaresizliğini anlıyorum ama başka bir yol bulabilirdi.

Rickon’la vedalaşmıştır ama Sansa’yı bilemeyeceğim :joy:. Aslında günlük hayatta nasıl bir ilişkileri vardı onu da tam anlamiyorum. Sansa sadece soğuk ve mesafeli mıydı yoksa küçümseyici miydi? Bu arada "Sansa’ya asla söyleme."repliği sın sezon için büyük anlam arz etti. Sansa’nın Jon’un sırrını yayması ve sonradan gelişen olaylar malum. Kitapta da benzer bir olay gelişirse güzel foreshadowing olur.

En sevdiğim özelliklerinden biri bu Jon’un. Hatalarında ısrarcı değil. Yanlış yaptığında kendini düzeltemiyor. Özeleştiri yapıp kendini törpülemesi iyi bir liderde olmadı gereken bir özellik zaten.

Güzel tespit :slightly_smiling_face:. İleride ötekiler ve insanların arasını bulacak kişi olduğu için habire buna vurgu yaptıklarını düşünmemiştim.

Evet. Dizide gösterildiği gibi 0 hırslı biri değil Jon. Bu da onu daha insani yapıyor. Kitap sonunda taht kavgasına gireceğini sanmıyorum ama “I dont want it.” diye gezmeyeceğinden de eminim.

Katılıyorum :slightly_smiling_face:.

Ben hep dizideki gibi bebeklerin dönüştüğünü düşünmüştüm ama böylesi de olabilir. Bu da mantıklı.

Ben de soğukel olduğunu düşünüyorum. Soğuk koktuğunu vurgulamasının sebebi bu olabilir. Soğukel’in son kahraman olduğuna dair teoriler de vardı. Olabileceğini düşündüğüm bir teori.

Bu bir yere bağlanır ya. Arya’yı tanımaması mümkün değil. Güzel foreshadowing :smile:.

Helal olsun güzel yakalamışsın :slightly_smiling_face:. D&D gerizekalıları yabanılları tekrar duvar ötesine gönderdiler. Adamlar ordan biraz da elverişsiz şartlar yüzünden kaçmıştı. Niye geri dönsünler ki? Lütuftaki verimli topraklara yerleşmek varken. Kitabın sonunda buralara yerleşeceklerini düşünüyorum. Jon belki de Duvar ötesindeki Kral olup onların medeniyet inşaat etmelerine yardım eder.

Gerek Sam’in politik hamleleri gerekse kuzgun elbette Jon’un seçilmesinde çok etkili oldu ama Jon’un sur savaşında başarılı olması da büyük bir etkendi bence. Sonuçta Sam diğer adayların çekilmesini sağladı ama kardeşler istemese seçmezlerdi. 11 ayrı oturumda kumandan seçilmemişken Jon katıldığı ilk oylamada seçiliyor. Bu kadar genç yaşta seçilmesi büyük başarı ki Jon arkadaşlarından bile küçük. Ben de bunu doğal lider olmadına bağlıyorum. İnsanları etkiliyor ve etrafında toplamayı başarıyor. Uzun gecede insanları birleştirirken de doğal lider özellikeri etkili olacak.

Burayı ilk okuduğumda çok şaşırmıştım. Bu kadar sert bir dönüşüm beklemiyordum çünkü. Yaptığı şey doğru mu tartışılır ama gerektiğinde acımasız davranmak liderin özelliğidir. Bunu yapabileceğini ben de düşünmüyorum.

Bende Janos’un idamının biraz da olsa intikamla ilgili olduğunu düşünüyorum. Belki başka biri olsaydı idam etmezdi hücreye falan attırırdı ama Slynt olunca… Eline sağlık tabi :smile:. Dizide de kitapta da favori anlarımdan biridir. Ayrıca dizi Jon’un kitap Jon 'a en çok benzediği yerlerden biriydi.

Bu hareket çok güzel. Çünkü Jon’un ne kadar merhametli ve dik duruşlu olduğunu gösteriyor. Stannis’e asla taviz vermemesi zaten kitap boyu hayranlığımı katlamıştı. Stannis gibi sert bir adama kafa tutmak kolay bir şey değil çünkü. Bu adamı Varys yanarken izleyen ve Dany ne derse yapan birine çevirdiler ya o DD’yi ötekiler alsın :joy:

Burda biraz eleştireceğim Jon’u. Mesafe koymak zorundaydı evet ama bunu tam olarak ayarlayamadı bence. Fazla mesafe koydu. Elbette enseye şaplak modunda olsa ciddiye alınmazdı. Fazla mesafeden kastım kendi arkadaşlarını Pyp, Grenn gibi Kara Kale’den uzağa göndermesiydi. Etrafının dostlarıyla çevirili olması daha iyi olurdu. Çünkü kısa zamanda bir sürü radikal karar aldı. Dostlarının desteğine ihtiyacı vardı.

Jon’u meydan savaşında henüz görmedik ama Stannis’e verdiği bu tavsiyelerinden stratejiden gayet iyi anladığını görüyoruz. Dağ kabilelerinden 3500 adamın da Stannis’e katılmasını sağlayarak Stannis’in davasına büyük katkı yaptı. Diyar işlerine karışmıyorum diye kendini kandırsın daha :smile:. Tabi şikayetçi değilim bu durumdan. Sonuçta yine diyarın iyiliğini düşünüyor.

Harika tespit yine :slightly_smiling_face:

Yine çok güzel bir özelliği bu bence de. Yabanılları önemli görevlere getirmesi, eski bir fahişeyi kahyası yapması falan hep bu eşitlikçi duygularından. Ben bunda piç olmasının da etkili olduğunu düşünüyorum. Sonuçta o da Ned Stark’ın çocuğuydu. Bazı şeylerde meşru çocuklardan daha başarılı olmasına rağmen sırf doğum şekli yüzünden ayrımcılığa maruz kaldı. O da yaşadığı bu ayrımcılığı başkalarına yaşatmıyor. Yabanıllarla geçirdiği zaman da etkili tabi ki. Dediğin gibi yapı olarak ön yargılarını çabuk kırıyor.

Ben de alkışlıyorum :smile:

Bunun niyeyse Dany ile aralarında olacak sürtüşmeye işaret ettiğini düşünüyorum. Dany Viserys konusunda haklıydı tabi. Yanlış anlaşılmasın.

Dirilişten sonra dizideki gibi Hardhome’a gidecek mi merak ediyorum. Yoksa Winterfelle mi yönelecek acaba

Genç yaşta bir yönetici için çok zor bir durum bu işte. Biraz akil danışmanları olsa daha az hata yapardı ve işleri daha kolay olurdu.

Zavallı çocuğum :pensive:. Bitsin artık çilesi. Aslında çocukluğuyla ilgili daha fazla şey okumayı çok isterdim.

Harfiyen katılıyorum. Karşımızda böyle biri varken Bran’i kral yaparsan ötekiler alsın sen George :joy:.

Tekrar ellerine sağlık güzel bir yolculuktu :slightly_smiling_face::slightly_smiling_face:

3 Likes

Ne demek efem, her daim. :slight_smile:

Söylediğin gibi o şekildeki hitabın mesafe ile ilgisi yok, ondan sonra zaten baba dediği gibi hep baba deyip duruyor… Ned de lord gibi değil baba gibi cevaplıyor… Özetle Jon, ifade ettiğin gibi babasına değil “lord stark”'a hitap ederek işi bağlıyor. Akıllı bebe :slight_smile:

Katılıyorum, bir de kardeşine söz veriyor “Onu koru.” diye, o da sözünü sürekli Yabanıllar ile savaşan Sur’a göndermekle mi tutuyor? Ölmeyeceği ne malum? Sözüne ne olacak o zaman? Hem de söylediğin gibi 14 yaşındaki bir ÇOCUK. Bence annesinin onun için isteyeceği bir hayat olmazdı. Bu olay çok tartışıldı ve mantıklı bir gerekçe bulamadı idik ama işin özünde bazı şeyler yazarın, karakteri bir yere gönderme çabasının ürünüdür; GRRM de bir şekilde Jon’u Sur’a göndermek zorundaydı, en kesin ve net şekilde böyle yapabildi… :slight_smile:

İlla konuşuyorlardı, Sansa’nın ona “Bir leydi ismini söyleyince ismine iltifat etmen gerekir.” şeklinde bir şeyler söylediğini hatırlıyor; demek mesafeli de olsa bir iletişimleri vardı ama vedalaşmamış olabilir.

Aslında Jon’un bu sözü “Arya”'ya söylemesi ve onun bu sözü durduk yere 5. kitapta hatırlaması; onunla ilgili bir şeymiş gibime geliyor.

Evet, ısrarcılığı yok; kendini kandırmıyor, kendine yalan söylemiyor. En azından uzun süre değil… :slight_smile:

5 kitap boyunca Jon’un savaşçılığından ziyade zekasına, ikna yeteneğine ve arabulucuğuna; krizlere çözüm üretmesi gibi şeylere vurgu yapılmış.

Belki… belki değil… Robb’un konumuna duyduğu isteği ve bunu “açlık” olarak tabir ettiğini gördük. O kadar da emin olma derim. Here ki dirildikten sonra adama “Sen Diyar’ın asıl varisi, kralısın ve aslında piç değilsin.” de de gör sonrasını. :smiley: Bütün o öfkesi, bastırılmışlıklar nasıl patlayacak bakalım. :stuck_out_tongue:

Yani… Sur ötesi, berisinden daha soğuk ve tarıma elverişli değil. Sürekli kar halinde… Soğuk öldürmese bile yemek sorunu adamı öldürür. 5 bin yıl boyunca zevk olsun, heyecan olsun; Sur dikmişler yasakmış biz yasağı çiğnemek varız diye komik bir ruh haliyle mi Sur’u geçmeye çalışıyorlardı? Hayır. Her insan gibi daha düzgün şartlarda yaşamak için.

Seri sonunda Sur ötesi kalmaz, yıkılmış olur; Ötekiler geçecek sonuçta :slight_smile:

Zaten dizideki Jon’u bu kadar sünepe haline getirmeselerdi Dany karşısında böyle sus pus bir tip olamazdı; Dany de ona baskın gelemezdi. Haliyle söylediğin sahneler ve fazlası olamazdı…

Jon sürekli olarak neyin doğru olduğuna inanıyor ise onun mücadelesini veren ve sonuna kadar giden bir kişilik; Stannis varmış karşısında başkaları varmış; babası varmış umursayan biri değil. Mel ve onun inancından da sırf milleti yakıyor diye sevmiyor zaten; yani İNSANLARI YAKAN TİPLERE KIL… Bu bile aslında Dany ile karşılaştığında karşı karşıya (en azından bir noktadan sonra) gelebilmeleri için sebeptir.

Aslında bu biraz mesafe koymadan ziyade; güvendiği kişileri güvendiği yerlere gönderme meselesi… Elinde çok adam yok, malum. :slight_smile:

En sevdiğim özelliklerinden biri; olumsuz bir ayrımcılık gütmüyor. :slight_smile:

Dany de öyle düşünüyor mu merak ediyorum zira şu son POV’undaki Viserys ile konuşması; kendi iç sesi idi aslında… Yani gerçekten onunla konuşturmadı GRRM demi? Öyle mi yoksa? :smiley: Öyle değilse bir parça vicdan azabı var gibi. Bizim ne düşündüğümüz de çok önemli değil zaten; ASOIAF evrenine göre Dany’nin yaptığı şey “kötü” kabul ediliyor. Tyrion babası öldürdüğünde bile şaşırmıştı ki Tywin’in ona piç muamelesi çektiğini vs. özetle (ayrıntıları bilmese bile) hoş muamele görmediğini biliyordu, buna rağmen “alkışlıyorum” diyecek değil yani… Elbette bu durum yüzünden ikisine karşı “şüpheli” yaklaşsa bile ilişki kurmaya engel olmaz. :slight_smile: Yine de GRRM belki buna gönderme yapmış da olabilir evet, sürtüşme için bir dayanak noktalarından bir tane. Zira ne diye Axell için böyle bir şey dedi Jon, bilemedim. Seride bir tek Dany var Axell’in konumunda olan, o adamın abisi de öyle çok masum bir şey değildir zaten. İkisi de abisinin ölümünü izlemiş; YANARKEN.

Bunu ben de merak ediyorum ama tahminim gideceği yönünde… Bir kanıt vs. yok elbet daha çok bir his. O Yabanılları getirmesi ve Yabanılların gücünü eline alması gerek. Sadece orada değil başka bir yerde Ağlak’ın önderliğinde de bunun kat ve kat fazlası Yabanıl kampları var. Onların da bir şekilde Sur gerisine gelmesi gerek. Net sayı belli değil ama herhalde en az 20-25 bin Yabanılı olacak Jon’un… Bir ihtimal daha fazla olabilir. Mance geldiğinde 100 bin olduklarını tahmin ettiler, sonra bu sayının yarısı kadar olduklarını düşündüler… Bu kısım biraz karışık. Şöyle olabilir; 100 bin Yabanıl ama en fazla 50 bini savaşabilecek durumdaki kişiler. Bunun abartılı olduğunu düşünsek bile o zaman en az 30-35 bin Yabanıl diye tahmin yapabiliriz belki. Robb 20-25 bin ile savaşmıştı. Çok iyi rakam. Jon’un askeri güce ihtiyacı var, sadece WF için değil; ilerde güney ile yapabileceği olası savaşlar için de.

Harika bir kral adayı çıkar ve git sakat bebeyi kral yap… olacak iş değil cidden :smiley:

Rica ederim. :slight_smile:

2 Likes

Doğru. Gitmesi gerekiyordu gitti :smile:. İyi de oldu Robbla kalsa ölürdü.

Şimdi isteyebilir o ayrı ama kafası ötekilerle bozuk şu an. Ötekiler tehdidi varken taht savaşına gireceğini sanmıyorum. Gerçi 2. Ejderhaların dansı olasılığı kafamı karıştırmıyor değil. Göreceğiz :smile:

Aynen. Sonuçta yabanıllar binlerce yıldır akın yapıyor. Ötekiler tehdidi çıkalı da çok olmadı. Demek ki adamlar da istemiyor orayı. Tarım yok, ticaret yok. Sadece avcılık yapabilirler. Niye dönsünler ki?

Doğru ama ben dizideki gibi ötekilerin tamamen yok olacağını sanmıyorum. Birini öldürünce hepsi ölüyor mantalitesi George’a ters. Savaş anlaşmayla bitecek. Ondan sonra ötekiler nereye gidecek acaba :thinking:

Aynen. Kraliçe Selyse buna bir şeyi yapmamasını söylediğinde "Sur benim majesteleri, kararlar da öyle."diyor. Stannis’e kaç kere itiraz etti, istediklerini vermedi. Lord kumandanken de yüksek masadakilerin fikrini alıyordu ama yine de ne isterse onu yapıyordu. Kararlarını sorgulatmıyordu. Dizi de 6. Sezona kadar aslında bunu işledi. Özellikle 4 ve 5. Sezonlardaki duruşu kitaba aşırı yakın ama sonra saçma sapan bir hale getirdiler. En basiti kitap Jon, Sansa’nın diğer lordlar varken kendisinin kararlarını sorgulamasına, hadsizlik yapmasına asla izin vermezdi. Tepkisinin sert olacağına çok eminim ama dizide Sansa 2 sezonda da defalarca yönetici konumunda olan abisine saygısızlık yaptı. Neyse yine diziye girdim susayım ben :joy:. İnsanları yakan tiplere kıl olması Dany ile sürtüşmesine sebep olacak bence de.

Öyle de kendini bu kadar yalnızlaştırıp eziyet etmesine gerek yoktu. O kadar radikal karar almışsın, Melisandre de seni uyarmış, insan bir dikkat eder kendine. Arkadaşları kara kalede kalsaydı en azından etrafı güvenilir insanlarla çevrili olurdu. Gerçi arkadaşları da lord kumandandan çok arkadaş gibi davranıyordu ona. Otorite açısından sıkıntılı bir durum ama yine de aklıma Ned ve Robert örneği gelmiyor değil. Sonuçta Robert’ın kral olması arkadaşlıklarını devam ettirdi. Jon ise kendini yalnızlaştırıyor.

Bence de var. Hep vardı ama bastırdı.

Bence de gidecek. O bölüm iyiydi. Martin’den duymasalar DD yazamazdı :joy:. Şaka bir yana yabanılların kurtarıcısı pozisyonuna kitapta da düşmesi gerekiyor. Arkasında tüm savaşlar için ciddi bir güç olmalı hem savaşlar için hem de kuzeyi dize getirmek için. Sonuçta Robb’un vasiyetini bu zamana kadar çok da umursamadılar. Güçlü bir ordu karşısında desteklerini çok daha kolay verirler. Dediğin gibi ciddi bir askeri güç. Artı 200 dev ve 60 mamut var. Mamut üstündeki devlerin yaratacağı etki muazzam olur :joy:. Dizinin en büyük hatası yabanılları olduğundan zayıf göstermekti. 2000 yabanıllar için az bir rakam.

Asla kabul edemeyeceğim bunu. Kitap çıkaraa ve bu gerçek çıkarsa bir sayfa söverim buna ve banlanırım :joy:

Arya’yı aramaya da gidebilirdi, bilemiyorum. :slight_smile: Fakat gerçekten en iyisi Sur’a gitmesi oldu.

Olasılık değilmiş o, bildiğin adam bir kitabın konusu demiş. Kitaplarda da dizideki gibi A’dan Z’ye sırf kafa Ötekiler ile yatıp kalkmıyor aslında. Aynı anda bir sürü dertle uğraşıyor; Sur’u iskan ederek Öteki saldırısına karşı bir savunma hattı oluşturmaya çalışıyor; Sur’da yaşayan insanların Kış’ı çıkarması için yemek bulma derdi olduğu gibi bir şekilde Yabanılları Sur’a sokup, asker olarak kullanma ve bu süre zarfında itaat altında tutabilme derdi ve hepsinin üstüne tüy diken Arya meselesi ve Lannister’lara karşı duyduğu nefret; Selys ve Stannis olayı da var. Sözde Diyar’ın işine karışmayacak ama Stannis’i yönlendirmeler ile paso müdahil oluyor, yersen işte… Bu yüzden Kışyarı’na çöktüğünde bile ana derdi Ötekiler olmayacak dizideki gibi, yaşarken değildi şimdi niye olsun? :slight_smile:

Gel bunu DD’ye anlat, kafa gram basmıyor.

Geldiklere yere döner, en başta olduğu gibi. İlk seferinde de evlerine döndüler.

Ben Sur’un hep toptan gideceğini düşünmüştüm, dizide bir parçası gidince hayal kırıklığına uğradım. O sahneyi görsel olarak görmeyi istiyordu; alayının çöktüğü… Bence Sur’un kendisi de politik olarak bir eleştiri aracı olarak görüyor olabilir GRRM, bilmiyorum. Toprağa sınır çekip “burası benim, burada yaşama hakkın yok!” diyorsun ki Yabanıl ağzıyla bunu ifade eden laflar etmişti GRRM. Sur, bir nevi Diyar’a mülteci etmek isteyen kişilerin önüne bir engel… Bu yüzden Sur’u tamamen çökertmek güzel bir mesaj olur.

Aynen öyle. İnsanların itirazlarını dinliyor ama asilik yapılmasına müsaade etmiyor, Jon. Aksi halde Slytn gibi oluyor sonları. :stuck_out_tongue:

Dany, 6. kitapla beraber baya baya ver püsküyü diyen biri olacak, hiç şüphe yok bu konuda… Mel de sağ olsun, yakma meselesinde iyice gıcık kaptırdı Jon’a… Dany’nin yanında sürekli onun kulağına “Sen AA’sın; halk kahramanısın, insanları kurtaracaksın, özgür bırakacaksın!” sözleri fısıldayan Moqorro isminde bir kızılcık şerbeti daha var. Eminim ki Dany, bu adama güvenip sözlerini dinleme eğiliminde olacak; zaten halihazırda Doğu’da köleleri özgürleştiren halk kahramanı gibi görüyor ve öyle muamele çekiliyor; Batı’da kölelik yok ama Ötekilerin elinden kurtularılması gereken(!) bir halk var. Kendini gene “kurtarıcı” modunda sağa sola giderken göreceğiz. Dizide de bir çeşit “kutarıcılık sendromu” işlendi aslında, bu tamamen kitap Dany’e ters giden bir durum değil, kitaplarda da aynı şekilde olacak bence, dizideki olay sadece yeterli seviyede doğru şekilde işlenemediği için sonuç saçma sapan çıktı o kadar.

Haliyle Jon da böyle şeylere gelecek biri değil… Atara atar yapar.

Orası öyle, yanında kendisine gönülden bağlı insanları tutması iyi olurdu; psikolojik ve siyasi destek olarak, o bir hata gibi görünüyor. Lakin öldürülmesine engel olmazdı, ölürken sözde muhafızları da vardı.

Kuzey umursamadı değil, uygulama imkanı bulamadığı gibi olayı bilenlerin çoğu ölü; bir ikisi kayıplarda yahut işte Freylerin elinde esir halde; Umber gibi(seviyorum o adamı, Jon’un en büyük destekçisi haline gelebilir ama tam tersi hale de gelebilir, Jon’un onun saygısını kazanması gerek ve bu sefer kurdun parmağı yemesinden fazlası lazım olabilir). Sur’a gelen Dağ adamlarına bakarsak Jon için orada oldukları malum. Ben baya baya eminim ki Howland Reed ve Leydi Mormont ile Glover mıydı? Kuzey komplosunu planlayan kişiler; tahminen kızlar aracılığı ile sağa sola bilgi taşıyorlar; Dişi Ayı bir anda Stannis’in yanında bitti, oysa Mormont’un en küçük kızı “Starktan başka kral tanımayız” demiş, diğer kardeşi nerede kızın ve o nerede idi Stannis’e mektup gönderilirken? Annesinin yanında işte. Yaşlı Flint de işte Jon’a gözlemek için geldi en kötü ihtimal ile diyorum.

Beğenmeyeceğim bir son olduğu için sana katılırım muhtemelen. :smiley:

1 Like

Ya dizideki gibi değil tabi de bayağı ciddiye alıyor o meseleyi. Suru iskan etmek, yabanılları askeri güç olarak kullanmak gibi şeyleri yapmasının sebebi zaten ötekiler. Ama içinde yanan bir intikam ateşi yok değil. Lannisterlara karşı büyük bir öfke içinde. Her şeye de müdahil dediğin gibi ama ben kral olunca en büyük meselesinin ötekiler olacağına inanıyorum. Bu demek değil ki diğer meselelere karışmasın. Göreceğiz artık hangimizin dediğinin çıkacağını.

Surun tamamen yıkılacağını ben de düşünüyorum. Zaten suru kış borusuyla yıkacaklar muhtemelen. O boru da hepsini yıkar doğal olarak.

Haklısın doğru bunlar ama kastettiğim saygı meselesi zaten. İnsanoğlu güçlü olana daha büyük saygı duyar. Yabanılların Jon’u takip etmesi, onu ciddi bir güç haline getirir. Olması gerekiyor yani.

Zaten almama şansı yok, asıl tehlikenin onlar olduğunu düşünüyor ki öyle mi? Onlar tehlike şüphe yok… Sorun şu ki bana göre onlardan daha tehlikeli olan bir şey var.

Bowen gibi adamların nasıl davranışlar sergilediğini gördün; gelenleri bilmelerine rağmen kendi salaklıklarının kurbanı ettiler Jon’u… Yani hırs, ahmaklık vb. diğer şeyler eklenince Ötekiler’den daha tehlikeli hale gelen şey; insanın kendisi oluyor. Böyle insanlarla dolu bir Diyar’ı bunlara rağmen nasıl Ötekilere karşı savunabilirsin? Sen onlarla mücadeleye kalkarsın, bu salaklar gelir seni arkandan vurur. Dizide bile işlendi bu kısım özünde.

Hal böyle olunca Jon, dibindeki düşman ile gelecek olan düşman kadar ilgilenmesi gerekecek. Zira arkanı sağlama almadan önündeki ile ilgilenemezsin. Yavuz Selim’in asıl derdi Memluk ve ötesiydi misal ama İran ciddi problem çıkartıyordu arkasında; güvenle dönemiyordu. Bu yüzden asıl hedefinden önce İran ile ilgilendi, güvenceye alınca sırtına ötesine yöneldi. Jon da böyle yapmak zorunda.

Bir de Sur’u iskan etme derdinde olduğuna göre yıkılacağını düşünmüyor ve savaşın orada olacağına inanıyor demektir; bu da bir çeşit “aşılamaz Sur” rahatlığı veriyor olabilir. Oysa Kış Borusunu biliyor. Ben olsam Ötekilerin elinde olma olasılığını göz önüne alarak hareket ederdim ki onların elinde olduğunu düşünüyorum, en azından eline geçer. Başka türlü nasıl yıkacaklar Sur’u?

Yabanıllar, Jon’a üstünlük değil zayıflık sağlar aslında Kuzeyde çünkü kuzey halkı onlardan nefret ediyor; Umberler hiç sevmez, Dağ Adamları da sevmiyor, kızlarını kaçırmış durmuşlar; hele ki Ağlak konusunda Jon’u ikna etmek bile istediler, en nefret ettikleri Yabanıl o.

Bu durumda Jon’un ikna-arabulucu yeteneği yeniden devreye girmesi gerekecek, bakalım nasıl ayarlacak. :stuck_out_tongue:

Ben o boru Sam’de diye hatırlıyorum. Sam şu an Oldtown’da. Euron o tarafa gidiyor (Hatta Westeros’takı en sevdiğim kale olan Hightower’i da yıkacak sanırım :cry:) Bir yerde Euron’un boruyu alıp üfleyip Sur’u yikacagina dair bir teori duymuştum (Geek Teori’den veya GOT Facebook gruplarından birinde duydum sanırım)

Bahai geçen boru Kraken borusu olması gerek, çaldı ve ses çıkmadı ama Deniz altında duran yaratıkların duyacağı bir ses çıkmış olmalı ki sonrasında Krakenlerin görüldüğü rapor ediliyor :slight_smile:

Kış borusu Sam’de değil mi şu an? Sur yıkılacak tabi orası ayrı ben olsam ben de öyle hareket ederdim ama şu an pek şansı yok. Diyarda kimsenin umrunda değil çünkü.

Ya bak bu da doğru aklıma geliyor tabi ama kuzeyi kurtarırken yardımları dokunursa belki bir barış olabilir. Dediğin gibi Jon bu. Ne yapar ne eder barıştırır :smile:

Ben o boru Celtigarlarda olarak geçiyor Ingilizce wikide