Kayıp Ruhlar

Sabahın erken saatlerinde güneş gölgeler diyarının üstünden yavaş yavaş görünüp, köle körfezinin bol tuzlu ve nispeten pis suyu kaynamaya başlarken Meereen şehri yeni bir günün hazırlığı içersindeydi. Köle şehirlerinin en büyüğü Meereen, köle ticaretinin merkezi ise Meeren nehri ve köle körfezinin birleştiği yerde bulunan büyük Meereen limanıydı…

Güneş yüzünü gösterdikçe limanda hareketlilik artıyor, çalışmaktan harap olmuş ve güneşin altında derisi kararmış liman işçilerinin inlemeleri yeni bir günün başladığını gösteriyordu. Özellikle sabahın erken saatleri Meereen limanı çok kalabalık olurdu, rüzgarın şiddetli olduğu saatlerdi, bu Meereenliler için iş demekti, sefere çıkma ve dönme saatleriydi. Ticaret ve özellikle köle ticareti bu şehrin herşeyi olduğu için şehrin kalbinin attığı yer büyük limandı.

Köle tüccarları, efendileri ve şehir soyluları için sıradan bir gündü… Ayak takımı ter döker, efendiler meyvesini yerdi. Büyük limana pek uzak olmayan bir konağa sahip Boreas her zamanki işlerin verdiği sıkıntı ile boğuşurken, orta yaşlı, göbekli, hafif kır saçları dökülmüş, orta boylu bir adam konağa şeref vermişti. Tüm vücudunu örten, ince ve ipekten yapılmış bir entari onu Meereen’in eritici sıcağından koruyan yegane giyisisi olmasada, şemsiye tutan ve yelpaze sallayan kölelerinin olmadığı anlarda sıcağı savuşturan tek aracıydı. Iaros kölelerine bahçenin kapısında kalmalarını emrederek, Lekesizler grubundan kovulmuş iki fedaisi ile Konağın kapısına kadar geldi ve kapıda bekleyen görevli köleye;

“Efendine Iaros’un geldiğini söyle…” diyerek seslendi.
Kıdemli kapı kölesi bir süre sonra kapıya gelip, “Efendimiz sizleri bekliyor, soylu efendimiz…” diye cevap verdi.
Iaros ağır aksak merdivenlerden çıkarken yukarıda onun şerefine mini bir hazırlık düzenlendiğini fark etti, belli ki Boreas onun bu saatte teşrif edeceğini tahmin etmiyordu. O an Boreas hemen merdivenlerin yanındaki kolonların arkasından çıkıp yerlere kadar eğilerek Iaros’u selamladı ve krallara layık bir şekilde hitap ederek,
“Haneme şeref verdiniz soylu Iaros efendimiz, lütfen hanemin en görkemli köşesine geçelim soylu Iaros’a layık olmasada, sizin görkeminiz altında ezilmeyecek tek mekanım orasıdır…”

Boreas’ın kabul salonu olabildiğince geniş ve güneşi içine alan ama yapısındaki özel sırlar ile sıcağı oldukça engelleyen bir odaydı. Serin denilebilirdi ama güneşin yarattığı o psikolojik etki herşeyi daha normal kılıyordu. Boreas’ın salonunda oymacılık sanatında ustalaşmış insanların elinden çıkan ahşap masa ve iskemleler, Qarth’ın eşsiz güzellikteki cam işlemeciliği ve yapımcılığının farkı hissediliyordu. Iaros için çırpıştırma usulü hemen hazırlanan bir takım egzotik içecek ve içkilerin zenginliği Iaros’un gözüne çarpmıştı. Iaros salonu iyice süzdükten sonra büyük masanın önünde dikilmiş Boreas’ın gelmesini bekliyordu.

Bu sırada Boreas kapıda bekleyen köleye seslenerek mübalağa dolu bir şekilde,
“Haşmetli konuklarımız için mahzenlerimizde birer hazine gibi sakladığımız egzotik güzellikleri, soylu Iaros’a sununuz…”
"Kölelerinle bile resmiyetin var demek, ne içki istiyorum, ne de bu kadar saygı. Bunlar bana birşey kazandırmaz Boreas… Yıllardır iş yapıyoruz, uzun zamandır sevkiyatı bıraktık, ikimizde zarara giriyoruz. Artık orta yolu bulmalıyız."

Boreas Iaros’un herşeyin farkında olduğunu bilmesine rağmen resmiyeti abartmaya devam ediyordu, Iaros’un bu açık sözlü çıkışından sonra biraz düşündü, yüz ifadesinde bir belirsizlik vardı, saniyeler sonra yapmacık bir gülümseme ile,
"Hepimiz bunun farkındayız soylu efendimiz… Westeros’ta ki savaşlar yüzünden insan kaynağının tükenmesi buranın iş fırsatları ile dolmasını sağladı, çıkarlarımız o gün uyuşmamaya başlamıştı, iş yapmayı bıraktık. Ama söylediğiniz gibi, daha sonrada birbirimize uygun ortaklar bulamayıp zarara uğradık. Orta yolu bulabilirsek eski dostluğumuzu ve samimiyetimizin üzerine yeni bir bağ bina edebiliriz… Ama dostluğumuzun teminatı olmalı!"
Boreas’ın bu sözlerinden sonra Iaros derin bir nefes çekerek,
“Bak Boreas… Bizim orta yolu bulup birlikte iş yapmamamız için bir sebep yok, ben zarara uğruyorum, sen yine yolunu buluyor olsanda Westeros’ta ki savaş seni zarara uğratacak, savaş ticareti öldüren bir durumdur. Bu olay karşısında birbirimizi kollamamız senin içinde, benim içinde en doğru karar olur. Eğer teminat istiyorsan, kızımı sana veririm. Soylu tohumlarımdan birinin sahibi olursun, bu seni itibarlı kılar. Üstelik aramızda ortak bir bağ olur, eski zenginliğimizi tekrar kazanabiliriz.”

Soylu köle taciri Iaros eski günlerinde Meereen köle tüccarlığı endüstrisinin en büyük isimlerinden olmasına rağmen, yaşanan savaşlar ve büyük veba Essos ve Westeros’ta büyük insan kaynağının eksilmesine sebep olmuştu. Bu insan azalması, kölelere olan rağbeti arttırmış Iaros’un köle tüccarlığında ki egemenliği yavaş yavaş son bulmuştu. Boreas ise köle tüccarlarının taşeronluğunu yaparak, onları gemileri ile taşıyan ve teslim eden yeni nesil tüccarlardan birisiydi. Köle ticaretinin artması Boreas’a zarar vermediyse de Iaros ile yaptığı işlerin kat be kat altında paralar kazanıyordu. Bir nevi Boreas’ta sektörün gelişmesi ile duraklama dönemine girmişti.

Iaros elinde tuttuğu ceylan derisi üzerine çizilmiş bir haritayı masaya sermişti, derinin içinden çıkan toz ve hafif yırtılmış olması haritanın ne kadar eski olduğunu gösteriyordu. Iaros haritayı masaya serdikten sonra eliyle önemli ticaret limanlarını göstermeye başlamış ve bir yandan Boreas’a planını anlatmaya koyulmuştu.
“Burası Yeni Ghiscar… Artık köleleri buradan alıyorum. Taşıması kolay köle körfezinde korsanlar kolaylıkla cirit atamıyor artık. Astapor, Yunkai ve bizim şehrimizin donanmaları korsanlara göz açtırmıyor. Yeni Ghiscar’dan köle almak en mantıklı olanı, artık böyle yapıyorum buraya kadar doğru yol bu… Bundan sonrası senin becerilerine kalıyor, ama ben senin yerine de düşündüm.”
Bu sırada Boreas’ın yüzünü sinsi bir sırıtma kaplamıştı ve sesini çıkarmadan dinlemeye devam ediyordu…

“Hızlı sevkiyat çok önemli bir unsur, bir sene içinde haddinden fazla sevkiyat yaparak zengin olan yeni tacirler tanıdım, malesef onların silahıyla savaşmamız gerekecek… Westeros insan kaynağının azaldığı en büyük coğrafya. Lys, Myr ve Volantis’te ihtilaflı topraklar için savaşsalarda bu bizim dönemimizde bile az gelir sağlayan bir durumdu. Westeros’ta ise köle ticaretinin merkezi Dorne diyebiliriz. Güneş Mızrak’ın büyük limanında günlerce süren köle ikmali söz konusu. Savaş yaklaşmakta… Bu durumda en iyi ve hızlı para kazanılabilecek yer orası gibi durmakta. Burada esas önemli olan hızlı davranmak. Yunkai, Astapor ve Ghiscar şehirlerinden hergün köle gemileri kalkmakta. Binlerce yeni kölenin vardığı bir limana pahalı köle satamıyorduk. Fakat bugüne kadar hiç kimsenin yapmadığı birşeyi yapmak gerekiyor…”
Boreas söze girerek, "Ne imiş?"
Iaros yere bakıp, bir derin nefes daha alarak bir kaç saniye sonra, "Gemileri Valyria boğazından geçireceğiz…"
Boreas hiddetli bir şekilde cevap vermeye yeltenerek,
"Ne?!.. Valyria kıyametinin hala devam ettiğini bilmiyor musun? Ben gemilerimi ve mürettebatımı sokakta bulmadım, ha keza sokakta bulduysam bile kaybetmeye hiç niyetim yok. O cehenneme sokmam tüm mal varlığımı…"
Iaros, Boreas’ın sözünü keserek, “Bir dinle! Oraya yüzyıllardır giden yok, kıyamet devam ediyor mu bilmiyoruz, artık unutulmuş topraklar ve biz o topraklara çıkmayacağız. Valyria’nın ne kadar büyük bir ticaret merkezi olduğunu kitaplardan okumuş olman lazım. Zeki ve kültürlü bir insansın, yenisin ve meraklısın. Dorne’a gitmek için Valyria’nın etrafından dolaşmak yerine, Valyria boğazından geçmek bizi rakiplerimizin fersah fersah önüne geçirir, bunu unutma… Aksi halde ne sen o çok arzuladığın güce kavuşabilirsin, ne ben elimdeki muazzam gücü koruyabilirim. Ha… Ailemizi birleştirip şanını arttırma şansında buna bağlıdır. Ve ticaretin riskli bir oyun olduğunu unutma, eğer yükselmek istiyorsan bu riskleri göze almalısın… Teklifimi iyi düşün ve bana kölelerin ile cevap yolla, umarım doğru kararı verirsin.”

Devamını yakında yazarım, ama canım istemezse devam ettirmeyebilirim. :cool: Hepinize keyifli okumalar…

Bir çırpıda okudum güzel olmuş. Devamını bekliyoruz :slight_smile:

Harika olmuş tek kelimeyle.
Martin’i okuyormuşum gibi hissettim.
Hangi zaman olduğunu tam olarak kavrayamadım ama Dany gelmeden önceki zamanları anlatıyorsun gibi geldi.
Diyaloglar aşırı iyi olmuş. Devamını mutlaka yazmalısın :slight_smile:

Ya aslında mesaj sayısını, rep puanı falan gösteren yer navbarın altında olmasa sayfa çok dengeli olacakta. Mesaj bölümü çok uzun olunca denge kayboluyor. Okuması zor oluyor. :smiley: Ben bile okurken zorlandım. Ayrıca teşekkür ederim, objektif yorumları bekliyorum. Beğenmeyende söylesin yani, bana daha çok yararı dokunur. :slight_smile:

@Jon Snow;

Kraldan da övgüyü aldık tamamdır… Olay beş kral döneminde geçiyor. Tabi Renly ölmüş vaziyette, Stannis yenildi Lannister ve Joffrey güçlü. Benim esas anlatmak istediğim kendi merak ettiklerim, madem Martin benim merak ettiklerimi yazmıyor, ben yazayım dedim. Umarım heyecanlı bir yazı dizisi olur. Şu güzel övgüden sonra devam edeceğim kesinleşti. :slight_smile: Martin’e benzetilmek ne büyük onurdur. Hemde Türkiye’nin en büyük GoT fanlarının bir araya geldiği bir yerde.

Arkadaşlara katılıyorum bence de devam ettirmelisin :slight_smile:

Eline sağlık çok güzel devam et bence :slight_smile:

TEBRİK EDERİM ÇOK İYİ OLMUŞ

gerçekten güzel olmuş bakalım ıarosun sırrı neymiş. devamını merakla bekliyorum.

2.Bölüm

Iaros konuşmasını bitirdikten sonra, masada bulunan haritayı silkeleyip, rulo haline getirip yavaş yavaş kapıya doğru gitmeye başlamıştı. Kapıda bekleyen köle tam kapıyı açacaktı ki Boreas yukardan eliyle durmasını işaret etti. Iaros kapının önüne gelmesine rağmen kapının açılmadığını görünce köleye sertçe bakmak için başını kaldırdı, fakat köleninde yukarıya efendisine baktığını görünce arkasını dönerek hiddetli bir şekilde Boreas’a seslendi…

"Ne yapmaya çalışıyorsun?.. Sana bir teklif sundum, kabul edip etmemek senin elinde, böyle bir terbiyesizlik yapmanı beklemezdim Boreas, Meereen’de nezaket kuralları böyle işlemez bu şekilde bir yol katedemezsin…!"
Boreas’ın yüzünde o an yine muzip bir gülümseme vardı, gözlerini kapatıp gülümser bir şekilde Iaros’un sözünü tamamlamasını bekledi, tamamlayınca ona hitaben;
“Sakin ol soylu efendimiz… Bakın ben sakinim. Ben zaten hep gözlemlerim, kel ve göbekli aynı zamanda zengin efendiler hep sinirli olur, fevri davranmayın lütfen… Az önce bende çok sinirlendim, kusura bakmayınız. Soylu efendilere bu şekilde konuşmayı bugüne kadar hiç yakıştırmamışımdır kendime. Sizin bahsettiğiniz o orta yol… Onu bulmak istiyorum sadece ve kestirmeden gidip işimi hızlandırmayı severim. Buyrun salonumuza… Şu işi güzellikle konuşalım.”
“İşte gerçek bir aristokrat ruhu kazanmaya başladın Boreas… Soyluluğun ilk kuralı diplomatik tavırdan vazgeçmemektir. Hiddet ve sinir askerlerin beslendiği şeydir… Ama unutma bizler birer asker değiliz. Yalnızca para kazanmak istiyoruz.”

Iaros merdivenlerden çıkarken, Boreas’a karşı bu sözleri sarfetmişti. Boreas’ın yüzünde o sinsi gülümseme devam etmiş ve dinlermiş gibi “Haklısınız soylu efendimiz” sözleri ağzından dökülmüştü… Ahşap işlemeciliğinin doruklara vardığı ve bir bütün olarak sanat eserine dönüştüğü evin koridorlarından kabul salonuna giren ikili eski yerlerine tekrar geçtiler. Iaros kendisi ayrıldıktan sonra egzotik içkilerin ortadan kaldırıldığını hemen farketmişti ama aldırmadı. Söze girmek ve bu anlaşmayı sağlamak istiyordu, Boreas’ın bir aptal olmadığını bildiği için ortak çıkarlardan bahsetmeye hep özen göstermişti.

“Şu işi bir sonuca bağlayalım… Ben teklifimi yaptım, beni geri çağırdığına göre bir cevabın vardır umarım.”
“Hayır… Sadece anlamaya çalışıyorum Oros ve Valyria arasından geçmenin tehlikesi nedir?”
“Bilmiyorum… Valyria kıyametini herkes sitayişle anlatır, büyük bir medeniyetin yıkılışından bahsedilir. Ama hiç kimse oraya gidip görmemiş, ben bazı şeyleri sorgulamayı severim, tarih kitaplarında o kıyametin neden gerçekleştiğini yazan olmamış. Büyü ve zalimliğin içinde bir güzellikti Valyria… Kendi pisliklerinde boğulmuşlardır demeye kimin dili varabilir ki? Tek birşey var, eğer bu kıyametin üzerinden 453 yıl geçtiyse ve kimsenin orada ne olduğundan haberi yoksa, ben bu tarz hurafelere inanmam… İşimizi geliştirmek için o eski ticaret yolunu kullanmalıyız… Hem o toprakların uğursuz olduğunu düşünen Korsanlar yok, tamamen bomboş bir boğaz. Limanlara para verilmez, üstelik büyük fırtınalar çıkmaz. Diğer tüccarların aldığı yolun çeyreğini alarak Valyria’dan geçebiliriz. Hız kazanırsak, ticaretten daha fazla para kazanırız.”
“Peki diğer tüccarlar bu yolu öğrenirse ne yapacağız?”
“O topraklara girmeye herkes korkar… Ama o bölgenin sahibi yok, deniz korsanlarından bir grubu kendi himayemiz altına alıp boğazı tutarsak, bizden başka kimse kullanamaz.”
“Tamam anlıyorum… Ancak riskli bir şekilde para kazanabiliriz, fakat mürettebatım ve gemilerim tehlikeye girer.”
“Benimde kölelerim tehlikeye girer… Bir insan hayatı ne kadar haberin vardır heralde, köle şehirlerinde yaşıyoruz! Üstelik burası Meereen, en büyük köle şehri! Bak… Bu riski göze alamazsak asla bu işten daha fazla gelir elde edemeyiz, güçsüz duruma düşersek ne olacağı belli olmaz. Dün ulaklar Qarth’tan haber getirdi… Şehri yöneten onüçler konseyi, birer birer katledilmiş… Bizler zengin insanlarız, üstelik bu şehri yönetenler bizler değiliz. Güçlü olmazsak başımıza neler gelir veya gelebilir biraz düşün… Köle şehirleri burası, burada insan satılır, ticaretin en büyük geliri budur. Zengin insan köle değildir, varlığı olmayan insan hizmet eder. En zengin olmalısın ki, kendinden zenginlere hizmet etme. Aynı şey benim içinde geçerli. Hanelerimizi birleştirip, Valyria boğazına doğru gemilerini benim kölelerim ile gönderelim. Bu riski göze almazsak, bizden daha zengin birisi de bizim canımızı alacak.”

Boreas’ın her zamanki gülümsemesinden eser yoktu, yüzü buruşuk bir haldeydi ve eli çenesindeydi. Düşünceli bir görüntü içinde, çenesindeki sakallar ile oynuyordu. Bir süre bunu yaptıktan sonra dönerek;

“Tamam… Dediklerine hak veriyorum, bu yüzden seni geri döndürmüştüm. Samimiyetin hoşuma gitti ve beni ikna ettin. Zeytindalı tutan elimize, kılıç sallayacak olanlar varsa onlar şimdi düşünsünler… Yolculuğa hazırla kölelerini, bende kaptanlarımla ve mürettebatım ile sevkiyatın ayrıntılarını konuşmalıyım. Bu işi sıradan birine de veremem… Biraz teferruata girmemiz gerekecek, ayrıntılı ve farklı bir rota izleyeceğiz. Üstelik neyle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz. Teklifini kabul ediyorum. Sonunda ne olacak bilmiyorum ama bu riske girmek kötü olmayacak. Ben sıradan bir şehirde ikinci adam olmak yerine küçük bir köyde birinci olmayı tercih ederim. Valyria’nın nasıl bir yer olduğunu da bilmiyorum, ama oradan sağ çıkarsa bizim çocuklar… Eski zenginliğimizinde üzerine çıkacağımızı sizde çok iyi biliyorsunuz sevgili kayınpederim…”

tekrar süper bir hikaye. İyice meraklandım şimdi. Valyriayı görmek istiyorummm.

Hiç beklemediğiniz bir yeri göreceksiniz… Ayrıca herkese teşekkürler.

Confess it! You’re George Martin! Süper yazıyosun lütfen hemen yaz

o değilde bu ruhları kim kaybetmiş :confused: hiç komik değildi :slight_smile: güzeldi emeğine sağlık 2.sini okumadım dur onuda okıyım

Siz görün 2, 3 bölüm sonra alayı… :smiley:
Ruhlar nasıl kayboluyor.
Hepinizi şaşkına çevireceğim.

Olaylar iyice ilginçleşiyor.
Yazdıklarının üstüne bir şeyler katıp katıp ileriyorsun bu sefer daha sürükleyiciydi bir çırpıda okudum :slight_smile:

Teşekkür ederim, bir süpriz yaparız elbet… :slight_smile:

3.Bölüm…

Iaros gittikten sonra Boreas’ın kabul salonunu sessizlik bürümüş vaziyetteydi. Boreas hala salonda oturuyordu, sessizliğin salonun her yerine hakim olması, Boreas’ın derin düşüncelere daldığının işaretiydi. Salon ne kadar sessizse, Boreas’ın beyni ona o kadar fazla soru soruyordu.
Boreas o saatten sonra düşünmenin anlamsız olduğunu ifade eder bir şekilde başını yerde ki mozaik döşemelerden kaldırıp, ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü.

"Tusca… Gel bakalım buraya"
Tusca Boreas konağının kıdemli kölelerinden birisi olarak, çok azda olsa insan muamelesi gören bir hizmetliydi. Koşar adım salonun kapısına kadar gelip, ellerini bağlayıp, başını yere eğerek Boreas’ın emrini beklemeye başlamıştı.
“Tusca… Öğle saatlerinde insanlar ne yapar?”
“Ya uyurlar, ya sevişirler lordum…”
“Imm… Öemar kesin sevişenler arasındadır. Uzun boylu insanların cinsel organı ve testisleri küçük olur derler. Ama bu cinsellikte ne kadar başarılı olduklarını göstermez heralde? Kısa boylu ve şişman Iaros’un 5 tane çocuğu olduğunu var sayarsak kısa boyluların ne kadar başarılı olduklarını da görebiliriz. Neyse… Bu şehirde köleler becerilir, özgürler becerir… Liman civarında bulunan zevk evlerine ve meyhanelere göz at, Öemar’ı bul çağırdığımı söyle… Sevişmeyi bıraksın, hemen gelsin.”

Tusca acizane bir vaziyette “evet” der gibi başını öne eğmiş ve geri geri giderek kapıdan dışarı çıkmıştı. Öemar Ibben adalarına yapılan korsan faaliyetleri sırasında esir alınmış, köle şehirlerinden Meereen’de satılmış ve Ibben adalı olmanın verdiği avantaj ile denizcilikte başarılı olduğu için azat edilmiş ve kaptan yapılmıştı. İnsanlar Öemar’a baktığında bir kölenin yükselebileceği en yüksek mevkiyi görüyor olmaları mümkündü. Öemar emsalsiz bir isim oldu. Ama buna rağmen alt tabaka insanlardan farklı birisi olarak görülmedi, soyluların işlerini yapan basit bir denizciydi. Ama Ibben adalarında denizci olarak büyümek sıradan bir iş olduğu için bu konuda yetenekliydi. Öemar Ibben’in soğuk ve buzlu iklimine dönmek yerine köle şehirlerinde zevk-ü sefa içersinde yaşayıp, para kazanmayı seçti. Ibben adasının karakteristliğini taşıyan Öemar iki metreye varan boyu, yüz küsür olduğu tahmin edilen kilosu, beyaza kaçan sarı saçları ve kirli sakalıyla 40’lı yaşlarını süren, yakışıklı bir adamdı.

Her öğle vaktinde yaptığı gibi liman yakınlarında bir meyhaneye girip içmeye ve kadınlar ile eğlenmeye başlamıştı. Oturduğu yerin penceresinden liman ve limana gelip giden gemiler görünüyor, denizin kokusu ve tuzu insanların burunlarını yakıyordu… Tusca meyhane ve zevk evlerini tek tek dolaşırken fazla uğraşmamış ve ilk girdiği meyhanelerden birinde Öemar’ı bulmuştu. O sırada Öemar’ın sözünü bitirmesini bekledi, yanında çalışan çocuklardan biri olduğunu düşündüğü 20 yaşlarında birisi ile konuştuğunu gördü ve yanına geldi.

“Sende denizcilik tutkusu yok Jugan, eğer denizcilik tutkusu olsaydı böyle yapmazdın… Ben bu işi neden bu kadar iyi yapıyorum biliyor musun? Çünkü denizciliği seviyorum ve tutkuyla bağlıyım. Denizi ve denizciliği sevmeyen insanlar ile çalışmak istemiyorum ben. Yarın seni ailenin yanına yolluyorum! Senin yaşında ben köleydim!!!”

Öemar sözünü bitirdikten sonra tepesinde dikilen Tusca’yı görmüş, kafasını yukarı kaldırıp sitemkar bir ifade ile konuşmaya başlayarak,

“Sende kimsin be adam! Piyes mi izliyorsun? Denizciliği seviyorum diye, insanların eğlence kaynağı mı oldum konuşsana?!”

Tusca mahçup bir tavırla;

“Yoo efendim… Beni -kızıl tanrı ona uzun ömür versin- Boreas efendimiz gönderdi, sizi konağında bekliyor.”
“Bakıyorum efendini çok seviyorsun, ve ya başkalarının içinde efendine çok sadık gibi görünmeyi kendi yararına görüyorsun. eee? Söyle bakalım konu ne imiş?”
“Bu konu bir bilgi verilmedi bana efendim, sadece sizi konağına davet etmemi söyledi.”
“Hımm… Yeni bir iş var heralde. Sen git ben gelirim…”

Tusca haberi verdikten sonra konağa dönmüş, Boreas’ın katına çıkarak durumu haber vermek için kapıyı tıklamıştı. İçerden “Gir” diye bir ses geldi, Boreas iki elinde de birer kağıt tutuyordu ve birşeyleri karşılaştırdığı besbelliydi. Tusca başını eğerek Boreas’ın masasının yanına kadar yürüdü ve bekledi…

“ee… Sen mi geldin? Hallettin heralde işi?”
"Evet efendimiz… Efendi Öemar’ı bulup, izah ettiğiniz şekilde konağınıza davet ettim, hemen geleceğini söyleyerek beni yolladı."
O sırada Boreas bir şeylerin kokusunu almaya çalışır gibi, dikkatlice etrafı kokluyor ve yavaşça masanın öteki tarafına doğru yaklaşıyordu. Koklaya koklaya Tusca’nın yanına kadar geldi.
“Sen ter kokuyorsun… Öğle sıcağında çok terlemişsin! Bir daha bu vaziyette yanıma gelirsen, seni kırbaçlarım. Bu arada döşemeleri kirlettiğinin farkında mısın? Yıkıl karşımdan! Çabuk hamama gir ve temizlen… Konağın ve bilhassa kabul salonumun leş gibi köle teri kokmasını istemiyorum…!”

Boreas bazı konularda hesap kitap yapmayı kendine hobi edinmiş, parasal konularda doğuştan bir yeteneği bulunan, kar etmeyi seven ve en büyük hobisi para kazanmak olan, zarar etmekten nefret eden bir insandı. Güneşin tepeden yavaş yavaş indiği vakitlerde Öemar konağın bahçe kapısına varan yolda görünmüştü. Boreas kabul salonunun geniş balkonundan onun konağa varmasını izlerken, Öemar bahçe kapısına vardığında aşağı inmek için hareketlenmiş, Öemar’a kapıyı kendisi açıp küçük salona geçmesini işaret etmişti…

“Gel bakalım Öemar, gel… Sana güvendiğim için böyle bir iş vereceğim bilesin. Sana ne kadar kıymet verdiğimi anlamış olursun, bu kıymetin karşılığında sadece itiraz etmemeni istiyorum. Denizcilik yeteneğine güvendiğim için seni buraya çağırdım. Üstelik bu işte yüklü para var.”
“İltifatlarınıza mazhar olmak, büyük onurdur soylu Boreas… Emrinizi her zaman yerine getirmek boynumun borcudur, bu konuda içiniz rahat etmeli.”
“Yeni bir sevkiyat var. Çalıştığım en yetenekli denizcilerden birisin, sıradan ve pis bir köle olarak şu geldiğin konumu takdir ediyorum. Gemilerimi ve mürettebatımı sen kontrol edeceksin. Ancak seneler önce olduğu gibi yine Iaros’un kölelerini taşıyoruz. Bu sevkiyatın rotasını da değiştirmeye karar verdik, Valyria topraklarını dolaşarak geçmek bize çok zarar veriyor. Sen tutkulu bir denizci olarak tüm dünyayı dolaştığın için sana güveniyorum. Söyle bakalım nereleri dolaşmıştın?”
“Westeros’un en büyük limanlarından Lannisport, King’s Landing, Old Town, Sunspear başta olmak üzere Skagos, Demir adalar ve Ayı adalarına gittim. Sadece merakım ve tutkularım yüzünden Yaz adalarına bir sefer düzenledim. Oraları gezip döndüm… Ibben adası ana yurdum olduğu için oraya da bir sefer düzenledim, gezip, anılarımda ki yerleri görüp döndüm.”
“Peki neden ana yurdunda kalmadın? Buraya zorla, köle olarak getirilmiştin.”
“Ibben adasında kalsaydım, büyük ihtimalle balina avcısı veya toplayıcı olurdum… Fakat burada daha çok para kazanıyorum.”
“Para kazanmayı seven insanları bende severim… Sen işini iyi yapınca hem ben, hem sen kazanıyorsun. Para kazanmak bir ibadettir!.. Başka nereleri dolaştın peki?”
“Özgür şehirlerin tamamı, Qarth, Asshai ve Yi-ti’ye kadar ticaret kervanları taşıdım. Asshai’de gölge topraklarının gizeminden herkes bahsediyordu, gölge topraklarına doğru yola çıkmak istediysemde orada bir takım korkutucu şeyler olduğuna dair herkes hemfikirdi. Beni vazgeçirdiler.”
“Peki Valyria’ya gittin mi?”
“Hayır…”
“Merak ediyor musun?”
“Her yeri merak ediyorum…”
“Köle sevkiyatı için Valyria’nın çevresinden dolaşmak çok zahmetli, pahalı ve zaman kaybettirici bir durum olduğunu biliyorsun. İşte sana bir fırsat sevgili Öemar… Valyria boğazından gemilerimizi yürüterek, tarih kitaplarına geçmek istiyorsan bu fırsatı kaçırma…”
“Denizcilik lordum… Denizcilikte tutku önemlidir, ama bir iş yaparken o kişisel tutkulardan arınmak lazımdır. Ben Valyria boğazından siz istiyorsunuz diye geçeceğim. Sevkiyat bittikten sonra ise kendi tutkularım için…”
"Yıllar geçiyor, yaşlanıyoruz, bir gün öleceğiz… Öyleyse bunu hızlı bir şekilde yapalım Öemar… Iaros’un Yeni Ghiscar’dan gelen kölelerini yarın hava aydınlanırken gemilere bindireceğiz. Gün doğduktan sonra yola çıkacaksınız, mürettebatı bu gece hazırlatıyorum. Ayrıca kaptan Syalos’ta seninle gelecek…"

Öemar vücut diliyle evet der gibi başını önüne eğip kabul ettiğini belirtir bir şekilde doğrulmuştu.

“10 kalyon gemim sana emanet Öemar… Dikkatli ol, Valyria yüzyıllardır kimsenin ayak basmadığı bir yer. Rehberlik edecek insanlara da ihtiyacın olacak. Köle pazarında bugün yaşlı birini gördüm, kimse ona para vermiyordu ama ucuzdu… Bu adamın kim olduğunu, nereden geldiğini ve ne iş yaptığını sorduğumda bana Westeros kıyılarında orta halli bir soylunun kalesine yapılan korsan baskınında yakalanmış bir Maester olduğunu söylediler. Ona gereken ilgiyi gösterdim, Maester Girolamon’da sizinle birlikte gelecek. Seninde ona saygı göstermeni istiyorum…”
“İhtiyar bizim işimize burnunu sokmadığı sürece, başımızın üzerinde yeri vardır lordum… İzniniz ile hazırlıklara başlamak için ayrılayım, yarın dediğiniz vakitlerde yolculuğa başlarız. Çok hızlı bir yolculuk olacak, en iyisi hazırlıklara şimdiden başlamak…”

Öemar yerlere kadar eğilerek, Boreas’ı selamladı ve arkasını dönmeden geri geri eğilmiş bir vaziyette kapıdan çıktı. Yolculuğun bu kadar erken başlayacağını bilmiyordu ama iş dünyası bu gibi süprizler ile doluydu ve varolan iş fırsatlarını kaçırmak, üstelik Valyria’ya yüzyıllar sonra ilk ayak basan isim olmak Öemar için farklı bir tutku ve ihtiras unsuruydu.
Öemar halinden hiçte mutsuz değildi ve Valyria topraklarına doğru yola çıkacak, Valyria boğazından geçecek, Dorne’a Martell ailesinin evine yani Sunspear’a köleleri sevk edecekti…


Arkadaşlar üç bölümdür sizi heyecansız konuşmalar ile yoruyorum ama 4.bölüm aksiyonun başladığı bölüm olarak çok güzel geçecek eminim. :slight_smile:

4.Bölüm

Boreas’ın acil sevkiyat emri Öemar’a kalmış, bu ateşten gömleği denizcilik tutkusu ile hızla yükselmiş olan Öemar giymişti.
Sabaha karşı hava aydınlanmaya yüz tutarken bulutlar gölgeler diyarından hızla batıya gidiyor, dağların ardından bir ışık
yavaş yavaş parlamaya başlıyordu… Gün doğuyor ve mürettebatın hazırlıkları o an bile hızla sürüyordu.

Öemar gece yarısından beri hazırlıkların başında bizzat durmuş, herşeyi en ufak ayrıntısına kadar kontrol etmişse de,
beşeriyetine yenik düşerek uyuyakalmıştı. Ve artık gün doğuyor, sefer hazırlıkları yavaş yavaş bitiyordu, ama mürettebatında
gücü tükenmişti. Yine de öğle sıcağı kölelerin ve mürettebatın beynini kavurmadan yola çıkılması gerekiyordu. Öemar en büyük kalyonun
bir köşesinde uyuyordu ve o sırada Kaptan Syalos Öemar’ın uyuduğu yere gelerek;

"Kaptan… Kaptan… Hazırlıklar bitmek üzere, güneşte yavaş yavaş kendini göstermeye başladı…"
Öemar uyur halde konuşarak;
“Siz gidin ben yüzerek gelirim…”

Syalos Öemar’ın uyanmadığını anlayarak, bir iki dokunuş ile onu hafif uykusundan uyandırmıştı… Öemar çevresine bakıp ardından Syalos’a
yüzünü dönerek;

“Neredeyiz, ömrümde ilk defa hareket etmeyen bir gemide uyuyakaldım.”
“Sabah oluyor, hazırlıklarımızda bitti sayılır… Köleleri gemilere bindirdik. Gerekli gıda ikmalleri yapabileceğimiz limanlara kadar bize
yetebilecek kadar tahılı ve suyuda yanımıza aldık.”
“Mürettebat biraz dinlensin… Öğle saatlerine doğru yola çıkarız. Ben uyumayacağım…”

Güneş kendini iyice göstermeye başladığı saatlerde gemilerin içinde büyük bir sessizlik hakimdi. Öemar’ın vücudunda uykunun verdiği
sersemliğin yerini, yine uykunun verdiği dinçlik alıyordu. Gemide gıdaların olduğu bölüme inip bir kadeh şarap alıp geminin içinde leb-i derya
bir manzaraya karşı güneş doğarken ufku izlemeye başlamıştı. Herkesin istirahate çekildiğini zannediyordu ki Syalos’un ayakta olduğunu farketti…
Syalos Boreas’ın gemilerinden sorumlu kaptan olmasına rağmen, Öemar’ın komutası altında çalışacaktı.
Öemar bunları düşünürken hafifçe seslenerek;

“Syalos… Gel otur şöyle…”

Syalos bunun üzerine elinde tuttuğu halatı bırakarak Öemar’ın yanına gelerek oturmuştu, ama sesi soluğu çıkmıyordu. Limanda ve bilhassa
gemilerde yaşanan sessizlik onun vücudunda da vuku bulmuş gibiydi. Öemar bunu bozarcasına konuşmaya devam ederek;

“Kaç yaşındasın Syalos… Genç görünüyorsun, ben yanımda çalışacak insanların kim olduklarını merak ederim”
“Yirmi dokuz…” diye cevap verdi Syalos.
“Sende denizcilik tutkusu var Syalos… Hiç konuşmaman ve mürettebatın dinlenirken hala işlerle uğraşman bunun göstergesi heralde?”
“Kendimi mecburen veya isteyerek… Bunun bir önemi yok. Herhangi bir şekilde bu işe adadım. Bu iş için yaşıyorum yani. Aramızda bir fark
varsa, budur… Benim tutkum yaşama isteğimden geliyor. Sizin gibi her yeri dolaşmış olmasamda merak ediyorum.”
“Gördüğün en ilginç yer neresiydi Syalos?”
“Dragonstone… King’s Landing’e köle taşırken uzaktan silüetini görmüştüm ve normal bir ada gibi olsada bana ilginç gelmişti.”
“Normal değil ki… Dragonstone gibi bir yer normal olamaz.”
“Neden?”
“Boşver… Peki en merak ettiğin yer neresi?”
“Sothoryos… İnsanların ayak basmadığı, insan oğlunun zehrinin ulaşmadığı yerlerden. Oranın gizemlerini merak ediyorum… Hiçbir insan orası
hakkında birşey anlatmaz. Kuzey kesimlerinde harabe şehirlerin varlığını biliyoruz ama neden yıkıldıklarını bilmiyorum.
Sizin dünyada ki her yeri gezdiğiniz söylenir… Sothoryos’a gittiniz mi?”

Öemar yüzünü buruşturarak…

“Sothoryos’a gitmeyi unut evlat… Orası bilinmeyen topraklardır. Kimse gitmeye cesaret edemez… Gitmek içinde bir sebep yoktur zaten,
Sothoryos çöllerden oluşur. Orada yağmalanacak bir altınlar, tecavüz edilecek kadınlar, köle edilecek çocuklar ve oturacak bir taht yoktur.
Uğursuz hayvanlar vardır, korkutucu derecede garip yaratıklar vardır… Üstelik onlar sana yaşaman için bir fırsat sunmazlar, öldürürler.
Sothoryos’u uzaktan gördüm… Cennet gibi bir yerdi. Köle körfezinin lağım kokulu, siyah suyu gibi değil masmavi ve dibini görebildiğimiz
berrak bir suyu vardı. Ama Sothoryos’un sonunda ne olduğunu kimse bilmiyor. Oralara kadar açılmanın kime ne yararı olabilir ki?”
“Bilmem… Neyse ki biz Valyria’ya gidiyoruz… Güneş iyice görünmeye başladı, mürettebatı kaldırayım isterseniz?”
“Daha erken bırak dinlensinler…”

Bu iki denizci ortak tutkularından bahsederek derin bir sohbete dalmışlardı. Fakat anlatan taraf hep Öemar’dı ve Syalos’un orada
uyuyakaldığını farketmişti…


Aslında devam ettirecektimde, yazarken canım sıkıldı. Bu bölümü kısa keseyim dedim. 5.Bölümden devam ederim. Kusura bakmayın kısa bölüm için. :tongue:

Evet son bölüm kısa olmuş.
Artık Valyria’yı görsek diyorum.
Ayrıca 4.bölümü yeni okudum ve diyaloglar yine inanılmazdı.
Gerçi 5.bölümün sonundaki diyaloglar biraz zayıf kalmış gibiydi sıkıldığından olsa gerek. Birkaç hatada vardı oralarda.

Hataları şimdi kendim okuyunca gördüm, düzelttim. :smiley:
Vallaha hevesle başladım, bir süre sonra sıkıldım…

Bu yolculuk faslı bir sona erse çok güzel olacak, maceralı yerlere gelince benimde yazma isteğim artacak gibi.

Ama sabır… Yolculuk başlıyor bir sonraki bölüm. :smiley: