Leydi Baratheon [18. Bölüm - FİNAL]


#181

şimdi çıkmam lazım ama yarın hepsini bitirmeyi planlıyorum :slight_smile:


#182

çok güzel gidiyo :slight_smile:


#183

Teşekkürler, beğenmene sevindim :slight_smile:


#184

Bir hırsızın yazdığı hikaye. güzel güzel


#185

Eh tahminim kısmen doğru çıktı. Bazı yerleri çok güzel yazmışsın. Mimarla ilgili hikayeyi tuttum, çok mantıklı :slight_smile:


#186

Gözlerimi kırpmadan okudum, kendi olay örgünü Martin’in yazdıklarıyla muhteşem bir biçimde bağlamışsın.
Ejderhaların Dansı’nı bitirip buraya hikayeni okumaya gelenler Martin’in gelecek kitaplarda olası bir AA veya Jon Snow yorumundan tatmin olmayacaktır diye düşünüyorum.

Sen yazdıkça güçlendi, büyüdü. Hızın hiç önemi yok inan, yavaş yavaş olsun ama böyle olsun. Üstada bağlı kalarak kendi yorumunu katmaya devam et, böylesine güzel bağlantılar kur ve yıllar sonra bile okunup hatırlanacak olsun Leydi Baratheon. Şu an alternatif bir fan hikayesi tanımlamasının önüne geçtin.

Bu arada Bell bence Türk olabilir. “Ned denen adamı anladım, yeğenini korudu. Fakat bu Estermont mudur nedir hayrına mı kabul etti bu piçi?”


#187

Yine etkileyici bir bölüm. Mimar Brandon Stark kısmı çok iyi olmuş.


#188

Teşekkürler hikayeyi beğenmene sevindim :slight_smile:

Teşekkürler Azor Ahai yorumumu beğenmene sevindim. Hikayenin tamamını da bu kadar sevmene ayrıca sevindim :slight_smile: Bell, Türk değil ama Türk biri tarafından yazıldı. Ondan öyle o :slight_smile:

Teşekkürler. Yazarken iyi bağlantı kurmaya ve hata yapmamaya dikkat ettim. Beğenmenize çok sevindim :slight_smile:


#189

Ah Sevde, bu bölüme kötü bir yorum atabilmek için her detayını gözden geçirdim hata bulur muyum diye ama malesef ki yok ya :stuck_out_tongue:

Ellerine sağlık :slight_smile:


#190

Eowyn hikayeyi yabancı bir Game of thrones forumundan çalmış!


#191

Haha çok teşekkürler çok tatlı bir yorum :slight_smile:

Yav he he.


#192

#karalamaçalışmasıvolüm1 + Cidden var başka bir hikaye böyle…


#193

Konumu kirletmeyelim lütfen. Çekilebilirsin.


#194

emredersiniz sultanım. asdkljadwasdfg


#195

Sonunda okudum ve bitirdim. Artık yeni bir okuyucu daha kazanmış oldun. İşin zorlaştı.

Öncelikle Renly’nin Azor Ahai olacağını düşündüm bir an ama neyse ki öyle bir şey olmadı. Rahatladım.
Jaime, Enelya ile evlenirken nasıl hala kral muhafızlarının komutanı olabiliyor? Çünkü komutan olduğundan behsetmişsin. Loras komutan olsa daha iyi olurmuş.

Alain ve Jon olayı çok güzel bağdaştırmışsın. Ama Dany’den hiç bahsetmemen hayal qırıklıqı. Ejderhaları var kızın!
Jon’un Nissax2’si Ygritte olur diye düşünmüştüm. Çünkü onu bırakıp tekrar sura dönmüştü ve savaşta Ygritte’nin ölümüne sebebiyet verdi. Alain’inkinin Enelya olacağını ve öleceğini düşünüyorum nedense. Ayrıca bebek her şeyi bozuyor bence.

Betimlemeden çok olay odaklı olması çok rahat okunacak akıcı bir hikaye ortaya çıkarmış olmasına rağmen azıcık betimleme aramadım değil. Şöyle uzuncana bi Renly’i anlatabilirdin en azından. Yüksekbahçe’yi de uzunca anlatabilirdin ama nedense böyle daha güzel olmuş.

Diyaloglarda da sıkıntı vardı. Kim ne diyor hep karıştırdım.
İki kişinin konuşması hep tek paragraftaydı.
Önce Jaime, sonra Willas’ın konuşmasını alt altta yazsan daha iyi olurmuş. Anlamam için iki kere okumam gerekti.
Tyrell silahının Renly olması da güzeldi.

Cersei neredeyse hiç görünmedi.
Bi Enelya vs. Cersei konuşması harika olurdu. Cersei boş boş tehditler savunurdu.
Ve Oberyn’in gelişi niye hiç yoktu ki?
Myrcella Dorne’a gitmedi mi?


#196

Yorumun için teşekkürler, yeni bir okuyucu kazanmak çok güzel :slight_smile:

Jaime hâlâ komutan ama evlilik yapılırken Tywin Kral Eli olduğundan ve varisi olarak onu gördüğünden dolayı imtiyazlı bir durum oluştu.

Dany’den, Essos’taki karakterlerden bahsetmeyi düşünmediğimi belirtmiştim yorumlara verdiğim cevaplarda. Azor Ahai olayını bağlamak adına diğer kıtadan kendi oluşturduğum karakterleri getirdim.

Jon’un Nissa Nissa’sı Ygritte olmadan önce Ned, Robb ve diğer kardeşleri daha önemli geldi bana. Bence Jon, Ygritte’yi o kadar sevmedi. Dolayısıyla ailesiyle yaptığı fedakarlıklarla bir tutmadım onu. Alain ise Enelya’yı bıraktı geldi ve bir daha göremeyecek. Hayatındaki sevdiği tek insanı geride bıraktı.

Cersei-Enelya konuşmaları kafamda çok döndü ama Kral Şehri’ndeki ve Yüksekbahçe’deki olaylar Azor Ahai olayı kadar yavaş ilerlemiyor. Her POV’da daha da uzun zaman geçmiş oluyor bu tarz konuşmalara pek yer vermemeye karar verdim.

Oberyn’nin gelişi işime yaramadığı için yoktu. Myrcella, Dorne’a yemek POV’undan sonra gitti fakat yine işime yaramadığı için yer vermedim. Zaten POVlarda olan ve belirtilen değişiklikler dışında her şey seriye uygun gidiyor.


#197

Uzun bir süre sonra yeni bölüm hazır arkadaşlar. Gecikmesinin sebebi yoğun ders programım. Hepinize keyifli okumalar diliyorum :slight_smile:

JON

Serin bir esintinin yüzüne çarpmasıyla uyandı. Esinti serindi ama üşütmüyordu. Kışın bağrından kopup gelen bir rüzgar değildi. “Belki de bitmiştir.” diye düşündü Jon. “Belki de her şey bitmiştir. Belki de kış, Kuzey’i her daim tutan soğuk artık yok olmuştur.”

Belki de her şey işe yaramıştır. Peki neler olmuştu?

Hatırlıyordu. Hayalet’in içine girdiğini hatırlıyordu. Ölü bedenine baktığını, Hayalet’in içindeyken kurt kardeşlerini hissettiğini hatırlıyordu. Yaz, Tüylü Köpek, Nymeria… Boz Rüzgar ve Leydi’yi hissedememişti ama. İçinden çığlık çığlığa bağırmıştı. Ne Leydi cevap vermişti ne de Boz Rüzgar.

İçi kardeşlerinin yokluğuyla acıdı. Uyanıktı ama gözlerini açmaya korkuyordu. Az önce kışı yenmiş olmayı dilemişti. Belki ailesi için de umut vardı. Babası için, kardeşleri için. Ve gözlerini araladı. Kuzeyde gözlerinin görmediği sert bir ışık canını yaktı. Üzerinde ince bir gömlek ve altında pantolon vardı. Neden bu kadar üşüdüğünü şimdi anlamıştı. Üstündeki kıyafetler hayli inceydi. Gözünün önünde onu rahatsız eden bir saç teli vardı. Uyuşmuş eliyle saç telini kaldırdı ve bakır rengi saç elinde rüzgarla dans ediyordu. Ygritte…

Bu, Ygritte’nin kızıl saçlarından düşmüş koyu bir tel olabilir miydi acaba? O döndüyse, burada Jon ile birlikteyse herkes için umut var demekti. Bu ihtimal bile onu yerinden kaldırmaya yetti. Yattığı yerden dikeldi. Gözlerinin sızlaması geçtiğinde vücuduna dikkat edebilmişti. Bu eller onun elleri değildi, beli olduğundan inceydi ve bacakları zayıftı. Kalbinin atışı hızlanmıştı, midesi bulanıyordu ve üşüyen vücudunu ateşler basmaya başlamıştı. Hızla terlediğini hissetti. Mide bulantısı git gide artıyor, Jon’u kusmanın eşiğine getiriyordu. Hızlı bir şekilde derin nefes almaya başladı. Ellerini başına götürdü, saçları kendi saçlarından oldukça kısaydı. Parmaklarını saçlarına dolayıp, hızla çekti. Elinde birkaç tane bakır kızılı saç teli vardı artık. Saç teli Ygritte’ye değil, Jon’a aitti. Neler olduğunu anlayamamak onu kaosa sürüklüyordu. Toparlanabilmek için kendini tekrardan serbest bıraktı ve soğuk çimlerin üstüne düştü. Gözlerini sıkıca kapattı.

Başına giren sancılarla birkaç görüntüyü hatırladı. Hayalet’in içindeyken kendi bedeninin yanında bir beden daha vardı. Teni ölümle beraber solmuş, karın bölgesinde oldukça kan bulunan, koyu bakır renginde saçları olan bir ceset. Daha sonra bir ses duydu. “Bu beden senin için, orada yaşayabilirsin.” Devamında ise Hayalet’in acısını hissetti.

Bu mümkün olabilir miydi? Hayal meyal hatırladığı sesin sahibinin dediği gibi o ölü beden de yaşıyor olabilir miydi? Gözlerini tekrar açtı ve etrafa göz attı. Her taraf yemyeşil idi. Dikkatini kulaklarına verdiğinde dalga sesleri duydu. Sese doğru koşmaya başladı, ağaçlar arasından ilerledi ve kısa sürede yosun tutmuş kayalıklardan oluşan sahil şeridine ulaştı. Gördüklerine inanamıyordu. Kuzeyde olmadığı çok açıktı. Neler yaşadığına doğru bilinmezlik onu sıkıntıya itiyordu. Başı döndü ve dengesini kaybetti. Dengesini tekrar kazanmak için açtığı sağ ayağını kayalıklardan birine çarptı ve bu onun ellerinin üzerine düşmesine neden oldu. Dizlerinin üzerinde dikeldi. Elleri yosunların etkisiyle yeşile boyanmıştı.

“Bu adada elini neye atsan yeşile boyanıyor.” Bu ses ile irkildi Jon. Sese doğru döndü. Kahverengi ve altın sarısı arasında kıvırcık saçları olan, oldukça güzel yüzlü bir delikanlı duruyordu karşısında. Altın güllerle süslenmiş, göz alıcı bir zırhın içindeydi. Şaşkınlıkla bu genç adama bakıyordu Jon. “Bana öyle bakma! Evet, bir Menzilli olarak yeşilden iğrendim burada.”

Menzil? Acaba Menzil’de olabilirler miydi? En azından artık Westeros’da olduğuna emindi. Yakışıklı genç konuşmaya devam ediyordu. “Bir an önce Fırtına Burnu’na dönmek istiyorum ama herkes fırtınanın geleceğinden bahsediyor. Renly beklememiz gerektiğini söyledi.”

Fırtına Burnu! Fırtına Toprakları’nda olmalıydı! Ve Fırtına Burnu’na dönebilmek için yaklaşan fırtınadan çekiniyorsa insanlar, bir adada olmalıydı. Aksi taktirde kara yolu kullanılabilirdi. Jon gözlerini hafifçe kapattı ve Üstat Luwin’in ona haneleri anlatırken gösterdiği haritayı gözünün önüne getirmeye çalıştı. Tarth’da olabilirldi, Yeşilkaya’da veya belki de Ejderhakayası’nda. Adanın iç tarafına doğru döndü. Ejderhakayası’nın yüksek kayalıklarını ve kaleyi aradı. Görünüşe göre Ejderhakayası’nda değildi. Genç adam kendini beğenmişcesine bir mimik yaptı. “Ah, tabi! Seninle neden konuştuğumu merak ediyorsundur! Leydi Enelya seni çağırıyor. Bugün yeterince boş vakit geçirdin, artık görevinin başına dönmelisin.” Son cümlesinde oldukça iğneliyici bir ses tonu kullanmıştı. “Tabi.” dedi Jon ve ayağa kalktı. Delikanlıyı takip ediyordu, ağaçların arasında bir yola girmişlerdi.

Jon kafasındaki bulmacanın yeni parçalarını birleştirmişti. “Renly, Enelya, Fırtına Burnu…” Şüphesiz Baratheon ailesi söz konusuydu. Jon, Lord Renly Baratheon ve Leydi Enelya Baratheon ile Dar Deniz’de bir adadaydı. Takip ettiği gencin kim olduğunu merak ediyordu. Menzilliydi ve üzerinde altın çiçek motifleri bulunan bir zırh giyiyordu. Sansa’nın bahsettiği şarkılardaki şövalyelerin anlatımına uyuyordu. “Peki ne zaman Menzil’e dönüyorsun?” diye soru verdi.

“Gitmemi istemeni anlıyorum Alain. Birbirimizden haz etmediğimiz açık.” Alain? Adı bu muydu? Genç adam konuşmaya devam ediyordu. “Ve bir Tyrell olarak yerim Menzil. Yüksekbahçe’ye gidip ailemi görmeyi çok istiyorum. Fakat Lord Renly’nin kahyası olarak onun yanında bulunmam gerekiyor.” Bir Tyrell! Jon şimdi anlamıştı. Önünde yürüyen yakışıklı delikanlı Çiçek Şövalyesi Loras Tyrell idi. Sam, birkaç kez Loras’ın zırhından bahsetmişti. Onun genç, yakışıklı ve harika bir savaşçı olduğunu söylemişti. Ayrıca babası Lord Randyll Tarly’nin Loras’ın kılıç ve topuz üzerindeki hakimiyetinden övgüyle bahsettiğini anlatmıştı.

Gittikleri kaleyi sonunda görebilmişti. Kısmen yosun tutmuş sert kayalıkların üzerinde yıllardır fırtınalarla mücadele ettiği belli emektar bir kaleye doğru yönelmişlerdi. Dalgalanan mavi sancaklardaki kamlumbağaya bakılırsa Yeşilkaya’da idiler. Estermont ailesinin yerleşkesindelerdi. Kral Robert Baratheon, Kral Stannis Baratheon, Kral Renly Baratheon ve Leydi Enelya Baratheon’un dayısı Lord Eldon Estermont’un lordluğunu yaptığı hanede misafirlerdi.

Kalenin büyük salonuna girdiklerinde yemek için hazırlıklar yapılmıştı. Salonun iki yanında karşılıklı konulmuş uzun masalar vardı. Salonun baş kısmında ise yüksekte bulunan bir masa vardı. Bu masanın etrafı Baratheon sancakları ile süslenmişti. En büyük sandalyede siyah ve altın sarısı renklerinde gösterişli kıyafetleriyle oturan kişinin Renly Baratheon olduğunu tahmin etti. Bu ona Kışyarı’nda geçirdiği son vakitleri hatırlattı. Kral Robert Baratheon’un ziyaretini, herkesi son defa bir arada gördüğü zamanları. Sonrasında Jon, Gece Nöbeti’ne katılmak için Sur’a gitmişti. Devamında ise ailesinin bireylerini kaybettiğine dair kötü haberler almıştı. Ona bunları hatırlatan Renly Baratheon’un abisi Robert Baratheon’a olan benzerliğiydi şüphesiz. Karşısında Kral Robert’in genç ve zayıf hali duruyordu.

Çiçek Şövalyesi ile ana masaya doğru ilerlerken sol taraftaki masadan “Evlat.” diye bir kelime işitti. Sese doğru döndüğünde mavi kıyafetler içindeki yaşlı bir adamdan bu seslenişi duyduğunu farketti. Önünden geçerken boynundaki kamlumbağa broşu gözüne takıldı. “Lord Estermont” diye içinden geçirdi Jon. Renly Baratheon’un önünde durdular ve reverans yaptılar. “Alain!” diye gülümseyerek seslendi Renly Baratheon. Oturduğu yerden kalktı ve Jon’un yanına kadar indi. Elini omzuna attı ve yürümeye başladılar. “Eve dönüş yolculuğumuza yakında çıkacağız. Fırtına yaklaşıyor fakat uzun sürmeyecek. Hazırlıkları halletme işini sana bırakıyorum Alain.” dedi ve gülümsedi. Jon başını öne eğdi ve “Lordum nasıl emrederse.” dedi. “Lordum” doğru bir tabir miydi? Renly, krallığını ilan etmiş durumda mıydı acaba? Fakat Jon, Karakale’de Kral Renly’nin ölümünün konuşulduğunu duyduğuna emindi. Aksi takdirde karşısında Kral olan Renly Baratheon duruyorsa lord hitabını değiştirebileceğini umdu.

Renly elini tekrardan Jon’un omzuna attı ve bu sefer kulağına eğildi. “Üzgünüm Alain. Burada baban Lord Eldon ve soylu kardeşlerinle olmanın seni gerdiğinin farkındayım. Fakat sözüm fırtınaya geçmiyor.”

Soylu kardeşleri ve babası Lord Eldon. Jon başka bedende de olsa, başka topraklardan geliyor olsa da, damarlarında akan kan değişse de yine bir piç idi. Bu onun hakkında değişmeyen tek şey olmalıydı. Jon kafasını kaldırmadı. “Üzülmeyin lordum.” dedi. “Ben buna alışığım. Eğer bir piçseniz bu hiç değişmiyor sanırım.” Kafasını Lord Renly’e doğru kaldırdığında Renly’nin yüzündeki hüzünü gördü. Renly gerçekten onun bu hislerine üzülmüş olmalıydı. Onun durumuna böyle üzülen birini daha hatırlıyordu. Kardeşi Robb. Jon, lordun keyfini kaçırdığına üzüldü. “Affedin lordum. Sözlerimin amacı sizin keyfinizi kaçırmak değildi.” Renly gülümsedi. “Affedilecek bir şey yok. Aslına bakarsan bende burada hayli sıkılıyorum. Soylu kardeşlerinle Robert gibi anlaşamadığım ortada. Avlunun ortasında onlarla dövüşmek pek hoşlandığım bir şey değil.” dedi kahkaha attı. Jon, sıcak bir gülümseme ile karşılık verdi. “Şimdi git ve kız kardeşim Leydi Enelya’ya yemek için salona kadar eşlik et.” Jon reverans yaptı ve Leydi Enelya’yı bulmak için salondan çıktı.

Vaziyet kötüydü. Kimi aradığına dair hiçbir fikri yoktu. Omzunda bir dokunuş hissetti ve arkasına döndüğünde siyah uzun saçları, gök mavisi gözleri, beyaz teni ve kusursuz yüzüyle gülümseyen bir bayan duruyordu. Jon kendini bu leydinin yüzüne bakmaktan alı koyup gözlerini boynuna doğru indirdiğinde altın bir geyik boynuzu kolyesi taktığını farketti. Jon’un bulmasına gerek kalmadan Leydi Baratheon onu bulmuştu. “Leydi Enelya” dedi ve reverans yaptı. “Abiniz Lord Renly yemek için sizi salona bekliyor.” Jon gözlerini kaldırıp güzel leydiyi tekrardan süzdü. O ne kadar araları soğuk olsada Leydi Catelyn’i çok güzel bulmuştu ve kız kardeşi Sansa’yı da. Ygritte’ye olan duygularından sonra kızıl saçlı kadınlara ilgi duyduğunu düşünüyordu. Kömür saçlı bu leydi kalbini hiç olmadığı gibi çarpmasına neden olmuştu. “Öyleyse gidelim.” dedi ve Leydi Enelya, Jon’un koluna girdi.

Yemek yapılan gösterilerle birlikte saatlerce sürmüştü. Hiçbir gösteri Jon’un ilgisini çekmemişti. Düşünüyordu. Başka bir bedenin içindeydi, başka bir yerdeydi, başka insanlarla çevriliydi. Leydi Enelya’nın yumuşak sesiyle kendine geldi. “Odama dönmek istiyorum.” dedi ve elini Jon’a doğru uzattı. Jon, leydinin elini tuttu ve ona eşlik etmeye başladı. Sessizce Enelya’nın adımlarına göre Jon gidiyordu, leydinin odasının yerini bilmiyordu.

“Evde olmak sana yaramıyor Alain.” Jon duruşunu düzeltti ve dürüstçe bir cevap vermeye karar verdi. “Burası bana ev gibi hissettirmiyor leydim. Aslında düşününce hiçbir yer ev gibi hissettirmiyor. Bir piç hiçbir yere ait değildir.” Enelya’nın adımları durdu. “Odama geldik Alain.” diye uyardı. “Evet leydim, dikkat etmemişim. Özür dilerim.” Leydi Enelya, yumuşak elini Jon’un yüzüne koydu. “Önemli değil. Ayrıca hiçbir yere ait olmayabilirsin fakat bana aitsin.” dedi ve Jon’un yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “Bunu sakın unutma.” diye fısıldadı ve odasına girip kapıyı kapattı.

Jon ateşi çıkmış gibi hissediyordu. Kalbi yerinden çıkacakmışcasına çarpıyordu ve vücudu alev alev yanıyordu. Ygritte ile yaşadıklarında hissettiğinden kat kat fazlaydı bu his. Küçük bir öpücükle alev alev yanıyordu. Parmak uçları uyuştu ve ayaklarının altı sızlamaya başladı. Gözleri kararmaya başladı. Göz kapaklarını kaldırmak için son bir direnç gösterdi ama vücudunu saran ateş ona üstün geldi. Jon bu yakıcı sıcaklığa teslim oldu ve gözlerini sıkıca kapattı.

JAIME

“Yüksekbahçe’de gün ışığını almayan tek bir oda var, onu da sana vermişler.”

Jaime bu sesle irkildi. Sol el bileğinden yatağa zincirlenmişti. Şaşırdı çünkü son zamanlarda Gormon Tyrell dışında kimse yanına gelmiyordu ve yaşlı adamın muhabbeti de pek güzel değildi. Sese doğru döndüğünde siyah pelerinli birini gördü. “Sen kimsin?” diye sordu. “Önemsiz.” diye yanıtladı siyah pelerinli adam. “Buraya geldiğimde Kralkatili Jaime Lannister’ın esir tutulduğunu işittim. Seninle tanışma fırsatını kaçıramazdım.”

“Büyük hayranım olduğuna göre beni buradan kurtaracaksın diye umuyorum.” Adamın kemikli burnunun ön plana çıktığı çirkin yüzünde yumuşak bir gülümseme oluştu. "Bu adam Kralkatili’ni serbest bırakmayacak."

Jaime sinirlenmişti. “Bana Kralkatili deme! Benim hikayemi bilmiyorsun!” Adam sakindi. “Biz bütün hikayeyi biliyoruz. Kralkatili demememi istiyorsan Bran Stark’ı Kuleden İten Jamie Lannister dememe ne dersin?” Aldığı nefes Jamie’nin boğazında düğümlenmişti. Bunu sadece kendisi, Cersie ve Tyrion biliyordu. Yüksekbahçe’nin gün ışığından mahrum kalan bu odasında yatağa zincirlenmiş halde yatıyordu. Topal Willas tarafından onu o yapan kılıç eli kesilmişti. Komuta etmesi gereken Lannister birlikleri Willas’ın emri altındaki Dickon Tarly tarafından kontrol ediliyordu. Kaybedecek bir şeyi yok gibi görünüyordu, inkar etmeyecekti. “Nereden biliyorsun?” diye sordu. “Söylediğim gibi.” dedi adam. “Biz bütün hikayeyi biliriz.” Adam Jaime’nin yüzündeki şaşkınlığı izlemekten zevk alıyor gibiydi. Sesini kısık ve buğulu bir hale soktu. “Ve hikayeyi biz yazarız.”

“Ve siz kimsiniz?” dedi Jaime. “Ben şahıs olarak hiç kimseyim. Hikaye yazılır, bana söylenir ve ben de gerçekleşmesi için gerekli rütuşları yaparım. Kaderin kalemini elinde tutanlar ise R’hllor’un ateş büyülerini bilen kadim rahiplerdir.” Jaime’nin sinirleri yıpranmıştı. Gülmeye başladı, buna son veremiyordu. Karnına ağrılar girdi. “R’hllor? Stannis’in alevli kalbindeki R’hllor?” Jaime bunu zar zor sormuştu, kahkahaları konuşmasına pek imkan vermiyordu. “Stannis.” dedi adam sakince. “R’hllor’a olan inancına saygı duyduğumu söylemeyeliyim ama yanında o deli kadın varken işlerin iyi gidebileceğini düşünmüyorum.” Jaime’nin gülüşü duraksadı. Derin bir nefes aldı ve rahatladı. "Selyse Florent?" diye sordu. Adam kaşlarını çattı. “Kızıl Melisandre. Sizden onu görenler ona böyle diyor. Onu büyüleyici buluyorsunuz. Fakat biz ona Deli Melisandre diyoruz. Çocukken seçildiğinde kadim rahibe olmasına karar verilmişti. Fakat yüksek ateş büyülerini aklı kaldıramadı. Yazılanlara karşı geldi, daha hiçbir şey bilmezken dünyanın kaderini tek başına yazabileceğini düşündü. Bildiği bir kaç gölge büyüsüyle kaçtı, Dar Deniz’de Stannis Baratheon ile karşılaşmış ve onu kandırmış.”

“Zavallı Stannis.” dedi Jaime dudaklarını büzerek. “Bende R’hllor falan deyince şu garip yeteneklerini Stannis için kullanacaksın zannettim.” Adama alaycı bir bakış attı. “Garip yeteneklerim?” diye sordu adam, hâlâ aynı yerde hiç kımıldamadan duruyordu. “Bütün Tyrell kuvvetlerini geçerek buraya gelmeni sağlayan yeteneğin.” dedi Jaime ve devam etti. “Merak ediyorum da bütün gücümle kahkaha atmama rağmen nasıl hâlâ birileri farketmedi.”

“Belki de delirdiğini düşünüyorlardır.” Siyah pelerinli adamın yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. “Belki de odanın yakınlarındaki bütün görevlileri öldürmüşümdür.”

Jaime korkuyor muydu? Kesinlikle korkuyordu. Fakat korku ona uzak bir kavram değildi. Sürekli korkuyla yüzleşmek zorunda kalırdı. Okuma ve yazmayı öğrenemediğinde babasının ona çalıştırdığı zamanlarda korkardı. Babasının beklentilerinden, Cersie’ye duyduğu aşktan korkardı. Deli Kral Aerys’in sırtına kılıcını geçirmeden önce de korkmuştu ve Demir Taht’a oturup birilerinin onu, Deli Kral’ın cesediyle beraber bulmasını beklerken. Korku ona hiç yabancı değildi. Onu kontrol etmeyi öğrenmişti. Siyah pelerinli adama da korktuğunu göstermeyecekti.

“R’hllor’un kadim rahipleri neden bizim topraklarımız üzerinde oyun oynuyor?” diye sordu. “Oyunu sizler oynarsınız. Kirli taht oyunlarınıza meraklı olduğumuzu söyleyemem. Fakat Beş Kral’ın savaşı ön görüldüğünde Azor Ahai’nin bu beş kraldan birinin yanından yükseleceğini biliyorduk. Azor Ahai kendi kralını yükselttikten sonra ait olduğu yere dönüp savaşacaktı. O, kışa karşı savaşını verirken biz burada onun yarım bıraktığı işi tamamlayacağız.” Jaime yutkundu. “Hangi kralmış bu?” dedi. Kendi oğullarından biri olmadığına emindi. “Ben ve benim gibi yüzlercesi Menzil’den bir kez daha yükselen Kral Renly Baratheon’un net ve kolay bir zafer alması için buradayız.”

“Küçük ve şirin Renly düşündüğümüzden daha önemli biriymiş, ha?” dedi Jaime. Dalga geçmeye çalışıyordu ama kelimeler boğazına düğümleniyordu. “Arkadaşları, sevdikleri olmayan adam, güçsüz bir adamdır. Kral’ın güçlü, önemli ve sadık arkadaşları var.” Duraksadı ve devam etti. “Bu uzun gecenin ardından Vadedilen Prens’i geri dönüp krallığını kuramayacak. Öyleyse onun gönlündeki kral hüküm sürmeli. Geceyi mağlubiyeti tatsa bile dünyaya hayli zarar vermiş olacak. Çok geçmeden savaşa ev sahipliği yapan bu diyar tek kralığın hükümdarlığı altında birleşmeli.” Adam odaya girdiğinden beri ilk defa hareket etti. Yavaş adımlarla ilerledi ve Jaime’nin zincirlenmiş olduğu yatağa oturdu. “Şimdi adamlarımız Kalkan Adaları’na çıkarma yapıp, Euron Greyjoy’un istilasına son veriyorlar. Victarion Greyjoyun icabına ise Kara Alev Moqorro bakıyor. Stannis ise Kış’ın ortasında, her yanı ölümle çevrilmiş durumda. Robb Stark’ı zaten siz hallettiniz. Size büyük bir teşekkür borçluyuz.” Adam yüzünü Jaime’ye doğru döndü. Gülümsedi. “Ben ise Kral Toprakları’nı almakla görevliyim.”

“Yüzlerce olduğunuzu söyledin. Yüzlerce kavramı Kral’ın Şehri’ni almaya yetmez. Bunu Renly gibi savaş görmemiş biri bile bilir.” Adam sesini yükseltmeden uyarıda bulundu. “Kral Renly.” Aynı sakinlikle devam etti. “Kral Renly’nin orduları tahrip olmayacak, insanları ölmeyecek, sevdikleri zarar görmeyecek. Kral Şehri’ne vardığında şehrin kapılarını ona açacağız ve içerisini onun için temizlemiş olacağız. Bizden haberi olmayacak. Renly’nin tekrardan yükseldiğini duyan askerler ve halk bunu yapmış olarak anılacak.” Jaime hırslanmıştı. Cersie’yi, çocuklarını öldürmekten bahsediyordu siyah pelerinli adam. Sesini yükseltti. “Bu anlattıkların hikaye yazmak kadar kolay olmaz!” diye bağırdı. Zincirlenmiş halde olan sol bileğini zorladı. Kurtulmak istiyordu, siyah pelerinli bu adamın üzerine çıkıp onun boğazını parçalamak istiyordu. Bütün Tyrell’ları kılıçtan geçirmek istiyordu ve… ve en son da Renly’nin boğazını deşmek istiyordu. Stannis’in yapamadığı işi o tamamlamak istiyordu.

Adam ifadesizce Jaime’nin gözlerinin içine baktı. “Bu gelmiş geçmiş en kolay savaş olacak.” dedi. Elini Jaime’nin yüzüne götürdü. Jaime paniklemişti. Adam elini sert bir şekilde yüzüne bastırırken o altta tepiniyordu.

Bir an için kendinden geçmiş olmalıydı. Uyandığında adam hâlâ yanında oturuyordu. Fakat pelerinin şapkasını başına geçirmişti. Jaime “Hey!” diye bağırdı. “Demek uyandın.” diye bir karşılık aldı. Ses çok tanıdıktı. O kadar tanıdık bir sesti ki… Lanet olsun! Bu Jaime’nin kendi sesiydi. Delirdiğini düşündü, hepsi bir rüya olmalıydı. Fakat adam ona yüzünü döndüğünde kendi suretini gördü. İnanamıyordu, midesine kramplar girdi. Ağzına asit doldu. Kanının çekildiğini hissedebiliyordu. Sorgulama hissiyle sol elini, adamın yüzüne götürdü ve dokundu. Yüce Yediler adına! Gerçekti. Dehşete kapılmıştı. Kelimeleri güçlükle bir araya getirip sordu. “Sen kimsin?”

Gözlerinin içine bakan kendi yüzünde o ünlü gülümsemesi oluştu. “Bir isme ihtiyacın varsa bu adam sana o ismi verecek.” Jaime’nin kulağına eğildi ve fısıldadı. “Jaqen H’ghar.”


#198

harika bir bölüm.Kendi kitabını yazmayı denemelisin


#199

Teşekkürler :slight_smile: Kendi kitabımı yazmak benim için büyük bir hayal şu anda.


#200

Yeni bölüm uzun bir aradan sonra geldi. Sürenin bu kadar uzamasının sebebi derslerimin ve sınavlarımın çok yoğun olması. Bölüm tek POV’dan oluşuyor. Ayrıca hikayenin finaline yaklaşıyoruz, bundan sonra bölümler tek POVlardan oluşacak. Keyifli okumalar diliyorum :slight_smile:

ENELYA

Jaime geri döndü. Enelya’nın dünyasını başına yıkan bu cümleydi. Jaime’nin burada olması bütün planlarının yok olması demekti. En önemlisi ise artık canlarının bile garantisi yoktu. Jaime her şeyi biliyordu ve bunların hepsi Kral Şehri’ni onların mezarı haline dönüştürmeye yeterdi.

Loras odanın içinde volta atıyordu. Hayli gergindi. Dışarıda neler olduğunu merak ediyordu ama Enelya’yı da yalnız bırakıp gidemiyordu. Jaime her an bir şey yapmaya kalkabilirdi. Loras, Enelya’nın canını bir iki şövalyeye bırakacak değildi. Açık yeşil düz kıyafetiyle ve boynundaki altın gül broşuyla güzel yüzlü bir genç kapıyı çalmadan içeri daldı. Loras, “Rickard!” diye heyecanlandı. Mace Tyrell’ın kuzeninin küçük oğluydu. Enelya görür görmez abisi Raymund’u hatırladı. Yüksekbahçe ziyaretlerinden birinde görmüştü, Renly’nin yanına verilen Tyrell’lardan biriydi. Rickard, abisi Raymund’a oldukça benziyordu.

“Jaime Lannister, 150 kişilik bir Lannister kuvvetiyle Kral Şehri’ne giriş yaptı.” Enelya bu cümleden sonra Loras’ın sendelediğini gördü. Bu ikinci kez onu böyle görüşüydü. Loras kendine güvenen biriydi. Belki çok düşünmüyordu ama her şeyi çözebileceğine inanırdı. Her sorunu çözebileceklerine, her atlıyı devirebileceğine, her kılıç darbesinden kaçabileceğine ve her mücadelenin sonunda onu kazanan yapacak hamleyi yapabileceğine inanırdı. Ama şu anda inanmıyordu. Jaime dönmekle kalmamış yanında 150 kişilik bir Lannister kuvveti getirmişti. Lannister ordusu sahil şeridinde, Menzil’e yapılması muhtemel bir Greyjoy çıkartmasına karşı bekliyorlardı. Jaime’nin rehin olduğunu bile bilmiyorlardı. Jaime kurtulduysa ve ordusundan küçük bir ekiple buraya geldiyse bu felaket demekti. Renly, Willas, ve diğer aile üyeleri ölmüş olabilirdi. Yoksa Jaime nasıl kaçabilirdi ki? “Neden sadece 150 kişi? Neden bütün ordusu değil?” Loras’ın ilk sorgulaması ve belki de en can yakıcısı bu olmuştu. Yüksekbahçe düşmüş olabilirdi. Geri kalan Lannister kuvvetleri, Yüksekbahçe’yi ele geçirmiş ve Jaime’nin Kral Şehri’ne yaptığı ziyarette şehri koruyor olabilirlerdi.

“Yüksekbahçe düştü mü?” diye sarsıldı Loras. Enelya, Loras’ın boğazında acı bir kuruluk olduğunu hissedebiliyordu. Çünkü aynı kuruluktan onda da vardı. Boğazını yakan, ağzından dökmek istediği kelimelere engel olan bir kuruluk. “Halkı katletmişlerdir.” Loras’ın gözleri doldu, arkasında duran sandalyeyi eliyle zor buldu ve titreyen bacaklarını zorlayarak oturdu. Şüphesiz aklında Lannister’ların, Robert’in isyanı sırasında Kral Şehri’ne yaptıkları gelmişti. “Yüksekbahçe’nin tepesinde Lannister sancağı” Loras devamını getiremedi. Sesi gitti, nefesi kesiliyor olmalıydı. Enelya bu duyguyu çok iyi tanıyordu. Buna her şeyini kaybetmek deniyor. Renly’i kaybettiğini düşündüğü zaman böyle olmuştu. “Willas ve Renly hayattadır ama” Loras mantıklı düşünmeyi deniyordu. Lannister’ların yapacakları stratejik hamleleri tahmin etmeye çalışıyordu. “Tommen ve Cersie’nin başına bir şey gelmemesi için Willas ve diğeriyle takas etmeye çalışacaklardır.” Derin bir nefes aldı. “Umarım Garlan yolda Yüksekbahçe’de olanları anlayabilmiş ve kaçmıştır.”

Alt koridorlardan çatışma sesleri gelmeye başladı. Birbirine değen kılıçların ritimli çınlamaları Enelya’nın odasına doluyordu. “Hızlı hareket ediyorlar.” dedi Loras. Enelya başıyla onayladı. “Bu kadar erken harekete geçeceklerini düşünmüyordum.” Loras kafasını olumsuz bir şekilde salladı. “Silah sesleri… Çok kısa ve hızlı.” Rickard ve Enelya, Loras’ın ne dediğini anlamak istercesine birbirlerine baktılar. “Buradan hemen çıkmalıyız.” dedi ve Enelya’nın kolunu sıkıca tutarak çekti. Enelya, Loras’ın ellerinden kurtularak yaptığı son hamleyle dolabının yanında Renly’nin kılıcını aldı. Loras tekrardan Enelya’nın bileğini kavradı ve kapıdan çıktılar. Seslere dikkat kesildiler ve sağ taraftan geldiğini farkedip, koridorun sol ucundaki merdivenlere yöneldiler.

Loras sağ elinde kılıcını tutarken, sol elini Enelya için ayırmıştı ve dönen merdivenlerden en önde ilerliyordu. Enelya’nın sağ eli Loras tarafından zapt edilmişti bu yüzden kılıç sol elindeydi. Üzerine birinin gelmesi durumunda kılıcı sağ eline alacak zamanı bulabilmeyi umut ediyordu. Tabi savaş halinde olan bu sarayın ortasında doğum da yapabilirdi. Zaten bütün bunlar bebek yüzünden oluyordu. Onun ve Alain’in bebeği. “Ah” diye düşündü Enelya. İçinin acıdığını hissetti. “Burada olsaydın, kaçmak bu kadar zor olmazdı.” Pişmanlığı buydu. Jaime Lannister ile evliyken Alain’in çocuğunu taşımak onun için pişmanlık değildi. Alain’in sonsuza dek gittiğini hissederken bebekleri Enelya’nın tek tesellisiydi. Loras, merdivenin geri kalanını kontrol etmek için eğdiği başını dikeltti ve hareketlenmek için Enelya’nın arkasında duran Rickard’a işaret yaptı. Enelya düşüncelerinden çıktı ve Loras ile Rickard’ın onu sürüklemesine izin verdi.

Merdivenlerin sonuna ulaştıklarında seslerin sağ taraftan gelmeye devam ettiğini farkettiler. Artık çok daha netlerdi. Yaklaşıyorlardı. Loras, Rickard’ı koridorun sağ taraftaki kapısını işaret etti. “Burada yolumuz ayrılıyor kuzen.” dedi. Sonsuza dek. Loras, Enelya’yı kurtarabilmek için kuzenini feda ediyordu. Rickard korkusuz görünüyordu. Başıyla Loras’ı onayladı. “Çabuk olun ve gidin artık.” dedi genç adam sağ eliyle ikinci kılıcını çekerken. Rickard iki hafif kılıçla savaşıyordu. Zayıftı ve orta boydaydı. Hamlelerinin hızlı olacağını düşündü Enelya ve Loras onu sol taraftaki kapıya çekerken son kez dönüp Rickard’a baktığında genç Tyrell’ın kapıya doğru yaklaştığını gördü.

Sol taraftan aşağıya inen merdivenler tahılların depolandığı bodruma iniyordu. Sonunda birileri tarafından kurtarılma umutları olsa Loras ve Enelya orada saklanmayı deneyebilirlerdi. Lannister birliklerinin yarısının, Menzil’den gelen 150 kişilik birlikle beraber Tyrell ordularının Kral Şehri’nde kalan kısmıyla ölümüne savaştığı ve Yüksekbahçe’nin düşmüş olma ihtimalinin olduğu bu durumda bu olamazdı. Ya şimdi kaçabileceklerdi ya da ölümleriyle yüzleşeceklerdi. Bu yüzden merdivenlerin yanında duran ve ana hole açılan sol kapıya yöneldiler. Loras sağ elindeki kılıcını tutuşunu sağlamlaştırdı ve ani bir tekmeyle kapıyı açtı. Ana koridor karma karışıktı. Leydiler buradan kaçmaya çalışıyordu ve taht odasından çatışma sesleri geliyordu. Çığlık atarak ve birbirlerine çarparak kaçmaya çalışan kadınlardan sıyrılarak duvara yaslandılar. Loras durumu tartmaya çalışıyordu. Çok uzaklarında olmayan Küçük Konsey odasına girebilir ve şanslılarsa oradan ejderha kalıntılarının bulunduğu alt koridorlara geçip sarayı terk edebililerdi. İkisi de derin bir nefes aldı ve hızlıca Küçük Konsey odasına daldılar.

Küçük Konsey odasında Cersie, Jaime ve beş asker vardı. Fakat Jaime oldukça harap görünüyordu. Üstü başı kirli, sakalları uzamış ve kolu bir bez ile boynuna asılmıştı. Sağ eli yoktu! “Buradan hemen gitmeliyiz!” diye bağırıyordu Kralkatili. Enelya ve Loras gördüklerine oldukça şaşırdılar. “Sizi hainler!” diye bağırdı Cersei oldukça rahatsız edici bir ses tonuyla. Jaime kolunu tuttu ve Cersie’yi durdurdu. “Onları boşver, buradan gitmeliyiz!” Cersei bir hışımla döndü, “Anlamıyorum!” diye bağırdı. “Az önce böyle demiyordun.” Jaime çaresizce bağırdı. “Çünkü o ben değildim!” Sonrasında ise Genç Aslan sakinleşmeye çalıştı. “Bak delice geldiğini biliyorum ama bana inanmalısın.” İkizinin inanmayacağını biliyordu fakat başka bir çaresi yoktu. “Bak … Tyrell’lar beni esir aldı. Çünkü Enelya’nın bebeği benden değil. Babası Garlan ve … ve Renly hayatta. Her şey onun tahta çıkması için. Lannister kuvvetleri ile şehre gelen ben değilim! O, o garip bir adam. Renly’nin hayatta kalmasını sağlayan garip güçlerden biri. Adam suratımı aldı ve diğerleri de onun gibi!” Jaime telaşlı bir şekilde anlatıyordu. “Ben kaçtım.” sesi titriyordu artık. “Seni kurtarabilmek için kaçtım.” Cersie’nin elini tuttu. “Artık gidelim, lütfen.”

Cersie Lannister’ın yeşil gözlerindeki şüphe bithap haldeki ikizinin üzerindeydi. Küçük Konsey odasının kapısı bir kez daha açıldı. Gelen Jamie Lannister idi. Enelya gözlerine inanamadı. Geri dönüp Cersie’nin yanında Jaime’ye baktı. Hâlâ orada duruyordu. Loras yaptığı ani hamleyle Enelya ve kendini duvara yapıştırdı. O da gördüklerinin şokundaydı ve verebildiği tek tepki kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir hareketti. Odanın bir ucunda perişan haldeki Jaime Lannister diğer ucunda ise kırmızı ipekler içinde ve tıraşlı Jamie Lannister vardı. Fakat onunda sağ eli yoktu. İyi görünümlü Jaime, Enelya ve Loras’a dönüp gülümsedi. “Boğazına derin bir kesik almış Kral Renly’nin hayatta olmasına şaşırmıyorsunuz ama iki tane Jaime Lannister olmasına şaşırıyorsunuz, öyle mi?” Yüzündeki gülümseme kibir doluydu ve sesi oldukça iğneleyici idi. Enelya onun gerçek Jaime olduğunu düşündü. Gülümsemesini bozmadan perişan haldeki Jaime’ye döndü. “İkimiz de Kralkatiliyiz.” dedi. “Sen Robert Baratheon’un tahta çıkması için öldürmüştün.” Bilmişce gülümsedi. “Asıl nedeni bu değil tabi. Bu olayın sonucu tabi. Her neyse. Bende Renly Baratheon için öldürdüm.” Gözlerini açabildiğince açmış ve ikiz kardeşlere yöneltmişti. “Küçük Kral Tommen huzur içinde öldü.” Cersie’nin kolları salındı. Bu sözlerin ondaki etkisi öfke olmuştu. “Sana inanmıyorum!” diye kükredi Dişi Aslan. “Sizi de öldürürdüm. Fakat bunu yapmayı çok fazla isteyen bir arkadaşım var.” dedi. Geri adımlarla Küçük Konsey odasını terketti ve kapıyı çekti.

Kapının kapanma sesiyle birlikte odadaki beş asker öylece yere yığıldı. Jaime yere düşen askerlerden birinin üzerine eğildi ve ensesine sağlanmış küçük bir ok buldu. “Sen ve ben varız Kralkatili.” dedi bir ses. Oldukça boğuktu. Enelya nereden geldiğini anlamak için duvardan ayrılmaya kalkıştı fakat Loras tekrar duvara doğru çekti. Hafif bir ses ve kalkan ince bir tozla kapıdan siyahlar giyinmiş kısa, narin yapılı biri girdi. Jaime yerdeki askerin kılıcını çekti. “Demek sen bizi öldüreceksin. Sağ elim olmasa bile seni yenebilirim.” dedi ve siyahlıyı iyice bir süzdü. “Ufaklık.” diye ekledi. “Öldürmenin kuralını biliyorum.” dedi siyahlı. Sesi yine anlaşılamayacak kadar boğuktu. Yüzüne sardığı siyah kumaşlardan dolayı sesi böyle çıkıyor olmalıydı. Jaime güldü. “Gerçekten mi? Neymiş öldürmenin kuralı?” Siyahlı kafasını kaldırdı. Enelya hayatı boyunca unutmayacağı öfke dolu gri gözlerle karşılaştı. Bu gri gözlerinin sahibi Jaime ve Cersie arka arkaya yaptığı seri hamlelerle öldürmeden önce kuralı söyledi.

“Sivri ucunu sapla.”