Leydi Baratheon [18. Bölüm - FİNAL]


#221

@“fanfan” Çok teşekkür ederim :slight_smile:


#222

Geciktiğinin farkındayım arkadaşlar, kusura bakmayın. Bundan sonra son iki bölüm kaldı. 19. Bölüm çok büyük bir ihtimalle final olacak. Keyifli okumalar dilerim :slight_smile:

BELTRAN

Beltran, içine Jon Snow’un ruhunun girdiğini umduğu Alain’in bedenini Sur’un kuzeyine, sürekli kışın hüküm sürdüğü topraklarda taşımaya başlamıştı. Artık Bell ve Borya yoktu. Onlar gemiye binip Braavos’a doğru yola çıkmışlardı. Çünkü görevleri artık bitmişti. “Sizi burada kalmaya zorlayamam beyler.” demişti Matt. “Hele ki sonunda neler olacağına dair hiçbir fikrim yokken.” Fakat Beltran kalmayı tercih etmişti.

Burası onun eviydi. Onun yetiştiren eğitmeninin söylediğine göre damarlarında İlk İnsanlar’ın kanı akıyordu. İlk İnsanlar Westeros’ta yaşardı. Güneydekiler Andallar ve Rhoynarlar ile kaynaşmışlardı ama kuzeydekilerin çoğu hala İlk İnsanlar’ın kanını taşıyordu. Yani büyük ihtimalle evi burasıydı. Bir gün, bir yerde, bir görevdeyken ölecekti. Doğduğu topraklar için ölmek ölümüne bir anlam yükleyebilirdi. Ergen bir çocukken görevlere başladığı arkadaşlarından ayrılmak zor olmuştu ama elbet bir gün bu olacaktı. Sonuçta onlar onun ailesi değildi. Zaten aileler bile darma dağın olup, yok olabiliyorlardı.

Donmuş ormanın derinliklerine doğru, Alain’in bedeninde uyuyan Jon’u taşırken ilerleyebildiği kadar hızlı ilerlemeye çalışıyordu. Karanlığın bu ruhsuz topraklara çökmeye başlamasıyla Jon’u bir ağacın dibine yatırdı ve yakın çevrede yakacak aramaya başladı. Gece tamamen etrafı sarmıştı, Beltran’ın tutuşturduğu güçsüz çalılar ateşi uzun süre tutamıyordu. Beltran belirli aralıklarla elinde kırdığı çalıları ateşin içine atıyordu. Daha sonrasında kırdığı çalıların ritmik seslerinden farklı çıtırdılar duydu. Elindeki çalıları bıraktı, Jon’un iyi olup olmadığına baktı ve etrafta birilerinin olup olmadığını kontrol etmek için yerinden kalktı. Çok çaba göstermesi gerekmeden Matt kızıl pelerinin şapkasını geriye itti ve kendini belli etti. “Gel.” dedi Beltran attığı hızlı adımlarla Matt’in yanına vardı, “Ateşin yanına dönelim, Jon hâlâ uyuyor.” dedi. Matt, Beltran’ın hareketlenmesine karşılık vermedi. “Gelemem.” dedi. “Jon her an uyanabilir. Beni görmemeli. Çünkü bu yolculuğunun devamında onun yanında hiç olamayacağım.” Beltran anlamsız bir ifade ile Matt’e baktı. “Sakın bana Jon ile tek başıma kalacağımı söyleme!” Matt söyler gözlerle Beltran’a baktı. “Ben kalmasaydım ne yapacaktın?!” Matt ufak bir gülümseme gösterdi. “Ama kaldın. Belki de bu senin kaderin.” Beltran sinirliydi. “Bu benim tercihimde olan bir şeydi. O gemiye binip Braavos’a dönebilirdim.” Matt pelerininin ucu ayağına dolaşmasın diye hafifçe kaldırdı ve Beltran’a doğru iki adım attı. “Öyle bir şey yapsaydın, Jon’un yanında bekler ve şimdi sana söyleyeceklerimi ona söylerdim. Sonrasında da son görevim için yanından ayrılır, tek başına bu yıpranmış halinde dünyayı kurtarmasını beklerdim.” Beltran teslim olmuş gibi baktı ve bu Matt için gerekli işaretti. “Şimdi beni dinle. Jon kılıcına yani Alain’in bedenine kavuştu. Gördüğümüz kadarıyla da bedene uyum sağlayabildi. Uyandığında halsiz olabilir. Büyük bir orduya, askerlere ve silahlara ihtiyacı yok. Gece Nöbetçileri’nden bazı kardeşler Ötekilerin güneye doğru indiğini görmüş. İki gün içerisinde Sur’un önüne dizilmiş olacaklar. Jon’un yapması gereken Sur’un önüne yerleştikleri zaman orada olmak. Sakın hareketliyken yaklaşmayın, farkedeceklerdir.” Beltran bütün söylediklerini dikkatlice dinlemişti ve Matt çekip gitmişti. Beltran her şey bir anda olup bitmiş gibi hissediyordu. Sanki rüya gibiydi. Matt ona görünüp, birkaç şey fısıldayıp kaybolmuştu.

Artık bu garipliklere karşı bir tepki vermiyordu. Yorulmuş ve kabullenmişti. Jon’un yanına dönerken kafasından geçen bu kabullenişti. Düşüncelerinden sıyrılıp baktığını görmeye başladığında Jon’un uyandığını ve ateşin başında oturduğunu gördü. “Jon Snow, bu sen misin?” Önüne dökülmüş bakır rengindeki saçların ardından bakan solgun ve tedirgin gözler ona döndü. “Jon Snow… Oldukça tanıdık bir sesleniş şekli. Ama ben o muyum? Bilmiyorum.” Beltran hızlıca Jon’un yanına geçti. “Evet, sen Jon Snow’sun. Lord Eddard Stark’ın oğlu, Kuzeyin Kral’ı Genç Kurt Robb Stark’ın kardeşi, Sansa’nın, Arya’nın, Bran’ın ve Rickon’un abisi.” Jon, tam olarak kim olduğunu anımsayamıyorsa bu kadarını söylemek kafiydi. Babasının ve tüm erkek kardeşlerinin öldüğünü, kız kardeşlerinin ise rehin olduğunu söylemenin manası yoktu. “Ve Vadedilen Prens’sin. Azor Ahai’sin. Efsanelerde, hikayelerde senden böyle bahsediyorlar Jon. Babanın topraklarını, kardeşinin hükmettiği insanları koruma zamanı. Sur’un önünde, bu sefer kışa karşı duran Stark sensin.” Bu söylediklerine karşılık olarak sadece sönük bir bakış almıştı. Birkaç dakikalık bir sessizliğin ardından “Ne yapmam gerekiyor?” dedi Jon. “Hiçbir şey.” diye karşılık verdi Beltran. Matt’ten duyduğu şeyleri mümkün olduğunda kendinden emin, epik cümlelerle Jon’a aktarmaya çalışıyordu. “Bu senin doğan. Sadece o ortamda bulunman yetecek.” Jon kaşlarını kaldırdı, “O ortam hazır mı peki?” diye sordu. “Tabi. Seni bekliyor.” Beltran ikna edici, yumuşak bir tonlama kullanmıştı konuşurken.

Ve yola çıktılar. Beltran, Jon’u kaçırırken Sur’dan çok uzaklaşmamış olsa da yolculuk hayli uzun sürecek gibi duruyordu. Jon olduça bitkindi, adımları yavaştı. İki gün içerisinde Sur’da olabileceklerini tahmin etti Beltran. “Tam zamanında.” diye geçirdi içinden. Artık biraz dinlenmeliydiler. Gece bir kez daha daimi kış topraklarının üzerine çöküyordu. Beltran küçük bir ateş yaktı. Sessizce ateşin başında oturmuş, dinleniyorlardı. “Ailemi, yani bana saydığın kişileri tanıyor musun?” dedi Jon. “Hayır.” dedi Beltran ve gözlerini usulca önünde yanan cılız ateşe çevirdi. “Ama onlar Stark’lar. Kuzeyde herkes onlardan bahsediyor.” Jon olduğu yerde rahatsız olmuşcasına kımıldadı. “Babamın öldüğünü biliyorsun o zaman.” Beltran, Jon’a bakmamak için uğraşıyordu. “Evet.” dedi memnuniyetsizce. “En son kardeşimin onlarla savaşta olduğunu hatırlıyorum. Bana kral olduğunu söyledin. Neler oldu biliyor musun?” Beltran, Jon’un hatırlamamasına seviniyordu. “Evet.” dedi. “Westeros’a ayak bastığımdan beri herkes Genç Kurt Kral Robb Stark’ın hikayesini anlatıp duruyor.” İçini saran büyük acıma duygusu ile Jon’a baktı ve yalanlarını sıralamaya başladı. “Robb Stark savaşı kazandı. Leydi Sansa ve Leydi Arya’yı kurtardı. Belki Demir Taht’a oturmak istemedi ama büyük bir savaşı kazanmıştı ve verdiği bu savaştan herkes ondan tahtta hak iddia etmesini bekledi. O da iddia etti ve tahta oturdu. Bran Stark’ı Kışyarı Lordu ilan etti.” Jon gülümsedi. “Bir lord olmak için eğitilmişti, bir kral olmak için değil. Kardeşimi tanıyorsam şu anda o Demir Taht’ta hiç mutlu değildir.” Beltran karşı çıktı. “Belki mutlu değildir. Ama o insanları yönetmek için yetiştirildi. Ona bağlı insanların sorumluluğunu almak için yetiştirildi. Tek farklılık ona kuzey toprakları değil, Yedi Krallık’ın bağlı olması.” Jon, memnun değildi. “Belki de haklısın.” dedi.

“Sen de bunun için eğitildin, değil mi?” dedi Beltran. Jon’un beklemediği bir soru olduğu açıktı. “Robb ile aynı eğitimi aldınız değil mi?” Jon, hatırlamak için gözlerini kapattı. “Evet.” dedi. “Babam bizi hiç ayırmazdı.” Beltran’ın istediği cevap bu idi. “Robb, yapması gerekeni yaptı. Savaştan sonra ondan liderlik bekleyen insanların beklentilerine cevap verdi. Sıra sende. Bütün dünya tam olarak kim olduğunu bilmeseler de ortaya çıkıp bu savaşı vermeni bekliyor. Bu sorumluluğu alman lazım.” Jon kaşlarını kaldırdı ve dudağını büzdü. “Şu anda bu sorumluluğu almaya çalışıyorum.” Bu onlar için konuşmanın sonuydu. Beltran daha da konuşmak istemedi. Jon’un bütün ailesinin perişan olduğunu, katlediğini, darmaduman olduğunu hatırlamasını istemedi. Onları hayatta iken, mutlu iken hatırlamasını istiyordu. Beltran, Jon’a savaşmak için bir sebep vermeye çalışıyordu.

Tekrardan yola çıktılar. Jon sura yaklaşmaya başladıkça nefes almak için durmaya başladı. Beltran bu kısa aralarda etrafı kolaçan ediyordu. Yakalanırlarsa mücadeleyi atlatamazlardı. Fakat bu kısa aralar git gide artmaya başlamıştı. Beltran “İyi misin Jon?” dedi ve elini dizlerinin üzerine çökmek üzere olan Jon’un ensesine attı. Jon, ateşler içindeydi. Kafasını kaldırdı. Gözlerinin beyazı sarıya dönmüştü ve dudağından sular akıyordu. Tükürüğüyle dolan ve tam kontrol edemediğini ağzını zorladı Jon. “Hissedemiyorum.” dedi. Kelimeler o kadar boğuk çıkıyordu ki Beltran ne dediğini anlayabilmek için büyük bir çaba göstermişti. Beltran içten içe telaşlanıyordu fakat bu onun ihtiyacı olan son şeydi. “Tamam” dedi ve derin bir nefes aldı. “Orada bulunman bize yetecek.” kendi kendine konuşuyordu. “Yapmam gereken tek şey seni oraya götürmek.” Jon’un sağ kolunu tuttu ve kendi boynuna attı. “Tutunabildiğin kadar sıkı tutun bana.” dedi. Sonra da kendi sol kolunu sağlam bir şekilde Jon’un beline doladı. Kendini bunu yapmaya odaklamıştı ve hiçbir yorgunluk hissetmiyordu. Sık ağaçların arasından çıkınca Sur’un o soğuk sureti ile karşı karşıya kaldılar. Jon aptal bakışlarını Sur’a çevirdi, büyük bir ihtimalle kısmen felç olmuştu. Üzerinde olan kürke rağmen Beltran, Jon’un bedenindeki ateşi hissedebiliyordu. “Nasıl oldu da hâlâ ölmedi?” diye düşündü. Sonra aklına Matt’in, Jon’un aslında Rhaegar Targaryen’in oğlu olduğunu söylediğini hatırladı. Ardından da Essos’da bile anlatılan “Targaryen’ler ateşe dayanıklıdır.” masalını anımsadı. Belki de kastedilen ateş buydu.

Düşüncelerinden çıkmasını sağlayan Jon’un kaymış ağzından çıkan “O kadını tanıyorum.” cümlesiydi. Gözlerini Sur’a çevirdiğinde, Sur’un tepesinden düşen Matt’i gördü. Kafasını daha da kaldırdığında Melisandre’yi gördü. “O, o bir deli!” dedi dehşete kapılmışcasına Beltran. Demek ki Matt’in son görevi buydu. Jon’a vakit kazandırmak için Deli Melisanre ile savaşması gerekiyordu. Deli Melisandre’yi, kendi Azor Ahai’sinden başka birinin varlığına inandırmak pek kolay değildi anlaşılan. Beltran hızlıca yola devam etti. Ağaçların arasına geri döndü. Gittikleri yönden, ağaçların sonunda büyük bir Ak Yürüyen ordusunun orada olması gerekiyordu. Fakat yaklaşamalarına rağmen hiçbir ses duymuyorlardı. Ağaçların arasından çıkmalarıyla Beltran şoka uğramıştı. Dünya daha önce bu kadar büyük bir ordu görmüş müydü? “Sessiz, kocaman bir ölü ordusu.”

Beltran gözlerini Jon’a çevirdiğinde artık Jon’un başının düştüğünü ve gözlerinin kapandığını görmüştü. Nabzını kontrol etmek için bileğine sarıldı. Hâlâ yaşıyordu. Jon’u biraz daha ileriye taşıyıp onu uyandırması gerekiyordu. Sıraya dizilmiş ölülerin arasından dikkatlice ilerliyordu. Ölüler onları fark etmedi, sanki durmuş gelecek bir işareti bekliyorlardı. Beltran geriye baktı ve geldikleri yolu kontrol etti. “Bu kadar yeterli.” diye düşündü. Daha fazla ilerlemeye çalışıp risk almaya gerek yoktu. Jon’u yavaşta yere yatırdı ve uyandırmak için onu sarsmaya karar verdi. Kolunu tuttuğunda Jon’un kıyafetinin büyük bir kısmının yok olduğunu farketti. Daha sonra büyük bir acı duydu. Jon’u bir iki saniyedirli tutan elinin derisi erimişti. Jon her şeyi yakan bir aleve dönüşmek üzereydi. Beltran’ın gözlerinin gördüğü son şey, Jon’un ateşinin parlaklığıydı.


#223

Çok güzel yazıyosun ya :slight_smile:


#224

çok beklettin bunu :slight_smile: teşekkürler.


#225

Beğenmenize çok sevindim, bölümleri geciktirdiğimin farkındayım. Son iki bölümü daha iyi bir zamanlamayla yayınlamaya çalışacağım. Çok teşekkürler :slight_smile:


#226

çok uzun zaman geçti. :frowning:


#227

Evet, farkındayım. Sınav haftam yeni bitti ve son iki bölümü birleştirip tek bir final yapmaya karar verdim. Bir iki güne okuyacaksınız umarım :slight_smile:


#228

Daha öncesinde iki bölüm kaldığını söylemiştim ama bu iki bölümü birleştirerek tek bir bölüm halinde yayınlamaya karar verdim. İlk öncelikle bu hikayeyi yazmak benim için çok eğlenceliydi ve benim açımdan iyi bir tecrübe oldu. Takip eden, iyi kötü bir yorumda bulunan herkese çok teşekkür ediyorum. Final bölümü tek bir POV’dan oluşuyor. Keyifli okumalar dilerim :slight_smile:

ENELYA
Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalamış; beyaz teller Enelya’nın kömür siyahı saçlarında dans etmeye başlamış, mavi gözleri bu kadar zaman boyunca dünyaya bakmayı kaldıramamış ve çökmüştü. Vicdansız fırtına denizin dalgalarını alıp Fırtına Burnu’nun duvarlarına savuruyordu. Kara bulutlar öyle bir çökmüştü ki sabah olmasına rağmen camlardan içeri güneş giremiyor, kalenin aydınlanması mumlarla sağlanıyordu. Enelya, gençken bu vaziyetten ürktüğünü hatırladı. Atalarının nasıl yıllar boyunca burada kaldıklarını merak ediyordu. Artık ne ürküyordu ne de merak ediyordu. Yıllar onu Yüksekbahçe’nin altın örtülü bahçelerinde dans etmek isteyen genç kızdan saf kan bir Baratheon’a dönüştürmüştü. Zira hayatının geri kalanı ile ilgili hissettiği en belirgin duygu öfke idi. Fırtına Toprakları’ndaki bu kasvet ve saldırganlık az da olsa içindeki ateşi bastırıyordu. Parlaksu Kalesinde kocası merhum Lord Garlan Tyrell ile geçirdiği yıllardan geriye ikisi Garlan’dan olma üç erkek evlat ve şu anda dahi hizmetinde olan bir nedime kalmıştı. Güzel Mary de yıllarla beraber yaşlanmış fakat kalbi taşlaşmamıştı. Sevdiği adamla nişanlanmış ama adam uzun sürmesi beklenen sert kışın aniden bitmesiyle ortaya çıkan büyük salgınlardan birinde hayatını kaybetmişti. Mary ondan sonra kimsenin evlilik teklifini kabul etmemişti. Güzel nedime aynanın karşısında duran Enelya’nın omzuna kıyafetiyle uyum içerisinde olan koyu yeşil bir şal koydu.
Kapının çalınmasıyla beraber bir yaver içeri girdi. “Leydi Enelya, Lord Robert sizi bekliyor efendim.” dedi. Enelya başıyla onayladı ve yaver geri adımlar ile odayı terketti. Gitmeden önce Mary’nin bir şey duyup duymadığını sorgulamak için ona doğru döndü. Mary hemen karşılık verdi. “Dün gece Kral Şehri’nden birileri gelmiş.” Enelya, Mary’e bu haber için teşekkür etti ve odasından çıktı. Kral Renly ve Kraliçe Margaery’nin iki oğlundan küçüğü, Fırtına Burnu Lordu Robert Baratheon’un yanına gidiyordu. Renly ve Margaery’nin zor da olsa iki oğlu olmuştu. Çocuklar iki yıl ara ile doğmuş, Enelya her doğumda birebir bulunmuş ve sonrasında çocukların Renly’e benzemesi ile rahatlamıştı. Prenslerin sağlıklı geçirdikleri çocukluk ve ergenlik dönemlerinden sonra büyük prens Steffon varis olarak Kral Şehri’nde kalmış, Robert ise Fırtına Toprakları’nın lordu ilan edilerek Fırtına Burnu’na yollanmıştı. Enelya o yıl eşi Garlan Tyrell’ı kaybetmiş ve Garlan’dan olan ilk oğlu Luthor, Parlaksu Kalesi’nin lordu olmuştu. Babası aslında Alain Storm olan oğlu Olymer ise Garlan’ın mirasından uzaklaştırılmak için 15 yaşına geldiğinde Kral Muhafızlarına katılmıştı. En küçük oğlu Leo ise abisi Luthor ile Parlaksu Kalesi’ndeydi. Enelya, Leo’yu düşününce gözlerini kapattı ve içinden “Acaba şimdi kimlerle, hangi av partisindedir?” diye düşündü. Garlan’ı kaybettiğinde, yeğeni Robert ile buraya gelmeyi o istemişti. Artık eve dönmek ve zamanı geldiğinde ölümle burada yüzleşmek istiyordu.
İçeri girdiğinde Robert, Davos Seaworth ile konuşuyordu. Davos, kuzeydeki Beyaz Patlama’dan sağ kurtulmuş, hayatta kaldığı bilinen son Stark olan Rickon Stark ile Kral Şehri’ne gelmiş ve mecburen Renly’e diz çökmüştü. Kuzey topraklarının bu patlama ile lanetlenmesi üzerine Rickon, lord olarak Kuzey’e yollanmak istense de yollanamamıştı. Kuzey artık ölüydü, salgın hastalıklar ölü topraklardan çıkıp, Nehir Toprakları’nı geçip, Vadi’ye, Kral Toprakları’na, Batı’ya ve hatta Menzil’e kadar akmıştı. Küçük Lord Stark patlamadan çok yıpranarak gelmiş ve ilk salgın hastalık sonucunda ise vefat etmişti. Renly, ilginç bir şekilde Davos’u affetmiş ve Fırtına Toprakları’na göndermişti. Daha sonra adamın artık ayaklarının tutmadığını ve hastalıklara tutulduğunu duymuştu. Fakat hâlâ yaşıyordu. Soğan Şövalyesi hayattan sağlam bir dayak yemişti. Mary’e göre Yediler’e karşı gelip onlarca insanı Stannis ile yaktığı için şimdi sürünüyordu. Enelya ise bunların doğru olmadığını bilecek kadar çok şey görmüştü. Enelya’nın odaya girdiklerini farkettiklerinde Robert ona doğru döndü, kollarını sevgi ile açtı ve “Halacığım!” dedi. Davos’un ise artık belden aşağısı tutmuyordu, yüzü tamamiyle çökmüştü ve vücudunda yaşlılıktan dolayı oluşan yaralar vardı. Asla kalkamadığı, Kral Eli Willas Tyrell tarafından tasarlanan terkerlekli sandalyesinde oturan Davos başını selam vermek için önüne eğdi. “Leydim.”
Enelya ilk olarak “Ser Davos” diyerek karşılık verdi. Sonrasında ise kırışmış ellerini yeğenine uzattı. “Kral Şehri’nden birileri gelmiş ve sen beni çağırmışsın. Kötü haber değildir umarım.” Robert neredeyse Renly’nin gençliğinin aynısıydı. Annesinden aldığı tek şey bukleli saçlarıydı. Gülümsedi. “Hayır, aksine güzel haberler geldi. Güzel haberleri ise Olymer Tyrell getirdi. Oğlunu görmek istersin diye düşündüm.” Enelya, ellerini tutan Robert’in ellerini sıktı. “Çok iyi düşünmüşsün.” Yüzüne kocaman bir gülümseme koydu. Ardından kapı çaldı, içeri giren yaver onları selamladı. “Kral Muhafızlarından Ser Olymer Tyrell geldi lordum.” Robert, Enelya’nın ellerini bıraktı ve gelsin diyerek kapıya yöneldi. Olymer, Enelya’dan aldığı mavi gözleri ve Alain’den kalan kahverengiye çalan bakır rengi saçlarıyla içeri girdi. Üzerinde Gökkuşağı Muhafızlarından yeşil renk olduğunu belirten koyu yeşil zırhı vardı. Dayısı Kral Renly Baratheon onu Tyrell rengi ile onurlandırmıştı. Hemen boynunun altında Garlan’ın, Parlaksu Kalesi Tyrell’larının simgesi olan iki altın gülü broş olarak taşıyordu. Kılıcının kabzası yeşil yakutlardan yapılmış yapraklar ve altından oyulmuş güllerle süslüydü. “Lordum, leydim, Ser Davos” dedi ve selam verdi. Robert sevgiyle ona sarıldı. “Hoş geldin kuzen. Eminim anneni özlemişsindir. Sizi başbaşa bırakalım.” dedi. Ser Davos’un arkasında bekleyen yaver, Robert’in bu sözü ile Ser Davos’un tekerlekli sandalyesini itelemeye başladı. Bir dakika içerisinde anne, oğul odada baş başa kalmışlardı.
Olymer şevkatli bir ses tonuyla “Anne” dedi. Boyu Enelya’nın boyundan oldukça uzundu. Enelya’nın alnını öptü. Ellerini Olymer’in yüzüne koydu Enelya ve okşadı. “Nasılsın?” dedi. Olymer babası olarak bildiği Garlan’ı çok sevmişti. Garlan onu karşısına alıp “Dayını, halanı, kuzenlerini korumak için amcan Loras’tan sonra birini çıkarmalıyız. Bu görev senindir oğlum. Senden gidip yemin etmeni ve aşk, evlilik, çocuk, mülk edinme gibi haklarından fedakarlık etmeni istiyorum.” dediğinde Olymer hiç tereddüt etmemişti. “Sizi ve ailemizi onurlandıracağım. Onları canım pahasına koruyacağım.” demişti. Olymer hüzünle karışık bir gülümse gösterdi. “Amcalarım benimle gayet iyi ilgileniyor anne. Sen nasılsın? Kardeşlerimle neden kalmadın? Anlayamıyorum.” Enelya, oğlunun bu sorgulamasını anlayışla karşıladı. “Bende kendi evimdeyim, yeğenimin yanındayım. Gayet iyiyim. Baban öldükten sonra artık eve dönme ihtiyacı hissettim.” Olymer’ın yanından ayrıldı ve toplantı masasının başındaki büyük sandalyeye oturdu. “Ayrıca sizin etkiniz altında büyümüş yeğenime gerçek bir Baratheon olmayı öğretiyorum.” dedi ve gülümsedi. Olymer da güldü. “Böyle düşünmene üzüldüm anne, geleceğin kraliçesini de biz çıkarıyoruz.” dedi ve sandalyelerden birine oturdu. Enelya daha haberleri almamıştı. Olymer annesinin soru sormasına izin vermedi. “Steffon, sevgili amcam Kral Eli Willas Tyrell’ın tek kızı Mia Tyrell ile evleniyor. Kral, prensin nişanını ilan etti. Ben, Robert ile sana düğün yolunda eşlik etmek için geldim.” Enelya bu habere gülümseyerek karşılık verdi. Çok şaşırmamıştı. Artık Batı Diyar’da güçlü aileler kalmamıştı. Diyarda hanedanlık hâlâ Baratheon’lara aitken en güçlü aile Tyrell’lar idi. Kuzey ve kuzey haneleri adeta yok olmuş, oradan esen ölüm rüzgarları Nehir Topraklarını ve insanlarını tüketmişti. Bu rüzgarlardan Vadi’den kaçamamıştı. Zaten zayıf olan Robert Arryn ölmüştü. Ser Harrold Hardyng, Aleyne Stone adında bir piç ile evlenmiş ve Kartal Yuvası’ndan dışarı çok çıkmamıştı. Martell hanesi ise çok ağır kayıplar vermemelerine rağmen yardım ettikleri kral adayları Aegon aniden ölünce ve birlikleri dağılınca zor durumda kalmışlardı. Doran Martell kısa bir süre sonra vefat edince hanenin başı Arianne Martell çareyi Willas Tyrell ile evlenmekte bulmuştu. Bir kız, bir oğlan olmak üzere çiftin iki çocuğu olmuştu. Mia Tyrell, Yedi Krallık’taki en parlak genç kızdı şüphesiz. Farklı bir güzelliğe sahip olan Mia, sahip olduğu büyük çeyizi ve gücüyle de insanları cezbediyordu. Onun geleceğin kraliçesi olacağını ön görebilmek çok büyük bir kabiliyet istemiyordu.
“Bir iki gün içerisinde yola çıkmalıyız.” dedi Olymer. “Hazırlıklarınızı yapın anneciğim.” Enelya sahte gülümsemesini gösterdi. “Yapacağım oğlum. Sen git dinlen, yol yorgunusun.” Olymer onayladı ve odayı terketti. Enelya şüphesiz Olymer’ı seviyordu. Fakat Olymer ona her zaman Alain’i hatırlattı. Onu iyi hatırlamıyordu. Kuzeydeki patlamadan Vadi ve Nehir Toprakları da etkilendikten sonra olan göçlerden birinde bir adam gelmişti Kral Şehri’ne. Loras ile Garlan yanındaki askerlerle birlikte gelen kitleleri incelerken adam onların yanına yaklaşmış ve Alain’i tarif etmişti. Adam daha sonra Enelya’ya, Alain’in yanlarında iki aydan fazla kaldığını daha sonrasında ona kuzeye gidebilirsin ya da geldiğin yere dönebilirsin tercihini sunduklarını ama Alain’in kuzeye gittiğini anlatmıştı. Enelya’nın kalbi kırılmıştı. Garlan sebebini açıklamıştı. “O zamanlar Stannis’in kuzeye gittiğini öğrendiğimiz zamanlardı.” Bu kadar netti. Enelya en yakın arkadaşı, aşkı ve kuzeni tarafından terkedilmişti, Stannis için. “Gittiğine şükretmeliyiz.” demişti Loras. “Kalsaydı planımızı baltalayabilirdi. Renly’i tekrardan öldürmeye bile teşebbüs edebilirdi. Kim bilir belki o çadırda Renly’i öldürmeye çalışan oydu ama işini tam beceremedi.” Belki de öyleydi. Bütün bunlar Enelya’yı daha da çok kırıyordu. Yıllar Enelya’nın yaşına, yaş kattıkça bu kırgınlık yerini tarif edilemez bir öfkeye bırakmıştı.
Bir kaç gün içerisinde Kral Şehri’ne vardılar. Onu şehrin girişinde oğulları Luthor ve Leo karşıladı. Üç oğlu ile saraya doğru yaptığı yolculuk Garlan’a özlem duymasına sebep oldu, Yediler ruhunu kutsasın. Kral’ı görmek için oğulları ile birlikte taht odasına girdiğinde tahtta Kral Eli Willas Tyrell’ı gördü. Bir çiftçinin şikayetini dinleyen Willas, Enelya’yı gördüğünde adamı “Bütün zararın karşılanacak.” diyerek geçiştirdi. Daha sonra ayağa kalktı ve “Leydim.” diyerek reverans yaptı. Yaşına rağmen sakat bacağı için kullandığı baston ona yetiyordu. Tyrell hanesinin başı ve krallığın ikinci adamı yıllara karşı dimdik durabiliyordu, sakat bacağına rağmen. Ardından çocukları “Lordum” diyerek reverans yaptılar ve dikeldiklerinde yüzlerinde kocaman bir gülümseme vardı. Luthor ve Leo “Nasılsın amca?” diye Willas’a saldırdılar. “Mutluyum. Herkes yeniden bir arada olacak. Olymer ile boş zamanlarımızda sizden çok konuşuyoruz.” Enelya bu aile saadetini bir cümle ile böldü. “İzninizle ben de abimle kavuşmak istiyorum.” Willas gülümsedi. “Kralımız odalarında sizi bekliyorlar.” Enelya bu dört Tyrell’ı ardında bırakarak Renly’nin yanına gitmek için taht odasından ayrıldı.
Odanın önüne geldiğinde nöbet tutan muhafızın haber vermesine imkan vermeden odaya daldı. Renly masasında oturuyor ve elinde tuttuğu tacıyla oynuyordu. Yıllar ona karşı da zalimdi. Saçının sadece bir tutamı siyah kalabilmişti. Gençliğinde sürekli traşlı gezen Renly’nin orta boy, beyaz bir sakalı vardı. Yüzü, öbür dünyayı ziyaret edip dönmüş bir adamınkine göre iyi sayılırdı. Boğazındaki koyu siyah izi gerek beyaz sakallarıyla gerekse de boynuna sardığı ve altın geyik broşu ile sağlamlaştırdığı siyah fular ile kapatıyordu. Hemen yanında ise Kral Muhafızları Kumandanı Ser Loras Tyrell vardı. Loras daha genç gözükse de onunda saçlarında beyazlar vardı. Orta uzunluktaki saçlarını hafifçe koplamıştı. Beyaz zırhının üzerine altın güllerle süslenmiş beyaz bir pelerin giymişti. Yıllar onlardan çok şey alsa da aşklarını alamamıştı görünüşe göre. Renly hâlâ her şeyini Loras’a anlatır ve danışırdı. Enelya’nın ani girişi ile irkilen Kral ve aşığı, gelenin Enelya olduğunu farkettiklerinde gülümsediler. “Hâlâ bizi basma derdindesin kardeşim. Yılların bizden götürdüğü şeylerden biri de arzularımız.” Enelya gülümsedi. “Yılların bizden çok şey götürdüğü doğru. Ama bazı şeyler hiç değişmiyor görüldüğü gibi.” Loras, Enelya’nın yanına geldi ve eline bir öpücük kondurdu. “Leydim, hoşgeldiniz.” Enelya, sarılmak için Renly’nin yanına doğru yöneldiğinde sıcak gülümsemesini taşıyan yüzünü Loras’a dönmüştü. “Ser Loras.” Renly’e sıkıca sarıldı. Renly elinden tuttu ve onu masada yanındaki sandalyeye oturttu. Yanına oturdu ve Loras’a baktı. Loras, çıkması gerektiğini anlamıştı. “Eğer müsadeniz olursa benim ilgilenmem gereken işler var majesteleri.” dedi ve Renly yaptığı küçük bir mimik ile Loras’a izin verdi.
Enelya odasında abisiyle baş başa kalmıştı. Bakışlarını ona yöneltti. Lannister katliyamından sonra Renly’nin şehre girişini hatırladı. Renly atının üstünde ve zırhının içinde şehre girdiğinde halk çığlıklar atıyordu. “Kral Renly! Çok yaşa Kral Renly! O geri geldi! Daha önce de gelip Stannis’e karşı bizi savunmuştu! Ölümün yenemediği kral geldi!” Enelya Lannister katliamının olduğu gün neler gördüğünü hiç unutamamıştı, Tommen’ın cansız bedenini de. Küçük, iyi Tommen’ın cesedini görmek Enelya’nın canını yakmıştı. Yaşadıklarının verdiği hırsla ilk geldiği zamanlar Tommen’ı bile boğarak öldürebilecek durumda olan Enelya, Tommen’ın başında ağlamıştı. Belki de hamileliğin verdiği bir durumdu. Şimdi üç çocuk annesi olarak hâlâ o manzarayı acı verici buluyordu. Ama Renly’nin ölü bedenini görmekten daha acı verici değildi onun için.
“Bir şey söylemeyecek misin?” dedi Renly. Enelya’nın düşüncelere daldığını anlayacak kadar tanıyordu onu. Hatta belki de ne düşündüğünü bile anlayabiliyordu. “Aile iyice Tyrell oluyor. Bir iki nesile kadar arma tamamen gül olur.” Enelya gülümsedi. “Sen de bir Tyrell’sın. Garlan’ın vefatı soyadını değiştirmeye yetmiyor.” Garlan’ın ölümü Enelya’nın yaşadığı en üzücü olaylardan biriydi. Beraber sevgiyi, iyi günleri, kötü günleri ve üç çocuğu paylaşmışlardı. Ne olduğu bile anlaşılmayan kısa kış salgınlarından biri nedeniyle ölmüştü. Enelya gözlerini önüne çevirdi. "Sen nasılsın? Garlan olmadan geçen bunca zamanda seni sadece cenazesinde görebildim. Sonrasında ise Robert ile birlikte gittin.” Enelya boğazında düğümlenip kısılan sesini zorlayarak “Daha iyiyim.” dedi. “Evde olmak iyi hissettiriyor.”
Gemilerin Efendisi Donanmabaşı Dickon Tarly yanında dört asker ile odaya girme isteğinde bulundu. Renly’nin yavere verdiği emir ile kapı açıldı ve içeri Dickon girdi. Dickon da yaşlanmıştı fakat bu sadece saçına ve yüzüne serpişen beyazlıklarla sınırlı kalmıştı. Yüzü hâlâ dinç görünüyordu. İlk iki karısından olan beş kızının ona verdiği sevgi ve bakım onu böyle tutmuş olmalıydı. Beş kızdan sonra sonunda üçüncü karısı ona bir erkek evlat verebilmişti. Aslında oğlu bir piç olarak dünyaya gelmişti. Dickon ilk olarak doğan bu çocuğu kabul etmiş daha sonra da kendisine erkek evlat vermeyi başarabilmiş bu kadınla evlenmeye karar vermişti. “Kral’ım, leydim. Menzil ve Dorne sancaktarlarından oluşan gelin alayı şehre giriş yapmak üzere.” Renly gülümsedi. “Kraliçe’ye haber verin. Ben de kız kardeşimle birlikte taht odasına ineceğim.” Dickon hafif bir reverans ile emiri kabul etti ve odayı terketti. Renly kalkmadan önce “Dickon’un üç numaralı kızı oldukça güzel, yetenekli ve zeki bir kız.” dedi. “Robert’e de onu düşünüyorsun.” dedi ve güldü Enelya. “Evet.” diye onayladı Renly. “Ve onunla da bu konuda ilk senin konuşmanı istiyorum.”
Taht salonuna indiklerinde Kraliçe Margaery yılların yenemediği güzelliği ile tahtın yanında dikilmiş kocası Kral Renly Baratheon’u bekliyordu. Tahtın sağ tarafına Enelya için yer hazırlanmıştı. Sol tarafında ise Kraliçe’nin yeri vardı. Normalde tahtın sağ tarafında oturan Kral Eli Willas için Margaery’nin soluna yer hazırlanmıştı. Hepsi yerlerine doğru geçti ve Renly’de tahtına doğru yürüdü. Loras’ın Renly’nin tahtının yanında dikilmesi ile Renly oturdu ve diğerlerine de oturmaları için müsaade verdi. Tek tek hanelerin adları okundu ve sancaktarlar Renly’e hediyeler sundu. “Menzil’in ve Dorne’un kızının, Prens’imiz Steffon Baratheon ile evlenmesi bizi çok mutlu ediyor.” diyorlardı. “Beni de.” diyordu Renly. “Keşke Leydi Arianne yaşasaydı da kızının düğününü görebilseydi.” Arianne Martell beş yıl önce ölmüştü. Bunun üzerine büyük çocuğu olan oğlu Prens Doran Tyrell, Dorne’a gitmiş ve annesinin yerine geçmişti. Doran, Enelya’nın gördüğü en sakin çocuklardandı. Arianne, doğumdan sonra Willas’a oğluna babasının ismini vermek istediğini söylemişti. Sorun değildi, nasıl olsa soyadı Tyrell olacaktı. Prens Doran kız kardeşinin düğününe katılamayacaktı. Eskişehir’e kadar gelmiş, kız kardeşiyle orada buluşup onu uğurlamıştı. Fakat Dorne’da iktidar problemleri ile uğraşıyordu. Dorne’lular başlarında bir Tyrell’ın olmasından ve bundan sonra da onlar tarafından yöneltilmeye sıcak bakmıyordu. Doran Tyrell’ın kızıl bir mızrağın üzerine dolanmış altın gül sancağını taşıyan bir elçi ihtişamlı hediyeler sunmuş ve Menzil’in varisi Dorne Prensi’nin iyi dileklerini iletmişti.
Sancaktarların kabulünden sonra Kral Eli Willas Tyrell kızını sunmak için ayağa kalktı. “Kral’ım, Kraliçe’m, Leydi Enelya ve diğer lordlar ve leydiler. Bugün burada biricik kızım Mia’nın Prensimize nişanlarının ilanından sonra ilk defa sunulması için buradayız. Babası olarak kızımı büyük bir rahatlık Prens Steffon ve ailesine teslim edeceğim. Ailelerimizin bir kere daha birleşmesinden dolayı çok büyük bir mutluluk duyuyorum.” Dorne’lu askerler düzenli bir şekilde Mia Tyrell’ın önünden çekildiler. Bronz teni, kahverengi bukleli saçları ve kömür gözler ile saf bir güzellikti. Gül desenli yeşil elbiseninin belinde altın güneşlerin mızraklarla birleştirildiği bir kemer vardı. Renly ayağa kalkıp elini Steffon’a doğru uzattı. Bu hareket ile birlikte herkes ayağa kalktı. Sol kenarda kardeşi ile bekleyen Steffon babasına doğru hareketlendi. Annesinin önünden geçerken Kraliçe, dolmuş gururlu gözleri ve duygusal gülümsemesiyle oğlunun omzuna dokundu. Renly, Steffon ile birlikte basamakları indi ve Mia’nın yanına geldi. “Ben Kral Renly Baratheon, oğlum Prens Steffon Baratheon ile Tyrell ve Martell hanelerinden Leydi Mia Tyrell’ın düğününü duyurmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Bu hafta içerisinde nikahları gerçekleşecek. Bunu kutlamak için halka para ve erzak dağıtılmasını emrediyorum. Bir babanın en gururlu anlarından birisi şüphesiz. Tanrılar sizi, doğacak çocuklarınızı, aşkınızı ve huzurunuzu korusun ve kutsasın.” Odadaki kalabalık onları alkışlamaya başladı. Renly, Mia ile Steffon’un ellerini birleştirdi ve tekrardan tahtına döndü.
Düğün görkemli bir düğün değildi. Savaş yıllarında düğünler güç gösterilerine ve cinayetlere sahne olmuştu. Ne bir göz dağı vermeye ne de ölüme ihtiyaç vardı artık. Düğünde Mace Tyrell ve Olenna Tyrell’ı da anmışlardı. Kabul etmek lazımdı. Salgınların kol gezdiği zamanlarda kilosundan kaynaklanan kalp problemi ile ölmek Mace Tyrell için adeta bir istikrar göstergesiydi. Yaşına yenik düşen Olenna Tyrell ise yine kendine yaraşır bir şekilde ölmüştü. Kucağında yeni doğmuş Robert’i severken acele ile bebeği Margaery’e verdikten sonra yığılıp ölmüştü. O ana kadar kimse onun ölümünü beklemiyordu. Diken Kraliçesi son anına kadar ölümle savaşmıştı, kendi tarzıyla.
Robert merdivenlerden inmesine yardımcı olabilmek için elini uzattı. Enelya gülümseyerek elini, yeğeninin elinin üzerine koydu. At arabasına binmeden önce kafasını son kez çevirerek kendisini uğurlamak amacı ile dizilmiş kişilere son bir kez baktı. En önde üç oğlu, yanlarında Kral Renly, Kral’ın arkasında Kraliçe Margaery, Prens Steffon ve sevgili eşi Prenses Mia, Kral Eli Willas Tyrell, Ser Loras ve diğer saray halkı. Bu bakışlar onlar için son temas idi. Bu Enelya’nın ölümünden önceki son Kral Şehri ziyaretiydi. Bunu bilirmişcesine oğullarının ve abisinin yüzüne iyice baktı.
İki yıl sonrasında yeğeni Lord Robert’in kollarında son nefesini verirken en net hatırladığı sahnelerden biri buydu. Alain’in yüzünü de hatırlamıştı, ölümünü acı verir hale getirmişti. Garlan’ı hatırlamıştı. Umuyordu ki öteki dünya olsun ve Garlan’ın yanına gidebilsin. Renly ve oğullarının yüzlerini tekrardan hatırlamıştı. Tanrılara şükür, bu onları son kez görebilmek gibi bir şeydi. Tommen’i hatırladı ve gözlerinden yaş süzüldü. Yaşların verdiği bulanıklıkla gerçek dünyaya son kez bakarken, gözyaşları içindeki yeğeni Robert’i gördü. Ah yüce tanrılar, nasıl da Renly’e benziyordu! Ve bu düşündüğü son şey olmuştu.
-SON-


#229

Evet uzun zamandan sonra okuyabildik:) Sanki biraz aceleye getirilmiş bir final olmuş. Hikayen güzeldi daha da dallanıp budaklanabilirdi aslında. Bazı şeyler havada kalmış sanki.

Bir Tyrell fanı olduğun finalde iyice ortaya çıkmış hemen hemen tek güçlü hane olarak onlar kalmış.

Bu hikaye için emeğin için teşekkürler. Ayrıca Willas ve Garlan hakkında pek bir bilgi olmaması dolayısıyla onları senin anlattığın gibi tanıyorum . :slight_smile:

edit: alternatif son olarak güzel :slight_smile:


#230

Sonunda bitti ha…
Daha okumadığım bölüm çok hepsini okuyunca bu yorumu güncelleyeceğim.
Eminim her bölüm güzeldir zaten ama bir köşede kalsın bu mesaj, güncelleyeceğim.


#231

Bravo. Gerçekten büyük emek verdin bu hikayeye. Başından sonuna takip ettim.

Tyrell ve renly yanlı olduğun ilk bölümünden belliydi ama finalde ben azoru ötekilere katşı verilen savaşın içinde bekledim. kuzeyi daha çok görürüz diye düşünmüştüm.

Bi de şu açıdan bakmak lazım bu senin hikayen ve sen kendine bu hikayeyle alternatif bir son oluşturdun. Sonuçta bu beklediklerimiz gerçek versiyonda yer bulacak.

Ellerine sağlık :slight_smile:

SM-N9000Q cihazımdan gönderildi


#232

Gerçekten güzel bitti.
Uğraşmışsın ve değmiş tebrik ederim.
Bu arada Enelya’nın benim hikayemde ki bir karakter ile isim benzerliği var şimdi farkettim :slight_smile:


#233

Yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Verdiğim emeği farketmenize ve değdiğini düşünmenize sevindim. Ben en başından beri taraflıydım çünkü hep dediğim gibi bu hikaye benim açlığım idi. Okuduğunuz için, iyi kötü yorumlarınızı esirgemediğiniz için tekrardan çok teşekkür ediyorum :slight_smile:


#234

Bittiğine göre okumaya başlayabilirim.

nihahaha


#235

Şık bir final ve güzel bir son. Emeğine sağlık Sevde :slight_smile:


#236

Teşekkür ederim :slight_smile:


#237

Son 4-5 aydır foruma sadece senin hikayen için girdim. Çok uğraştın, çok da güzel bir son olmuş. Emeğine sağlık.


#238

ve benden çaldığın hikayenin sonunu getirmişsin. İyi güzel.


#239

Çok teşekkür ederim. Bu ilgin için de çok minnettarım. Beğenmene çok sevindim :slight_smile:


#240

Foruma yeni üye olduğumdan hikayeni daha yeni keşvettim. Yorumlara bakılırsada büyük emek verdiğin bir sanat eseri olmuş canı gönülden tebrik ederim. Tüm bölümleri okuyunca güzel bir Final yorumu yaparım inşaAllah!