M&R Jekyll'min Hyde'ı 1

Elif

Eski, gecekonduya benzeyen küçük bir klinik… İçeri girdiğinizde; devlet hastanelerini hatırlatan beyaz duvarlar, sanki ilkokuldaymışsınız havası veren toz pembe bir örtüyle o iğrenç kahverengi görüntüsü saklanmış bir masa ve 3 siyah sandalyeden başka hiçbir şey göremezsiniz. Kapıların çıkardığı gıcırtı da cabası! İnsan böyle bir yerde nasıl çalışabiliyor? Tahta kuruları kapıyı yiyerek ziyafet çekmişler diye düşünmüştü ilk geldiğinde. Elinden ne gelir, gücü anca burayı yutmaya yetiyor zavallının. Sandalyelerini bile komşuları hediye etmişti. Gerçi o odaya da pek fazla şey sığdıramazdı. İçeri girdi. Bugün buradan kurtulacağım, diye geçirdi içinden. PRS’ye katılım davetiyesi geldiğinde Elif sevinçten havalara uçmuştu. Hepsi DKB hakkında sunduğu tez sayesindeydi. Yapacağı konuşma eğer yeterince ilgi görürse tedavi şeklini hayata geçirebilmesi için denekler verilecek ve her türlü imkana sahip olabilecekti. Bu yüzden giydiği kıyafete oldukça özen göstermişti. Beyaz gömleğinin üstüne askılı düz bir siyah elbise giymiş ve yakasına ipek bir şal bağlamıştı. Elbisesi dizlerine geliyordu. Giydiği beyaz topuklu ayakkabısına alışması zor olmuştu. Genelde spor ayakkabı giyinirdi. Kim gecekonduya giderken ayağına platform geçirir? Koyu kahve saçları omzuna geliyordu. Bugün için kuaföre gitmişti. İlk ders diye hatırlattı kendine. “İnsanlar, görünüşe önem verir. Çünkü sizin hakkınızda edindikleri ilk izlenim budur. Kıyafetleriniz, duruşunuz insanlara olan tavrınız… Bunların hepsi başkaları tarafından gözlemlenir ve akıllarında sizinle ilgili görüşler oluşturur. Bunu istemsizce herkesin gerçekleştirdiğini görürsünüz. Şayet böyle bir şey olmasaydı, bugün ön yargı adında bir sözcük lügatımızda bulunmazdı. Ne kadar şık giyinirseniz insanlar sizin maaşınızın o kadar yüksek olduğunu düşünür. Maaşınız, sizin kariyerinizdeki yerinizi gösterir. Gülümsemeyi asla unutmayın! Sürekli tebessüm edin. İnsanlar sizin sempatik olduğunuza inanırsa eğer, size daha çabuk güvenir. Güven, doktor-hasta ilişkisinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle siz geleceğin psikologları. Hastalarınız kimseye anlatamadığı sırlarını, mahremini size açar, sizden ruhsal destek ve yardım bekler. Eğer içinde zerre şüphe varsa hastanın, geçmiş olsun. Siz artık zamanla işsiz kalacak birer psikologdan ibaretsiniz.” Güven vereceğim. Bana inanacaklar ve ben de başaracağım. Evde başına bir iş gelir diye ödü koptuğundan masanın üstüne bırakıp öyle ayrılmıştı kliniğinden. Elif buraya her geldiğinde kendini kötü hissediyordu. Bir dakika bile kalıp moralini bozmaya niyeti yoktu. Kağıtları aldı ve kapıya yöneldi. Kapısından içeri Türkiye’nin en ünlü psikoloğu Nesrin Kılıç girdiğinde Elif, şaşkınlıktan bayılabilirdi. Onun gibi birinin bu gecekondudan bozma klinikte ne işi olabilirdi?

-Biraz konuşabilir miyiz?
-Elbette. Buyurun.

DKB alanında geliştirdiği ilaç sayesinde adını tarihe altın harflerle yazdırmış en genç kadın psikolog Nesrin Kılıç… lapis lazuli mavisi göz rengiyle çocuk yaşta dikkat çekmiş bir kadın. Bukle bukle siyah saçları kulaklarına kadar geliyordu. yuvarlak ve küçük bir çehreye sahipti. Siyah sade bir bluz, beyaz dar bir pantolon ve siyah spor ayakkabıyla bir insan bu kadar güzel görünebilir miydi? Elif’in hocası Nesrin Kılıç’ın meşhur olmasında gözlerinin de katkısı olduğunu söylerdi. İnsanlar neden kızıl saçlıları yakardı? Çünkü farklı görünüşlere sahip insanlardı ve toplum bunun büyüden kaynaklandığını düşünürdü. Teknolojinin gelişmesi insanları etkiler, yeni bir bakış açısı kazandırır lakin geçmişten günümüze kadar ulaşan batıl inançlar her ne kadar kulağa mantıksız gelse de insanlar inanmaya devam eder.

-Eminim sizinle neden görüşmek istediğimi merak ediyorsunuzdur.
-Evet.
-Buraya PRS’ye yolladığınız tez hakkında konuşmak için geldim.

Elif şaşkınlık ve sevinç arası bir duygu patlaması yaşıyordu. Hayranı olduğu bu kadın, onun hazırladığı tez için ayağına kadar gelmişti.

-Üzülerek söylüyorum ki, yazdıklarınız birer saçmalıktan ibaret
Bir arkadaşı, Nesrin Kılıç’ın Elif’i bir engel olarak göreceğini söylemişti. Kendisi tezini sunduğunda 25 yaşındaydı. Elif ise daha 23. yaş gününü 2 hafta önce geride bırakmıştı. Başta böyle bir şeye ihtimal vermemişti ama artık… Kıskanıyor, benim onun yerini almamdan korkuyor diye geçirdi içinden.

-Bakın, eğer bu tezi sunarsanız…
-Ben bu teze çok emek verdim ve kendime güveniyorum.
-Eğer başarısız olursanız rezil edileceğinizin farkında mısınız?
-DKB’nin tedavisini bulduğum için mi? Hah! Sanmıyorum. Sizinle daha fazla konuşmak isterdim ama seminere yetişmeliyim.
-Siz bilirsiniz.
Nesrin Kılıç kapıdan çıktığında Elif, artık cennete kavuşacağını düşünmeye başladı.

Not:
DKB = Çoklu kişilik bozukluğu
PRS = Psikolojik rahatsızlıklar semineri

1 Beğeni

Bence anlatım dilinde bir yanlışlık var. En önce 1. tekil şahıs mı 3. tekil şahıs ile mi anlatılmış bir an kafa karışıklığı yaşadım.

Küçük klinik, eski bir gecekonduya benziyordu. İçeri girince devlet hastanelerini anımsatan beyaz duvarlar; insana sanki ilk okuldaymış havası veren toz pembe bir örtüyle saklanmış iğrenç kahverengi bir masa ve üç siyah sandalyeden başka hiçbir şey görülemezdi. İlk geldiği günde tahta kuruların kapıyla güzel bir ziyafet çektiğini düşünmüştü.
Kapıların çıkarttığı gıcırtı da cabası. Her seferinde, İnsan böyle bir yerde nasıl çalışabilir ki? diye düşünmeden edemiyordu.

Elden bir şey gelmezdi, parası ancak buraya yetmişti. Sandalyeleri bile komşuları hediye etmişti. Gerçi o odaya da çok fazla şey sığdırma şansı yoktu. Bıkkın bir şekilde içeri girdi. Bugün buradan kurtulacağım, diye geçirdi içinden. Psikolojik rahatsızlıklar seminerine katılım davetiyesi geldiğinde Elif sevinçten havalara uçmuştu, hepsi Çoklu Kişilik Bozukluğu hakkında sunduğu tez sayesindeydi.

Kadın en alımlı haliyle birkaç adım atarak Elif’in gözlerinin içine baktı. “Eminim sizinle neden görüşmek istediğimi merak ediyorsunuzdur?”

Elif hızlıca atan kalbinin sesini bastırmaya çalıştı. “Evet.” dedi, zayıf bir sesle.

Nesrin Kılıç belli belirsiz bir tebessümle açıklamaya başladı. “Buraya Psikolojik rahatsızlıklar seminerine yolladığınız tez hakkında konuşmak için geldim.”


Şimdi hepsini okumadım çünkü zaten tek bir sayfadan heyecanlı ya da iyi kötü bir hikaye şeklinde çıkarım yapmak mümkün olmaz (gerçi ilk giriş önemlidir, bu yüzden üzerinde çok daha fazla durulmalı).

Benim odaklanmak istediğim en başta söylediğim gibi anlatım dili. Senin yazdığın ile benim düzenlediğim kısımlar arasındaki farkı görüyorsun değil mi? 3. tekil şahıs kullanacaksa arkadaşın, benim yazdığım şekilde bir dil kullanması gerekiyor; mektup yazmıyor, karşısındaki ile sohbet etmiyor; roman yazıyor yani bir hikaye anlatıyor.

  1. tekilde yazar, sanki olan biten her şeye şahitmiş ve yanındakine aktarıyormuş gibi yazmalı ama ayrıntılı (aşırıya kaçmaması gerekir betimlemede). Betimleme önemlidir ama duygu/düşünce betimlemeleri de önemlidir.

Tamam, nesne vb. şeylerin betimlemesi yapılmış, çevre hakkında iyi kötü bir izlenim ediniyoruz ama misal karakterin yüzündeki mimik, hissettikleri gibi şeylerde biraz eksiklik var. İtalik yazdığın kısımlar tamam, zaten 10 tane birden yazılmaz bir paragrafta ama nasıl desem… Bir film sahnesi izliyor gibi canlandırmalı kafasında; gözlerindeki bakış, mimiklere kadar, attığı adımın şekline kadar her şeyi… Konuşmalar senaryo diyalogları gibi olmaz, masal kitaplarında olur o. Düzenlediğim tarzda gelişmeli, karakter saçını bir oynar, sesi bir an titrer, hafif tebessüm yapar ya da üstündeki bir şeyi düzeltir… Öyle bir yazmalısın ki senin kafandaki film, benim kafamda da aynen canlansın. Hiçbir kare eksik olmasın, aldığı kokuya kadar bilmeliyim… bu ayrıntılar gerçekçilik katacak. ASOIAF okudun, biliyorsun…

Yine tekrar ediyorum “roman” bu, bilimsel bir makale değil. DKB diye bir anda kısaltma yazıp, bölüm sonunda açılımını vermek olmaz. Birkaç kere bunu açılımıyla yazıp daha sonra kısaltmaya geçmek gerekir.

10’un altındaki sayılan genelde harfle yazılır dil bilgisinde ama bilhassa betimleme vb. şeylerde harf tercih edilir, göze daha hoş geldiğinden. Bu yüzden 3 sandalye yerine üç sandalye demek daha uygun kaçar. Diyalog başka, sayı ile başlamadığı sürece cümle, orada sayı ile yazmak çok dert olmaz.

Bu söylediklerimle beraber şu ana kadar yazdıklarını sıfırdan yeniden düzenlemesini tavsiye ederim, bunlar olmadan elinde güzel bir kurgu olsa da romana ilgi duyacak yayınevi bulamaz. Editörler bunu kabul etmeyecektir. İlk paragrafı okudukları anda okumayı bırakırlar.

Bir de daha özel bir tavsiye vermek istiyorum. İnsanlar, yaptığı her işte -doğal olarak- en iyisini yapmak istiyorlar ama kimse hiçbir şeyi annesinin karnında bilerek doğmuyor, o yetenek varsa bile bu ancak onu geliştirdikçe olacak bir şey. Bu yüzden ilk romanda çok iyi bir iş çıkarmayı bekleyerek, kendini büyük beklentilere sokmazsın, bu dünyada kimse ilk şiirinde, romanında ve senaryosunda en iyisini başaramaz ama bir başlangıç yapmıştır ve ancak yazmaya devam ettikçe kendini geliştirecek. Yazsın, hikayeyi bitirsin ve bir köşeye koysun. Roman okumaya, yazım tarzlarını, kurguyu ve anlatım dilini incelemeye devam. Sonra bir roman daha yazsın ve bir daha ve bir daha hatta tavsiyem, roman değil kısa hikayeler (seviyorsa hayran hikayeleri bile olur) yazsın. Zaman içerisinde karşılaştırınca görecek ki her yazdığı bir öncekinden daha iyi. Vakti gelince de roman yazmaya hazır olacak inşallah. Kendisini tebrik ederim, içinde yazma aşkı varsa, hobi olarak bir heves uğruna yazmaya başlamadıysa, aynen devam ama bilsin ki seçtiği yol, uzun soluklu ve meyvesi geç yenen bir ağaçtır.