Robert'ın Piçleri (Bölüm 17 Eklendi)


#1

Tanıtım

Hikaye, Cersei Lannister’ın kehanetindeki Robert’ın 16 piçinin en büyüğü Henry Fırtına’nın Yedi Krallık’a gelişi, yükselişi ve görevini tamamlaması üzerine planlanmıştır. Karakterler seriden ilham alınarak yazılmıştır.

Hikayenin başlangıcı, Kral Robert Baratheon’un saltanatının son yılında, Kral Eli Jon Arryn’in ölmesinden birkaç ay öncesinde Braavos’da, Deniz Lordu ve Braavos zenginlerinin yaşadığı bölgedeki bir konakta geçmektedir.

BÖLÜM 1
Henry, sabah ışığı vurmadan önce kalkmış, odasının penceresinden Braavos’u seyre dalmıştır. Dar Deniz’in karşısında babasının krallığını hayal eder. Ve düşünür. İhanetleri, olmuş ve olacakları düşünür. Öğrendiği ilme, hocasına ve sonra kendisine lanet eder. Daha da önemlisi her şeyi bildiği halde hocasının, ''Geçmişi değiştirmek faydasızdır evlat, geleceği değiştirmek ise hataların en büyüğüdür. ‘’ sözünün getirdiği yükün altında ezilir. Babam diye düşünür Henry. Babamı kurtarmam gerek ama nasıl ?

Düşünceler arasında karısı Medea’nın kalktığını duymaz. Kuzgun karası gözleri ve saçlarıyla, gülümsediğinde yüzünde oluşan gamzesi ve masum bakışlarıyla Medea. Babası Myr’in zengin yargıçlarından biri olan, kocasına getirdiği çeyizle Yedi Krallık’ın borçlarını ödeyebilecek Medea. Henry’nin dünyada ki tek varlığı, oğlu Steffarion’u doğuran ve kocasına aşkla bağlı Medea. Henry karısının yüzüne baktığında kendisinden utanıyordu. ‘‘Bu kadar güzel ve bu kadar masum birini hakediyor muyum ?’’ diye kendini yiyordu. Medea her sabah yaptığı gibi gülümsedi ve kocasının yanına, pencere sekisine oturdu.

-Yine ne düşünüyorsun prensim ?

Henry gülümser ve karısının ellerini tutar.

-Prens ? Piç bir prens demeliydin leydim.

-Benim prensimsin. Benim kralımsın. Benim her şeyimsin.

Henry karısını öper ve sarılır. Kulağına;

-Leydimi hak etmek için hangi tanrıya lutufta bulunduysam o tanrının müridi olmalıyım.

-Hadi, gün başlıyor ve biz hala odadayız.

Karısının sözleriyle kendisine gelen Henry hazırlanır ve kahvaltı yaptıkları salona geçer. Oğlu Steffarion’u dadısının tüm çabalarına rağmen kahvaltısını etmemiş halde bulur. Kardeşleri Orys ve Barth karşılılklı oturmuş sohbet ederken kız kardeşleri Alyssanne ve Merry dikiş dikerler.

Kardeş. Henry’nin içini ısıtan en önemli şeylerden biri kardeşleri olmasıydı. İlmi öğrendiğinden beri kardeşlerini aramış ve onları bulduğunda yanına almıştı. 16 diye düşündü. Kral Robert’ın 16 evladı. Önce ölenleri bulmuştu Henry. Onların yüzlerini ve mezarlarını bulmuştu. İlim ona bu fırsatı veriyordu. Geçmişin en karanlık yerlerinde Henry’nin umutlarını bulduğu gibi kardeşlerinin soğuk bedenlerinin yerlerini de bulmuştu.

Casterly Kayası’nda ki ikizleri bulduğunda Henry on dört yaşındaydı. İlmi öğrenmeye başlayalı dört sene olmuştu. Kardeşlerinin kızıl pelerin giyen iki asker tarafından sessizce boğuluşunu izlemiş ve bir yemin etmişti. Kardeşlerinin geri kalanı aynı akıbete uğramayacaktı.

Önce Orys’i bulmuştu Henry. İkizlerin ölümünü gördükten iki ay sonra. Fırtına Topraklarında Kara Liman’a bağlı bir köyde annesiyle yaşıyordu. Henry onu istediğinde annesi üç ejder karşılığında Orys’i satmıştı. Orys abisine öyle sıkı sarılmıştı ki Henry karar vermişti. Aç da yatsa evsiz de kalsa kardeşleri yanında olacaktı.

Barth ve Jon’u Nehir Topraklarında Bracken ve Blackwood arazilerine yakın yerlerde bulmuştu. Yanında Orys’de vardı o zaman. Orys Henrys’den sadece iki yaş küçük olmasına rağmen ağabeyine o zaman da sadık bir yapıdaydı. Barth, Henry’nin dediklerine inanmamış, Jon ise küfürler savuşturmuştu. Ama ikisi de gelmişti, aileleri olmayan yetim çocukları kimse istemiyordu.

Sonra bir imge daha görmüştü. Büyük bir kalede sarışın güzel bir kadın ölü bir çocuk doğuruyordu. Siyah saçlı ve mavi gözlü ölü bir oğlan. Henry’nin kalbi sıkıştı. Ölü bir kardeş daha. Tam ağladığı sıra bir imge daha gördü Menzil’de bir genelevde ürkek bir kız ve onu sürekli döven yaşlı bir kadın. Alysanne’i o pis yerden aldığında ve gerçeği anlattığında Alysanne ağabeyinin paçasına yapışıp ağlamıştı.

Osmund’u Kral’ın Şehri’nde bulmuştu. Annesi bir septa olmasına karşın Kral Robert’la birlikte olmuştu. Henry kardeşini aldığında septa minnet etmiş ve kırk gün oruç tutup kefaret ödeyeceğini söylemişti. Osmund o zaman 8 yaşında bir çocuktu. Henry onu Braavos’a getirdiğinde olanları anlamayacak yaştaydı.

Henry’i asıl şok eden kendi gözünün önündeki kız kardeşi Merry olmuştu. Bir kadın kaptanın kızı olan Merry sürekli Braavos’a geliyordu ve Henry gerçekleri söylediğinde şaşırmamıştı. Annesiyle konuşmak için karavanına gittiğinde annesi Merry’nin sevgilisi Lys’li yakışıklı çocukla yatıyordu. Merry hiç bir şey söylemedi ve annesinin adını bir daha ağzına almadı.

Alys, Yeşilkaya’da Lord Estermont’un piç torunu ve Kral Robert’ın kuzeninden olan kızı olarak Henry’nin karşısına çıkmıştı. Lord Estermont’u ikna etmek zor olsa da kız kardeşini yanına getirmişti. Ve onun yanında birçok leydi eşlikçi ve şövalyede gelmişti.

Ancak Alys’in ardından imgeler gelmemişti. Kardeşlerinin hepsini bulamamıştı ancak yaşadıklarının farkındaydı. Kahvaltı masasına oturduğunda kalan kardeşlerini düşünüyordu. Orys ağabeyinin bu durumunun hemen farkına varmıştı.

-Ağabey, bir şey mi oldu ?

Masadaki herkes ona bakıyordu. Merry ve Alys telaşla, Alyssanne ve Osmund merakla. Eşi gülümseyerek ve Barth ağzında yulaf ezmesiyle. Jon elindeki soğuk Arbor altınını içerken bakıyordu.

-Hayır, aklım karışık sadece. Yapacak işlerim var. Size afiyet olsun.

Masadan kalkıp odasına geçti. Konağı kalabalıktı Henry’nin. Essos’da birçok sürgün ona biat etmişti. Sadece kendi hane halkından şövalye sayısı 650 kadardı. Hemen hemen hepsi sadakatini tamamlamış, Henry’nin güvenini kazanmış kimselerdi. Leydilerin bir kısmı Westeros’dan kaçan, bir kısmı ise sürgünde ki asil hane üyelerinden yada Özgür Şehirler’in zenginlerinin kızlarıydı. Ama hizmetkarlar bizzat Westeros’dan, babasının özel seçimleriydi. Silah ustasından çamaşırcı kadınlara, aşçılardan kişisel üstadına kadar herkes Henry’nin çocukluğundan beri yanındaydı.

Henry masasına oturdu ve odasını kilitledi. Perdelerini kapattı ve onu çıkarttı. Yanmayan, ısıtmayan mumu. Geçmişin aynası ve geleceğin anahtarı olan mumu. İmgeler bugün gözükecekti ve Henry’nin yolunu aydınlatacaktı. Önce bir şey olmadı, karanlık ve soğuk. Sonra birden bir imge gördü, demirhanede çalışan bir oğlan. On beş yaşlarında. Bir miğfer yapmayla uğraşıyordu. ‘‘Biri daha’’ dedi Henry. Tam yaklaşırken daha önce olmayan bir şey oldu ve imge değişti, bu sefer dağların arasında bir katırın üstüne kısa siyah saçlı bir genç kız vardı. ‘‘Olamaz, bu ilk kez oluyor’’ diye içinden geçirdi Henry. Oda soğumaya başlamıştı. Sonra yine bir imge gelmişti, bu sefer bir kalede on yaşlarında bir çocuk kitap okuyordu. Henry ellerini başına koydu ve hayretle izledi. Üç diye içinden geçirdi. Üç.

Cam Mum eriyip yok olmadan önce bir imge daha gördü. Babası ve onun meşru çocukları. Yanında kraliçe vardı. Sarı saçlı kadın ve sarı saçlı çocukları. Masaya öfkeyle vurdu Henry, mum birden söndü. Babasının gerçek çocukları Essos’daydı, bir kaledeydi, bir demirhanedeydi, bir katırın üstündeydi. Ama sarayda değildi.

‘‘Geleceğim’’ dedi Henry, ‘‘Geleceğim ve hak ettiğimi kendim ve kardeşlerim için alacağım.’’ Eski yada Yeni hiçbir tanrı beni yolumdan çeviremez.’’

NOT: Bölüm sonu arkadaşlar, lütfen eleştirilerini yazın, bu eleştirilerle devam edeceğim, okuduğunuz için teşekkür ederim :slight_smile:


#2

Devamını bekliyorum dostum :slight_smile:


#3

Bu gidişle devamını sana özel atarım :smiley:


#4

Beğendim @"ulu_kurt"cum. Tek bir sorum var en büyük piç çocuğu Mia mı Mya mı işte Vadi’de olan değil miydi?


#5

Güzel başlangıç. Devamını bekliyorum.


#6

Çeviri ekibimizin lideri @Ulu_Kurt reyiz. Severek okuyoruz, devamını bekliyoruz kardeşim.


#7

Kraliçem aynı anda birçok çocuk olabiliyor, Henry 20 yaşında aslında Mya 19


#8

Bölüm 2
Gün Henry için erken başlamıştı. Deniz Lordu ile sabah kahvaltısında buluşmuş, Braavos’un zenginleri ile limanda toplantılar gerçekleştirmiş, Mor Limanda kendisine ait gemileri kontrol etmiş ve tersanelerde hazırlanan gemilerinin yapılışını izlemişti. Henry’nin aklına o sabah gördüğü görüntüler geldikçe “daha az” diyordu, “Elimden daha fazlası gelmeli”.

Braavos, Westeros’da olan olayların hemen duyulabileceği bir cennetti. Adamlarını hergün limanlara gönderiyor yeni haberler öğreniyordu. Son gelen haberler monotondu, turnuvalar düzenleniyor ve birkaç yeni şampiyon çıkıyordu, yaşlı lordlar ölüyor ve varisleri kalelerine yerleşiyordu. Kral hala yaşıyordu, “Babamı kurtarabilirim belki” diye düşündü, “Ama ona kendimi nasıl anlatabilirim? Bana neden inansın? Ben bir piçim ve meşru veliahta iftira atıyorum, kolayca kellemi alabilir” diye düşünüyor, huzursuz hissediyordu. Ama yine de hazinesini arttırmayı ve gemiler almayı bırakmıyordu.

Braavos’un Deniz Lordu ellili yaşlarda, geçmişte ki güzelliğinin aksine yüzü ve vücudu yağ bağlamış, bütün gün şarapları ve kadınları ile vakit geçiren bir adamdı. Tuvalete gitmek için yerinden kalkıyordu ve kendisine hediye getiren adamların getirdikleri hediyelere bakmak için kafasını yemekten kaldırıyordu. Lordun oğulları kendi gençliği gibi alımlıydı ama onlarda Braavos’un aristokratlarıyla meşgul oluyor, babalarının ölmesinin ardından yerine geçmek için adeta yarış yapıyorlardı. Deniz Lordu’nun kendi söylediğine göre arkadaşı yoktu ve dalkavukları çoktu. Henry çocukluğundan beri Deniz Lordu ile iyi geçinmiş, ona Westoros’u anlatmış ve büyük bir hazine kazanmak için gerekli adımları atmıştı. Lorda hergün binlerce hediye gelirdi ve lord kendi tebaasına ve yüksek makamdaki dostlarına lüzumsuz gördüğü hediyeleri verirdi. Bunun tek nedeni yükte ağır pahada hafif hediyelerin yer kaplamasından kurtulmakdı. Lord sadece kendisine hediye edilen kadınları reddetmezdi. Braavos’da köle yoktu ama Lys’in yatak köleleri lordun “hizmetkarları” olarak tanıtılıyordu ve lordu onlarca hizmetkarı vardı. Bazıları lordun gözünden kaçabilirse Braavos’un pahalı zevk evlerine kaçıp ünlü fahişeler arasına girmeye çalışıyordu.

O gün içinde Henry birkaç gemi ambarı dolusu Qart’tan gelmiş baharat, Myr Danteli ve Bofa Balığı sahibi olmuştu. Bofa balıklarını daha önce de alışveriş yaptığı Paçavra Limanı’nda ki balıkçılara satacak ve en azından birkaç kese altın ejderha sahibi olacaktı. Henry yaptığı her alışverişde Westeros’un altın ejderhasını kullanırdı. Myr dantelini Eski Şehir’e ve Lannis Limanı’na giden gemilere satmak için kardeşi Jon’u göndermişti. Baharatlar daha çok para ederdi, gemilere satılmayacak kadar kıymetli olan baharatları zengin ailelere satmak kolaydı. Gün bitmeye yakın Henry’nin üç küçük sandık altını vardı. Ama altınlar tersaneye yeni gemiler yaptırmak üzere gönderilecekti.

Henry’nin şimdilik yirmi savaş gemisi vardı. Savaşçıları kendi hane halkından şövalyelerdi. Henry son birkaç ayda daha fazla gemi almak için ticaret yapıyordu ve ailesi bu durumdan şüpheleniyordu. Orys bu kadar gemi ile korsan mı olacaklarını sormuş, Merry ticaret kadırgalarını korumak için mi savaş gemisi yaptırdıklarını sormuştu ama hiçbiri Henry’den cevap alamıyordu.

Hava kararmadan önce yeniden Deniz Lordu’nun sarayına giren Henry yine düşünceler içindeydi ve yorgundu. Tüm kardeşlerini limanlara gösteriyordu, adamları ya gemilerini koruyor, ya evi koruyor ya da haber bulmak için limanlara dağılıyordu. Deniz Lordu ile ufak bir görüşme yapan Henry lordun iştahlı bir şekilde süt domuzu yediğini gördüğünde acıktığını hissetmişti. Lord yattığı yerden birkaç top kumaş, kafesler içinde çizgili yirmi at ve Volantis’e satması için bir gemi dolusu köpek vermişti. “Fazla etmez” diye düşündü Henry, köpekleri satmak için tekrar limana gitti ve çok geçmeden elinde bir çuval gümüşle evine yol almaya başladı. Akşamları Braavos tehlikeliydi, Mor Liman sakin olsa da Paçavracı Limanı her türlü insanın olduğu pislik bir yerdi. İnsanlar birbirlerine çarptıkları için kavga edip ölebilirlerdi.

Henry sonunda eve vardığında bugünkü hazinesini hazine odasına kaldırdı. Hazine odası birkaç sandık altın, birkaç çuval gümüşten oluşan mini bir servetti. Odanın anahtarı sadece Henry’de vardı. Odada çok oyalanmadan karısının yanına gitti.

Leydi karısı oğulları Steffarion’la oyun oynuyordu. Madea’nın her yönünü sevdiğini hissetti Henry. Karısını ve oğlunu izlemek ona gurur veriyordu. Madea’nın siyah saçları hergün farklı bir kokuyla kokardı. Ama bakışları hep aynı sıcaklıktaydı. Karısını seviyordu Henry.

Arkasından sessizce yanaşan kardeşi Barth’ın sesiyle irkildi. Barth bir demirci gibi iri var kaslıydı ama yüzü çocuksuydu çünkü daha ön beş yaşlarındaydı. Henry “Arkamdan sessizce neden geldin Barth, beni korkutmam hoşuna mı gidiyor ufaklık” diyerek üzerine atılmıştı kardeşinin. En sevdiği ikinci şey buydu. Kardeşleri ile çocuk gibi eğleniyordu. Nerden çıktıklarını anlamadan Orys ve Jon’da aralarına katılmış, birbirlerinin üzerine çıkıp diğerini altta bırakmaya çalışıyorlardı. Sonunda altta kalan Jon oldu ve oyun kahkaha eşliğinde sona erdi. Terleyen ve yorgunluğu daha da artan Henry olduğu yerde uzanmış ve mermerin soğukluğuna kendini vermişti. Ta ki adamlarından biri gelene kadar.

Üstat Norwin Henry kendini bildi bileli yanında olmuş kişilerden biriydi. Adeta bir baba figürü olmuştu onun için. Üstat babası Robert’tan birkaç yaş büyüktü ve kötü haberleri genellikle adamları ona söylerdi. Habersiz yere odasından çıkıp Henry’nin yanına gelmişse kötü bir haber vardı. “Bu kadar erken olmuş olması imkansız, daha hazır değilim” diyordu Henry ama Üstat Norwin’in yüzü kederli görünmüyordu. Ayağa kalkıp kardeşlerine masaya geçmelerini söyledi ve üstadın yanına gitti.

-“Sizi gördüğüme sevinmeli miyim Üstat?”

-“Ah lordum beni bağışlayın sadece haberiniz olması için bu haberi getirme gereksinimi duydum.”

Henry hafif telaşlıydı ama sormak zorundaydı. “Haber nedir ?”

-“Babanızın Kral Eli Jon Arryn’in ölüm haberini aldık. Kendisi hastalıktan ölmüş.”

Henry duraksadı. Tanımadığı bir adam ölmüştü ama bu adam babasının güvendiği tek adamdı. On yıldan fazla kral eli görevinde kalmış ve diyar barış içindeydi. “Hastalık ? Jon Arryn yaşlı bir adam mıydı? Hakkında bu kadar mı bilgi var elinizde ?”

Üstat cübbesinin içindeki ceplerden birinden bir not çıkardı. “Kendisi yaşlı bir adam olmasına karşın hiçbir hastalık belirtisi yokmuş lordum. Bitin söyleyebileceğim budur.”

-“Anlıyorum. Teşekkürler Üstat. Çekilebilirsiniz yanınıza sonra gelip detaylı konuşuruz.” Üstat reverans yapıp odasına çıkarken Henry yemek için ailesinin yanına gitti. Yemekte durgundu. Kardeşleriyle fazla sohbet etmedi ve yemeğe fazla dokunmadan odasına gitti.

Medea kocasında farklılık sezmiş olacakki arkasından odaya geldi. Kocasının arkasından sarıldı ve “Sorun mu var hayatım ?” diye sordu.

-“Yakında burdan gideceğimizi ve bir süre sefalet içinde yaşayacağımızı söylesem tepkin ne olurdu leydim?” Merakla karısının yüzünü inceledi. Medea önce düşündü sonra kocasının ellerini kendi elleri arasına alıp “Seninle Yedi Cehennemin yedisine birden gelirim ama nereye gideceğiz? Westeros’da bir piç olarak isimlendirileceksin, mülk hakkın olmayacak. Orda ne bulacaksın Henry, istediğin ne ?”

Karısının gözlerinin içine bakan Henry korkuyu gördü. “Benim için, oğlum ve kardeşlerim için korkuyor” diye düşündü. Uzunca karısını öptü ve sonra “Zamanı geldiğinde anlatacağım” dedi.

Gece yarısı Henry uyandı. Cam kenarına oturdu ve camı açtı. “Az kaldı baba. Sona yaklaştık ve ben senin için geleceğim.”

Not: Bu Bölüm biraz daha kısa oldu, bir daha ki bölüm daha uzun olacak ama bilginiz olsun.


#9

Güzel hikaye devamını beklerim.


#10

Robert’in gözüpekliği ve cesaretine sahip sağlam ve gerçek Baratheonlar’ın hikayesi. Asoiaf’taki geri plana atılan üç karakteri telafi edebilir gibi. Devamını bekliyorum.


#11

Kanka çok yavaş ilerliyorsun hızlı yaz biraz, Robert’i öldür artık aksiyon başlasın :slight_smile:


#12

Bölüm 3

Günler birbirini devam ediyordu. Henry ticaret yapıyor, bir eliyle altınlar ve gümüşler topluyor diğer eliyle o altınlarla gemi alıyordu. Limanlardan taze haberler almaya çalışıyordu. Ama haberler çelişkili geliyordu. Bir kaptan Kral Robert’ın Lord Eddard için kuzeye gittiğini söylüyor bir diğeri ise kuzeye gitmesinin nedeninin aslında kuzeyli kadınlarla yatmak olduğundan bahsediyordu. Bazıları kraliçenin kralın atının arkasında diyarı mutlulukla geçtiğini söylerken bazıları kadının altın bir arabada seyahat ettiğini söylüyor yada sarayından dışarı çıkmadığını ve kocasını sarayda beklediğini anlatıyorlardı. Ama bu kadar anlatılanın içinde net bilinen Lord Eddard’ın kral eli olduğuydu. Lord Eddard’ın el olması birçok şeyi değiştirebilir diye düşünüyordu Henry, belki babasının zarar görmesini engellerdi. İçinde huzur vardı Henry’nin.

Akşam yemeğinde kısmen mutluydu. Kardeşleri gün içinde yaptıklarını anlatıp kahkalarla gülüyordu. Oğlu Steffarion kucağındaydı. Henüz 2 yaşında tatlı bir çocuktu oğlu. Mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. ‘‘Bir piç bu kadar güzel olmamalı’’ diye düşündü Henry. Oğlu kendisinden dolayı piçti. Ama bunu da halledecekti. Bir gün oğluna herkes Lord Baratheon diyecekti. Henry oğlu doğmadan önce bu sözü ilk Orys’e vermişti, en sonda oğluna vermişti bu sözü. Bir gün Baratheon olma sözü.

Kız kardeşleri yemekten sonra yine dikiş dikmeye başlamışlardı. Barth ve Jon Cyvasse oynuyordu. Osmund Steffarion’la oyun oynuyordu ve Orys kılıcını biliyordu. Henry Orys’in kılıcına özen göstermesini anlıyordu. Kılıcı bizzat Henry hediye etmişti, Deniz Lordu şarabı fazla kaçırdığı bir vakit ziyafetin birinde Henry’e silah deposundan istediği kılıcı alma izni vermişti. Deniz Lordu sarhoşken birçok söz verirdi. Bu özelliği söylenenlere göre babasına benziyordu. Deniz Lordu otuz yaş genç olsa Robert’ın piç oğullarından biri olmuş olacağını düşünürdü. Deniz Lordu’nun verdiği sözü sabah unutacağını bilen Henry ziyafetten koşarcasına çıkmış ve önceden de gözüne kestirdiği Valyrian Çeliği’nden siyah hareleri olan kılıcı almıştı. Lord’a birçok kılıç hediye edilirdi. Özellikle Özgür Şehirler’in yargıçları önemli hediyeler verirdi. Valyrian kılıçları da bunlar arasındaydı. Hali hazırda lordun hazinesinde dört kılıç daha vardı. Işıl ışıl kızıl renk yayan çift elle kullanılan büyük bir kılıç, turuncu ve sarının tonları olan savaş baltası, yine kızılın tonlarında bir piç kılıç ve Valyrian’ın öfkesini tadacak kadar mat renkte bir uzun kılıç. Henry’nin gözüne kestirdiği kılıç da bir uzun kılıçtı. Kendisi için almadığını o zaman da biliyordu. Savaşmak konusunda Henry uzmandı ama kendisi kadar iyi hatta daha iyi olabilecek kişi için, Orys için almıştı kılıcı. Ziyafete gelip kılıcı krala gösterdiğinde kral sarhoşluğun etkisiyle kabul etmişti, sonraki gün ise bir daha ziyafetlerde o kadar içki içmesine izin vermesinler diye danışmanlarından üçünü öldürttüğünü hatırlıyordu.

Orys kılıcı aldığı günden bu yana bir sevgiliye bakar gibi bakmıştı kılıcına. Henry imreniyordu. Kendisi de kılıç taşıyordu ama asıl mahareti kılıç da değildi. Sert çelikten büyük bir savaş çekici yaptırmış ve talimlerini onunla yapıyordu. ‘‘Babam gibi’’ diye düşündü Henry. Babasına benzemeyi seviyordu, onun iyi bir yüreği olduğunu biliyordu. ‘‘Kötü bir kral olabilir, ama kimse Deli Kral’la babamı kıyaslayamaz’’ diye düşünüyordu.

Henry Jon ve Barth için hatta kendi soyu içinde bir kılıç istemişti. Ama bulmak çok zordu. Essos’da Westeros’dan daha çok Valyrian Çeliği’nden kılıç vardı ama bulması zordu. ‘‘Sonra ki iş, en kolay iş’’ diye düşündü Henry. Aklında daha farklı şeyler vardı, kılıç bulmak başka zamandı. Yatmadan önce her zaman ki gibi muma bakmaya gitti. Odada kendi kendine yanan mumda diyarı görüyordu. Daha önce gördüğü kardeşlerini gördü yine. Demirhane, dağlar ve bir kale. Onları da düşünüyordu Henry. Alys’i yanına almasının üzerinden beş yıl geçmişti ve yeni kardeşlerini yanına alma düşüncesi onu ürpertiyordu. Üstelik kız çok büyüktü, kendisiyle yaşıt olabilirdi. Oğlan ise Jon ve Barth’la yaşıt gibi görünüyordu. Kalede ki küçük oğlanın ise Osmund’dan büyük olduğunu söyleyebilirdi. Bu sırada görüntü değişti. Bir genelev ortaya çıktı. Genç bir fahişe kucağında bir bebek taşıyordu. ''Bu da nesi ‘’ diye düşündü Henry.
Sonra babasının çocuklarını saymaya başladı. Ölen üç çocuk, Westeros’da ki üç kardeş, Henry ve yanında ki 7 kardeşi ile birlikte toplan on dört ediyordu. Hala 2 çocuk eksikti ve biri mumda görünüyor gibiydi. Mavi gözlü ve siyah saçlı bebek. Henry kıza baktığında mutluluk hissetti. Küçük kızı yanına almalı ve kardeşlerini yanına büyümeliydi. ‘‘Demircide çalışan kardeşimi de almalıyım’’ diye düşündü kendi kendine. İkisinin aynı yerde olması gerekiyordu çünkü büyük şehirlerde genelev olurdu ve bu küçük kız Kral’ın Şehri’nde bir genelevde doğmuş olmalıydı. Henry kardeşlerini bulacaktı. Bir iki ay içinde gizlice Kral Toprakları’na gitmeye karar verdi.

Henry odasına yürüdüğünde mutluydu. Bir kardeşini daha bulmuştu ve onu getirmek daha kolay olacaktı. Fahişe kız çocuğundan kurulmak isteyecekti şüphesiz. Odasına gittiğinde tüm düşünceleri kafasından attı ve Medea’nın öpücüklerine kendini bıraktı. ‘‘Yeni bir çocuk yapmamızın zamanı geldi’’ diye düşündü. O gece karısıyla şehvetin doruğuna ulaşmış ve Medea’yı kollarına alarak uyumuştu.

Sabah Westeros’a gideceği kararını ailesine söyledi ve gördüklerini anlattı. Alyssane dehşete düşmüştü ve kızı bizzat almayı teklif etti. Orys ve Barth demirci oğlanı bulmak için geleceklerini söylediler. Merry eski dostlarından birkaçıyla görüşüp bir ticaret gemisiyle ağabeyini bizzat götürmek istediğini dile getirdi. Ama Henry hepsini reddetti sadece Merry’nin planı mantıklıydı. Kardeşine bu görevi verdi ancak tek gideceğini ve kısa sürede iki kardeşini alıp geleceğini bu süre zarfında Orys’in kardeşlerine bakacağını söyler. Merry ile birlikte limana gider.

Kız kardeşlerinin hepsi Henry’i sevdiklerini söylerdi ama Merry başkaydı. Alyssane’la dikiş dikiyor ve Alys’le kitap okuyordu. Ama ikisini de o koruyor gibiydi. Daha erkeksi bir yapısı vardı ve hançerini sürekli kalçasında taşırdı. Ağabeyine danışmadan iş yapmazdı ve ticaret yapıp elde ettiği altınları ağabeyine verirdi. Uzun siyah saçları tıpkı Orys gibi arkada at kuyruğu yapıyordu.

Gemiyi buldular. Bir iki gün sonra Duskandele ve ardından Kral’ın Şehri’ne gidecek ‘‘Fahişe’nin Öpücüğü’’ isimli büyük ticaret kadırgası Merry’nin kaptan annesini eski arkadaşlarından birinin gemisiydi. Kaptan dev gibi bir göbeğe sahip esmer bir Dornelu’ydu. Adamın Merry’e bakışını beğenmeyen Henry kız kardeşini limanın diğer tarafına yolladı. Adam bariz şekilde rahatsız olmuştu ama sonunda birkaç gümüşe anlaştılar. Sonunda limandan ayrılıp kalan işlerini haletti.

Yolculuğa çıkacağı sabah kardeşleriyle vedalaştı. Yanına bir torba gümüş,birkaç giysi, kılıç, ve biraz yiyecek aldı. Karına uzun ıslak bir öpücük verdi ve oğluna sarıldı. Gemiye vardığında içinde biraz sıkıntı vardı. Tek başına gidiyordu. Birkaç adamını almadığına pişman oldu. Gemi harekete başladığında ise umutları yüreğinde çarpıyordu. Gemideki günlerini genelde kamarasında geçiriyordu. Kitap okuyordu, mürettebat üyelerinden bazıları ile cyvsse oynuyordu. Uzun denizden hoşlanmıyordu, fırtınaya yakalanmadığı için kendini şanslı hissediyordu.

Birkaç güne Duskandale’a vardılar. Gemi limanda sadece bir gün kalacaktı ve sonrasında Kral’ın Şehri’ne gidecekti. Henry limana çıktı ve karaya olan özlemini giderdi. Birkaç haber duyabilirdi. Limanda net duyamasa da domuz ölüm ve ihanet kelimelerini duyuyordu. Kimin ihanet ettiğini merak ediyordu ama canını sıkmak istemiyordu. Babasıyla alakalı bir haber olabilir miydi? Bir han bulup girdi. Yedi Kılıç Hanı tabelada yazan isimdi. Hancı birileriyle konuşuyordu, Henry adamın birçok haberi bildiğini anladı ve hancıya ‘‘Kral’ın Şehri’nden ne haber’’ diye sordu.

Hancı gözleriyle Henry’i inceler ve anlatmaya başlar.’‘Kral ölmüş haberin var mı yabancı ? Söylenenlere göre Lord El tarafından öldürülmüş. Bazıları büyük bir domuzun kralı öldürmeye çalıştığı ancak bu işi Kurt’a bıraktığını söylüyor. Kralın kardeşlerinin ihanet ettiğini söyleyenler var. Domuzun kutsal bir işaret taşıdığını söyleyen adamlar var. İşin özü kral öldü ve Prens Joffrey yeni kral oldu. Lord El zindana atılmış, o bir hain ve hailer gibi ölecek.’’

Henry elindeki bira dolu bardağı düşürdüğünde babasını düşündü. Babası ölmüştü ve Henry Westeros’a adım attığı gün haberi almıştı. Babasına gerçeği açıklayamamıştı. Ve babasına bir kere olsun sarılamamıştı.

Henry hayallerinde ki babasını ve kurduğu rüyaları kaybetmişti. Cebindeki gümüşlerin, kalelerin yada hazinelerin önemi yitip gitmişti. Tek bir şey vardı aklında. Babasına yakışan bir evlat olacaktı. ‘‘Bana Robert’ın oğlu demeyecekler, onun gölgesi diyecekler. Senin ruhunun üstüne yemin ederim baba’’. Verdiği sözün ardından gözünden birkaç damla yaş aktı ve gemiye binmek üzere limana yöneldi.


#13

Teşekkürler yeni bölüm için. Olaylar heyecanlanmaya başlıyor. :slight_smile:
Bir iki şey söylemek istiyorum sadece. Bazı yerlerde geniş zamana geçiş yapmışsın. Mesela;
Kardeşine bu görevi verdi ancak tek gideceğini ve kısa sürede iki kardeşini alıp geleceğini bu süre zarfında Orys’in kardeşlerine bakacağını söyler. Merry ile birlikte limana gider.
gibi, bu biraz anlamı bozmuş.
Diğer taraftan Henry’nin, Robert’ın kuzeye gittiğini haber almasıyla ve Ned’in El olduğunu öğrenmesiyle gemiye binip Westerosa gitmesi arasından anladığım kadarıyla bir- bir buçuk hafta gibi bir zaman var. Hadi diyelim ki bir ay olsun ama Westeros’a ayak basar basmaz Robert’ın ölümünü öğreniyor. Eddard’ın El olmasıyla Robert’ın ölümü arasında bir kaç ay geçmiş olması lazım. Hikayede biraz hızlı olmuş sanki :))

Eleştiri değil sadece gözüme çarpan bir-iki şey.
Eline sağlık.


#14

Geniş zaman konusunda haklı olabilirsin gözümden kaçmış sanırım

Ama aslında geçen bölümde Lord Arryn’ın ölüm haberini almıştık. Robert sonrasında Kuzey’e gidiyor ve yaklaşık birkaç hafta sonra saraya dönüyor. Biz Essos’da haberleri hemen almıyoruz ki bu nedenle Lord Arryn’in ölümü geldiğinde büyük ihtimalle Robert Kuzey’e yol alıyordu. Ben biraz zaman atlaması için bişeyler yazdım. 3. bölümün başında olması lazım. Günler geçiyor gibisinden. Bu süre içinde birçok haberin geldiğini de öğrenmiştik. Lord Eddard’ın Kral Eli olması. Zaten El olduktan bir iki hafta sonra Robert öldü diye biliyorum (Yanlış olabilir tabi) Sonrasında yolculuk başlıyor ve deniz yolculuğu belirtilmese de (Benim hatam kabul :D) bir hafta kadar sürüyor. Yani çoktan Robert ölmüş oluyor. Robert’ın ölümünü biraz daha uzatsaydım sıkılıp seriyi bırakanlar olabilir diye bir an önce işi bitirmeyi düşündüm. Hata varsa affola :smiley:


#15

@“Ulu_kurt” ilk başta gittikçe hikayen daha çok sarmaya başladı ve bu bölümü baya beğendim. Ama bir çocuk babası piç diye piç olmaz. Bu karışıklığı gidermek için “Waters/Su” soyadının önüne çeşitli kelimeler getirilir. “Longwaters/Uzun Su” gibi.

Ben de Robert’ın ölümünü biraz hızlı buldum keşke biraz daha uzatsaydın o kısmı. Bir de bir sorum var Henry Robert’in 16 çocuğu olduğunu nereden biliyor? Hadi biz Cersei’nin kehanetinden öğrendik de bu nereden biliyor? Ve Henry büyücü mü neden çeşitli görüntüler görüyor?


#16

Eğer baba piç ise çocukda piç olur. Örnek Walder Frey’in oğlu Walder Nehir’in çocukları da piç. Bu vereceğim ilk cevap :))

İlk kısımda aslında bahsetmiştim ilimden. Özgür Şehirlerde öğretilen mistik eğitimler var ve cam mumu sayesinde geçmişden yada gelecekden haberdar olabiliyor. Bu nedenle 16 çocuğu öğrenmiş. Ve hayır Henry büyücü değil :smiley:


#17

Estağfurullah ne hatası.
Sadece biraz çabuk oldu gibi gelmişti o kadar.
Hem hızlanması daha iyi olur haklısın. Henry’nin, Robert’ın ölümü sonrası olaylarda ki rolü ilginç olacak :))


#18

Bir an önce Robert ölmeliydi çünkü önümde onlarca savaş var. Onların planını yapıyorum şimdi. :smiley:


#19

Bölüm 4

Duskandale’den Kral’ın Şehri’ne gelmek fazla vakit almamıştı. Ama Henry için yolculuğun bir anlamı da kalmamıştı. Babasını gerçekler konusunda uyaramayacaktı yada onu bir kez daha göremeyecekti. Tek düşündüğü bu şehirdeki kardeşleriydi.

Henry limandan inmeden kaptanla vedalaştı. Gemi, Kral’ın Şehri’nden Arbor’a şarap almaya gidecek ve oradan da Pentos’a şarap satacaktı. Çevrede midye ve ringa balığı satan çocuklar, çeşitli sebze ve meyveler satan kadınlar ile kumaş satan tüccarları gördü. Çocukların birinden birkaç midye alıp şehirde sakin bir han olup olmadığını sordu. Nerde olursa olsun bir han dedikodu kaynağı olurdu ve Henry’in ihtiyacı olan kralın ölümüyle alakalı fısıltılardı. Çocuk, Domuzyolu Sokağı’nda fazla ucuz olmasa da temiz ve sessiz hanlar olduğunu; denizcilerin ve tüccarların genelde İpek caddesindeki genelevlerde konaklamak için caddeye yakın sokaklarda kaldığını yada Bit Çukuru’nda ki pis kokan hanlarda kaldıklarından bahsetti. Henry çocuğa teşekkür eder ve iki gümüş verir. Çocuk daha önce ikisini de almamış gibi şaşkın kaldığında Henry çoktan çocuğun bahsettiği hana yola çıkmıştı.

Han, sokaktaki evlerin tamamında olduğu gibi çatısı yana eğimli bir handı. Çocuğun bahsettiğinden daha kalabalık olmasına karşın temiz bir han gibi görünüyordu. Hancı ağzında kahverengi dişleri olan bir kadındı ve Henry oda istediğinde ağzından çıkan tükürüklere maruz kalmıştı. Sonunda oda ve yemek için günlük 2 gümüşe anlaştılar. Henry merdivenlerden çıkarken kadın etrafa tükürük saçmaya ve söylenmeye devam ediyordu.

İkinci katta olan odasında saman bir yatak, kirli bir lazımlık, bir masa ve bir sandalyeden başka birşey yoktu. Henry Westeros’ta en çok lazımlık olmasından nefret ediyordu. Braavos’ta ki evinde tuvalet yaptırmıştı ve kesinlikle lazımlık kullanmıyorlardı. Lazımlığın içinde kalmış pisliğin kokusu midesini alt üst etti, lazımlığı odanın dışına attı ve pencereyi açtı. Başkentin kokusu odanın kokusundan daha iyi değildi ama Henry başka yol bilmiyordu. Hanın ortak salonuna gitmeye ve yemek yemeye karar verdi, belki birkaç yeni haber duyma umudu taşıyordu.

Ortak salonda herkesin konuştuğu konu kralın ölümü ve elin ihanetiydi. Kimileri av sırasında Lord Eddard’ın varg olup babası Robert’ın boğazını parçaladığını söylüyordu, kimi ise domuzun dünyada ki en büyük domuz olduğunu duyan sarhoş kral aptallık edip çıplak elleriyle domuzu öldümeye çalışmıştı. Kimileri Henry’nin amcası Renly’nin babasını öldürttüü yönündeydi çünkü Renly kral ağabeyi ölmeden önce adamları ile beraber şehri terk etmişti. Lord Eddard’ın da adamlarının öldürüldüğü haberi handa dolaşıyordu. Handa çalışan yaşlı fahişelerden biri ‘‘Lord Eddard Kralı öldürdüyse ben hala bakire bir kızım’’ dedi ve handakiler kahkaha attı. Yaşlı fahişeyi genç bir oğlan kolundan tuttuğu gibi yukarı çıkarttığında diğer fahişelerden biri ‘‘Aptal çocuk inandı galiba’’ diyerek kahkanın dahada artmasına sebep oldu. Henry gülümsemek istiyordu ama gülemiyordu. Babası aklına geliyordu.

Hancı yaşlı kadın çıtır çıtır olmuş bir tavuk, sıcak bir somun ekmek ve bir matara şarap getirdi. Henry kadına oturması için bir sırayı gösterdi ve ona sorular sormaya başladı.

‘‘Buraya bir kadın aramaya geldim. Genelevde çalışıyor ve vmavi gözlü bir bebeği var.’’

Kadın düşünüyor gibi gözüktüve sonra ‘‘Nasıl bir genelev ? Lord Baelish’e ait olanlardan mı?’’ diye sordu. Henry hatırlamıyordu. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. ‘‘Bilmiyorum. Bana o fahişeyi ve bebeğini bulursan on gümüş veririm’’ dedi. Hancının duruşu değişti. ‘‘Bu kadar para verdiğine göre sıradan biri değilsin. Bir lord musun zengin bir tüccar mı ?’’ Gözleri kuşkulu bakan kadına tam bir yalan söylememeyi tercih etti. ‘‘Fırtına Toprakları’nda bir lordum. Kardeşim bir fahişeyi hamile bırakmış ve kız eniği doğurmuş. Bebeği alıp kaleme döneceğim ve sen hiç bir şey demeyeceksin’’ hançerini masanın altından gösterdi ve kadın yutkundu. ‘‘Tabi lordum, akşama haberi size ulaştırırım’’ diyerek masadan kalktı. Henry sevinmişti, kimseye belli etmeden bebeği bulmuştu. Yemek yerken kendi kendine düşündü. ‘‘Kadın bana akşam haber verecek, o zamana kadar diğer kardeşimi arayabilirim’’. Tavuğu birdiğinde tekrar hancıyı buldu ve demircilerin olduğu caddeye nasıl gideceğini sordu. Hancı kadın hafif telaşlı bir şekilde tarif etti ve Henry ikinci soruyu sormandan yanından ayrıldı.

Çelik Caddesi Visenya Tepesi’ne doğru çıkılan bir caddeydi. Kardeşinin elindeki miğferden ve mumda gördüğü kadar atölyenin büyük bir demirhaneye ait olduğu belliydi. O nedenle tepeye doğru çıktı. Gördüğü ilk büyük demirciye kardeşinin tarifini yaptı. Yaşlı ve şişman demirci ağzında kalan tek dişini göstererek bahsedilen çırağın Tobho Mott’un çırağı olduğunu söyler ve dükkanını tarif eder. Biraz daha yukarı çıktığında dükkanı görür ve ustayla konuşmak istediğini söyler. Tobho Mott, üstü çıplak elleri isli bir halde gelir. Henry lafı dolandırmadan kardeşini sorar ama birşey belli etmez.

‘‘Çocuğun çok mahir olduğunu duydum. Kalem için onu demirci almak niyetindeyim. Ne kadar istersen veririm’’ diyen Henry’nin lafını Tobho Usta keser, ‘‘Lordum beni bağışlasın ancak Gendry’i bu sabah Kara Kargalar’a verdim.’’

Henry buna inanamıyordu. Bu kadar bahtsız olamazdı. Babasını bulmak için Dar Deniz’i geçmişti ve onca yolun ardından babasının ölüm haberini almıştı. Kardeşlerini bulmak için şehre gelmişti ve isminin Gendry olduğunu öğrendiği kardeşi Gece Gözcüleri’ne katılmıştı. Çaresiz şekilde hana dönme kararı aldı. Kardeşini bulamazdı. Gece Gözcüleri’nin adamını bu koca şehirde bulsa bile kardeşini alıp alamacağı meçhuldü. O adamı soruşturmaya karar verdi ve önceliğinin bebek kardeşi olduğuna karar verdi.

Neredeyse akşam olmuştu ve hancı ortak salonda yemek servisi yapıyordu. Kadının kolunu yakaladı ve ilk boş gördüğü masaya oturttu. ‘‘Bebek nerde’’ diyerek açıkça soruyu sordu. Kadının alnında ter damlaları birikmişti, handa birçok kişi onlara bakıyordu bazıları ise sessizce fısıldaşıyordu. Handa birkaç silahlı adam olduğunu o an fark etti Henry. Sonra kadının kolunu sıktı ve tekrar sordu, ‘‘Bebek nerde’’. Kadın sonunda yavaşça ve sessizce ‘‘Bebek öldü ve seni de öldürecekler’’ dediğinde silahlı adamlar ayağa kalkmıştı. Henry düşünemiyordu, bir bebeği kim öldürürdü, neden öldürürdü? Kendşne bu soruları sormadan merdivenleri üçer beşer çıkmaya başladı. Arkasından gelen seslere bakılırsa bu adamlar yeni kralın adamlarıydı. Odasına vardığında kapıyı kapattı ve kılıcını sakladığı yerden aldı. Hazırdı. Bunun için doğmuş gibi hazırdı.Sonunda ilk adam kapıyı kırıp içeri girdiğinde kılıyla boğazını kesti. Üç adam daha vardı. Belli ki fazla zorlanacaklarını düşünmemişlerdi ama Henry adamları karşıladı. Hepsi odaya girdiğinde kapıyı kapattı ve sırtını kapıya verdi. İkinci adam sağdan yaklaştı ve aşağıdan bir hamle yapan Henry adamı şaşırttı sonra üçüncü ve dördüncü aynı anda saldırdılar ama ikisini birden karşıladı. Üçüncü adam arkasına geçmişti. Henry birden arkasını dönüp kılıcıyla adamın karnını biçti. İki kişi kalmıştı ve Henry daha avantajlıydı. ‘‘Bunlar kasap bile olazmaz’’ diye düşündü. Adamlardan birinin kolunu ani bir hamleyle kestiğinde diğer adam korkuyla geri çekildi. Çok geçmeden diz çöktü ve merhamet istedi. Çizmesine sakladığı hançeri çıkaran Henry ‘‘Merhamet, Fahişe Kraliçe ve Piç Kral’dan iste köpek’’ diyerek adamın boğazını kesti. Kolunu koparttığı admam korku ve acıyla bağırıyordu. Henry adamın saçlarını geriye doğru çekti ve ‘‘Anlat ve hayatını bağışlayayım’’ dedi. Adam ‘‘Lo-lordum. B-ben yapmadım. Allar-Allar Deem’di. O yaptı o öldürdü o…’’ daha çok şey söyleyebilirdi belki ama Henry adamın boğazını kesti. Daha fazla orda kalamazdı ve aşağıya inemezdi. Pencereye baktı, ikinci katta olmanın faydasıyla atlamaya karar verdi. Gümüşleri, giysileri büyük bir çuvala koydu. Adamların birinin üstünden siyah başlıklı pelerini aldı ve kılıcı beline takıp atladı. Atladıkdan sonra hızla limana koştu. Arkasında kimsenin olmadığını fark ettiğinde ara sokakların birinde üstünü değiştip pelerine sarındı. Limanda Braavos’a giden ilk gemiyi buldu. Gemi şafakta yola çıkacaktı. O zamana kadar kaptana ağzını sıkı tutması için fazladan üç gümüş de dahil 10 gümüş verdi. Sonra limanda Braavos’a gidecek diğer gemilere de binip onların kaptanlarıyla da konuştu ve ağzını sıkı tutmaları şartıyla 10’ar gümüş verdi. Böylece onu arayan her kim olursa bulana kadar gidebilecekti. Gemilerin birinde dinlenmek için izin istedi. Kamarasını güzelce kilitleyip uyudu. Uyandığında şafağa az bir vakit kalmıştı. İlk konuştuğu gemiye bindiğinde limanda silahlı adamlar gördü. ‘‘Beni arıyorlar ama geç kaldılar’’. Geç kalmışlardı çünkü gemi yükünü doldurmuştu ve yola çıkıyordu.

‘‘Başaramadım’’ diye düşünü. ‘‘Kardeşlerimi kaybettim, biri öldü diğer Nöbete gitti.’’ Geminin güvertesinde sakin bir yerde durdu ve limana baktı. ‘‘Geri geleceğim’’ dedi kararlı bir tonla. ‘‘Geri geleceğim ve intikamımı alacağım’’.

Henry için merhamet artık sadece kanı Baratheon akanlar için geçerli olacaktı.


#20

Kitapta gördüğümüz ana karakterlerin görme şansımız olucak mı?