Robert'ın Piçleri (Bölüm 17 Eklendi)


#41

Bölüm 9

Şafak söküp gün ışıldamaya başladığında Henry yola çıkmaya hazırdı. Üç yüz şövalyesi başlarında Sör Osric olmak üzere Henry’i bekliyordu. Henry, Sör Osric’in gelmesini istememişti ama Üstat Norwin ısrar etmişti. ‘‘Güçlü bir kumandan sizin yanınızda olmalı lordum’’ demişti. Kendiside yetiştirdiği iki genç kadınla birlikte at üzerindeydi. Yokluğunda kuzgunlarla kimse ilgilenemeyecekti ama herhangi bir yaralanmada üstadın yanlarında olması önemliydi.

Bin erkek ve bin kadında hazır bir şekilde lordu bekliyorlardı. Yanlarında yol için iki somun ekmek, bir ufak tekerlek sert peynir, tuzlu et ve biri temiz su diğeri de tatlı bira olmak üzere iki matara vardı. ‘‘Fısıltı Yolu bizi kısa sürede istediğimiz yere götürecek’’ diye düşündü Henry. Yokluğunda köylerin kontrolü Orys’de olacaktı. Gün aşırı gelen yeni insanların yerleştirilmesi işiyle bizzat ilgilenecekti.

Erkeklerden ve kadınlardan oluşan iki bin kişinin başında Luke vardı. O da zırh giymiş ve kılıç kuşanmıştı. Henry’nin savaş konseyin de halkı temsil edecekti.

Vedalar edildi. Henry’nin Medea’ya vedası uzun ve şehvetliydi. Karısıyla kulübeden çıkmadan önce ilişkiye girmişti ve herkesin içinde uzun uzun öpmüştü. ‘‘İstediğim gibi olursa bir haftadan uzun süre ayrı kalacağım. Bu ayrılığı güzel hatırlamam gerek’’ diye düşünmüştü. Henry sonunda yola çıktığında neredeyse öğlen olmuştu. Son gelen köylülere ve duyulan haberlere göre Stannis Amcası, Fırtına Lordları ile birlikte Kral Toprakları’na yürüyüşe geçmişti. Kral Toprakları ise surları mühürlemiş, giriş çıkışları tamamen ortadan kaldırmıştı. Henry savaş için geç kalmak istemedi. Fısıltı Yolu sayesinde iki üç gün içinde Uyku Kalesi civarında olacaktı ve sonrası Kral Yolu sayesinde daha da kolay olacaktı.

Fısıltı Yolu, iki öküz arabasının birbirine sürtünmeden geçeceği kadar genişti. Bu nedenle Henry’nin adamları yolda sıkışarak gitmiyorlardı. İki kenarda da ağaçlar vardı. Büyük çam ağaçları, kavak ve meşeleler, huş ağaçları ve sedir ağaçları. Hepsinin arasında boyları göklere uzanan ceviz ağaçları da vardı. Ormanın derinlerinde at kestaneleri vardı. Tepelerin arkasında kestane ağaçları da vardı. Köylüler doğanın verdiği nimetleri topluyor ve en iyilerini lorda getiriyorlardı. ‘‘Hepsi iyi kalpli, ve sadık. En önemlisi bu.’’ Henry onlara kalacak yer vermişti ve onlar karşılığında çalışıyorlardı. Son bir hasat için tüm tarlalara buğday ve mısır dikilmişti. Yeni köyler yapılmaya başlanmış, değirmenlerin temelleri atılmıştı. Köylü kadınların yetenekli ve güzel kızları, kız kardeşlerinin hizmetine girmişlerdi. Henry’in gemilerinde çalışan kürekçilerden bazıları köylü kızlarla evlenmişti. Kürekçiler yeni köyler yapıyor yada Kırık Burun’da gemi yapımına yardım ediyorlardı. Henry’nin halkı mutluydu ve Henry halkına bir zarar gelsin istemiyordu.

Henry oğlu Steffarion için bir gelecek istiyordu ve bu geleceği kurmak için biraz daha bekleyecekti. Halkı içinden birçok kez talep geliyordu. Kalenin bir an önce yapılması ve lordun kaleye yerleştirilmesini istiyorlardı. Ama Henry olması gerekenleri bekleyecekti. ‘‘Olması gerekenler olacak ve ölmesi gerekenler ölecek.’’ diye düşündü. ‘’ Biz hariç. Bizim için en iyisini yapacağım. Oğlum bir gün babamın kalesinin lordu olacak ve Medea’yla Fırtına Burnu’nda uyanacağız.’’

Henry düşündükçe yol kısalıyor gibiydi. Kırk şövalye öncü birlik olarak gitmişlerdi. İkisi geri dönüp Uyku Kalesi’ne çok az bir mesafe kaldığını, lordun siperlerine uzakta kaldıklarını ve kalenin kapılarının kapalı olduğunu söyledi. Kısa süre sonra Uyku Kalesi’ni Henry’de gördü. Büyük ve eski bir kale olan Uyku Kalesi Staunton Hanesi’nin makamıydı ve lordub kapılarında Joffrey denen piçin sancağı vardı. ‘‘Dostum değil ama düşmanımsa çok yaşamayacak’’ diye içinden geçirdi Henry.

Fısıltı Yolu, Uyku Kalesi’nin yakınlarından geçiyordu ama lordun siperlerinden görünmediklerine eminlerdi. Yol, kaleye varmadan doğuya dönüyordu ve Rosby Yolu’na gidene kadar devam ediyordu. Henry ve kafilesi dar yoldan devam ediyorlardı ama kısa süre sonra güneş batmıştı.

Henry meşalelerin yakılmasını emretti ve yürüyüş hızını yavaşlattı. Yol fazla bozuk değildi ama yine de gereksiz maceralara girmek istemiyordu. Ormanların bittiği ve tarlaların başladığı yerde Henry kamp yapma emri vermişti. Kendisi at sırtında olabilirdi ama iki bin kişi yürüyordu. Şövalyelerinden birkaçını Kral’ın Şehri istikametine gönderirken birkaçını da Fırtına Toprakları’na giden istikamete gönderdi. ‘‘Orduların nereye gittiğini öğrenin. Boşuna surların dibinde beklemek istemiyorum’’ demişti. Adamları gönderdikten sonra üstadı, Luke’u ve Sör Osric’i yanına çağırdı. Planlarını onlarla paylaşmak istiyordu. ‘‘Savaşın en kanlı olduğu zamana kadar bekleyeceğiz. Surlar ve kapılar düşüp ordu şehre girdiğinde yük katarlarını alacağız. Yaklaşabildiğimiz yerlerde kaçan tüm atları toplayacağız. Kadınlar çadırları toplayacak. Öncelik lord çadırları, sonra asker çadırlarını toplayacaklar. Savaş bittiğinde zafer sarhoşu olacaklar, şafağa kadar vaktimiz olabilir. Surların yakın mesafesine kadar gelebiliriz. Ama önemli olan görülmemek. Kimse varlığımızı görmeyecek. Üstat yaralı askerler varmı bakacak. Sonra onlara bir teklif sunacak. Kal yada öl. Kabul eden her askeri götüreceğiz. Ayrıca hasar görmemiş zırh, kılıç, miğfer, balta ve başka birçok silah toplanacak. Atlara yükleyeceksiniz. Olabildiğince çabuk bir şekilde şafakta yola çıkacağız. Kimse bizi rahatsız etmeden Fısıltı Yolu’na gideceğiz. Eğer şansımız yaver giderse her birimizi atlara bineceğiz ve her birimiz silah yüklü atlar, yük dolu öküz arabaları ve çadır yüklü katırlarla eve döneceğiz. Sorusu olan var mı ?’’ Henry’nin ayrıntılı anlatımı kimsede soru yaratmamış olacakki kimse sesini çıkarmadı.

Luke okçuluk konusunda gelişmeye başlamıştı ve bir tavşan vurmuştu. Tavşanı Henry ile paylaştı. Tavşanın yağı ellerine bulaşırken şövalyeler geri dönüyordu. Şövalye atından inip diz çöktü ve ‘‘Lordum şu an savaş yok ama çok yakındalar. Şafakta surların dibinde çadırlarını kurarlar.’’ Henry aldığı haberlere sevinmişti. Daha ağır yola çıkacaktı ve yorgunluğu daha az bulacaktı. Şövalyelere uyumalarını söyleyip kendi tavşanının kalanını Luke’a verip sakın bir yer aradı. Uyumaya yakın Sör Osric’in yakınında olduğunun farkına vardı. Sör Osric gülümseyerek ‘‘Birileri uyur ve birileri uyuyanları korur. Uyuyun lordum, yarın yorucu bir gün olacak.’’ Henry Sör Osric’in dediğini yapıp uykuya daldı. Rüyasında yeşil alevleri gördü. Daha önce cam mumlarında gördüğü görüntüyü gördü. Yanan adamlar, suyun üstünde yanan ateş. Ama bu rüyada başka imgeler de vardı. Yeşil bir geyik hızla koşuyordu ve boynuzunu vurduğu yerlerden sarı güller fışkırıyordu. Geyik Henry’e bakacağı sıra Henry korkuyla uyandı. Daha güneş aydınlanmamıştı.

Şafağın gelmesini bekleyene kadar savaş çekicini temizledi. Saf ve kara çeliği yağlı bezle sildi ve tutacak yerini cilaladı. Bu sırada insanlar tek tek uyanmaya başlamıştı. Ekmek ve peynir fazla zengin bir kahvaltı olmasa da son derece douurucuydu. Üstelik tatlı biranın tadında meyve vardı. Henry yola çıkma emri verene kadar herkes kahvaltısını bitirmişti ve güneş yükseliyordu.

Rosby Yolu oldukça sakin geçiyordu. Köyler ve kasabaların uzağından geçiyorlardı, hiçbir çiftçinin onları görmesi olası değildi. Ancak Henry tedbirli davranıyordu. 10 şövalye artçı, 10 şövalyede öncü kuvvet olarak gönderilmişti. Hızla Kral Toprakları’na yol alıyorlar, şakalaşıyorlar ve savaş hakkında konuşuyorlardı. Henry de savaşı düşünüyordu. ‘‘Gördüklerim doğruysa yanımda fazladan adamlar bile götürebilirim’’ diye düşündü.

Kral’ın Şehri’ne bir kaç mil kala öncü kuvvetlerde ki bir asker geri döndü. ‘‘Lordum, Lord Stannis’in orduları kısa süre sonra şehre varacak ve gemiler çoktan Karasu’yu kapattılar. Emriniz nedir ?’’ Henry savaştan fazla uzakta kalmak istemiyordu. ‘‘Savaşın başlamasına kadar yakın bir yerde mevzi alın. Kimsenin dikkatini çekmeyin’’ emri verdi. Ve yürüyüşe devam ettiler.

Şehre vardılarında akşam oluyordu, şehir net görülemiyordu. Ama pis kokusu burna geliyordu; lağım, ufunet ve çürümüş bir şehir kokusu. Surlara yakın kamplar kurulmuştu ve gemiler Karasu’dan geçmeye başlamışlardı. ‘‘Savaş başlıyor’’ diye düşündü Henry. ‘‘Ve birazdan ilk adam ölecek’’.

İlk adam ölmüştü, sonra bir diğeri. Gemiler Kızıl Kale’ye çıkmak için ilerliyordu ve ordular surlara saldırıyordu. Komutanların bir kısmı çadırlarda olmalıydı. Yük katarlarında hala adamlar vardı. ‘‘Adamlar olmasa şimdiye almıştım’’ diye düşündü Henry. Ama adamlar oradaydı ve savaş devam ediyordu. Bağıran ve ölen adamların sesleri Henry’nin bulunduğu noktaya kadar geliyordu. Kadınlar yüzlerini buruşturmuştu ve erkekler aç bir şekilde savaşı izliyorlardı.

Sonra sanki gece güne döndü. Gökyüzü yeşil renk aldı. Cam mumları ve ardından rüyasında gördüğü gibi büyük bir felaket olmuştu. Üstat Norwin’e bakıp ‘‘Bu nedir Üstat ! Savaşçı gökten mi düştü ?’’ Üstat da şaşırmıştı ve heyecanlanmıştı ve endişesi belli olur cinstendi.

''Lordum bu çılgınateş. Kral’ın Şehri’nde ki Simyacılar Loncası yapar bunu. Suda sönmez, eti küle çevirir. İçten içe yakar. Çok tehlikelidir. Korkarım birazdan denizin üzerindeki herşey yanacak. ‘’

Henry denize baktı. Birçok gemiyi gördü. ''Amcamın donanması tarihe karıştı demekki. ‘’ diye düşündü. Ama hala kapılara saldıran askerler vardı. Ve bazı gemiler asker çıkarıyorlardı. Ve sonra yine bir şey oldu. Altın sancaklar taşıyan adamlar amcasının ordusuna saldırıyordu. Henry heyecanla doğruldu ve daha iyi görmeye çalıştı. Üstat Norwin dehşet içinde ‘‘Fırtına Lordları ihanet ediyor. Lordlar amcanıza ihanet ediyorlar.’’ Henry görüyordu. Emrindeki kadınlara dönüp emir verdi, ‘‘Gidin, şimdi tam sırası tüm yük katarlarını Rosby yoluna götürün. Ne kadar bulursanız o kadar atı da yanınıza alın. Çabuk olun’’. Sonra adamlara döndü, ‘‘Sizde çadırlara gidin ve hepsini toplayın ne kadar hazine varsa alın. Ne kadar at varsa alın. Ne kadar zırh ya da kılıç ne görürseniz alın’’ dedi. Üstat Norwin’e döndü ve ‘‘Siz de gidin Üstat. Ne kadar adam bulursanız o kadar kâr.’’ En son şövalyelerine döndü. ‘‘Bizler ise kaçan adamları toplayacağız. Hadi başlayalım’’ diyerek atını tırısa geçirdi.

Fırtına Lordları amcasının sadık askerlerine saldırmaya başladığında zaten hatlar kopmuş ve amcası mağlup olmuştu. Saldıranlar arasında Casterly Kayası’nın Lannister’ları ve Yüksekbahçe’nin Tyrell’larının sancaktarları görülüyordu. Ordu tamamen Kızıl Kale’ye dönmüş, Henry’nin olduğu yerde sadece cesetler ve çadırlar kalmıştı. Henry’nin adamları Florent, Morrigen, Estermont, Fossoway ve daha birçok lordun çadırlarını yağmalamaya başlamıştı. Askerlere ait çadırlar sökülüyor ve boş arabalara yada atlara yükleniyordu. Bulunan atlar bir ataya getiriyordu, heybetli küheylanlar ve büyük savaş atları vardı. Kızıl kısraklar ve siyah canavara benzeyen aygırlarda vardı. Hepsi kolay toplanıyordu çünkü atlar kendi oldukları bölgeye kaçıyordu. Henry siyah bir aygır bulmuş ve üstüne dört asker çadırı bağlamıştı. Üstat Norwin ve eğitimi kızlar askerle bakıyorlar ve yarası hafif olanları kaldırıp atlara bindiriyorlardı.

Sonra yine her şey bir an da oldu. Şehirden silahlı ve atlı bir grup geliyordu. Henry askerlere silahlarını çekmeleri emri vermişti. ‘‘Savaşacağım aklıma gelmemişti ama neden olmasın. Birkaç Lannister’ı cehenneme göndermekadar benim bir zevk’’ diye düşünüp üstünde geyik boynuzları olan miğferini taktı. Elinde savaş çekici vardı ve adamlarının önüne geçti.

Ama gelenler Lannister değildi. Baratheon sancaklı adamlardı. Liderleri sarı zemin üstüne uyuyan aslan olan bir adamdı. Genç birine benziyordu arkasınds aşağı yukarı dört yüz kadar süvari vardı. Genç lider miğfer çıkarttı ve Henry’e dönüp

‘‘Kimsin? Baratheon sancakları taşıyıp, geyik boynuzu miğfer giyiyorsun, neden ? Kimsin yabancı, düşman mı dost mu ?’’

Henry miğfer çıkarttı ve genç süvari önce şaşırdı sonra gözleri doldu. Henry ‘‘Ben Majesteleri Kral Robert’ın oğluyum, sen kimsin, niyetin nedir?’’

Adamın sesi çatallaşmıştı, arkasında ki askerlerden bazıları kendi aralarında konuşuyor bazıları sadece Henry’e bakıyorlardı. Adam sonunda cevap verdi.

‘‘Ben Sör Royce Grandison. Lord Hugh’un torunuyum. Önceki Kral Renly Baratheon’un yaverlerinden biriydim. Birkaç yıl önce beni şövalye ilan etti.’’ Genç adamın gözünden yaş akmaya başladığında zorlansa da devam etti ‘‘Siz, Kral Robert’ın gerçekten oğlu musunuz? Kralım Renly’e çok benziyorsunuz.’’

Henry olanları şimdi anlamıştı, amcasına benzetilmişti. Genç adama döndü ve ‘‘Zamanımız çok az, benimle gelecekseniz ne kadar at varsa toplayın yada ayağıma takılmayın. Gelirseniz anlatacağım, tabi sizin gibi gelecek başka birilerini daha bulursanız minnetdar olurum’’

Şafak sökmeden Henry büyük bir ganimet toplamıştı. Her adam ve kadında üçer savaş atı vardı. Her at yükle doluydu, zarar görmemiş binlerce kılıç ve zırh götürüyorlardı. Onlarca çadır toplanmıştı ve büyük çadırların hazinesi bizzat Henry’e aitti. Üstat, iyileşmesi muhtemel iki yüz adam bulmuştu. Kimisi kolundan yaralıydı ve kimisi bacağından. Küçük kesikleri olanlar vardı yada savaş sırasında aldığı darbeden bayılanlar vardı. Adamlar atlara bağlanmışlardı, üstat her biriyle ilgileniyordu. Kırk öküz arabası kadar yük katırları vardı. Ve her yük arabasına bağlı halde dört savaş atı vardı. Henry’nin kendi şövalyelerinin ise kendi atları hariç üçer savaş atları vardı. Atların tamamına yükler asılmıştı. Ve Henry’e bağlılık bildirmiş adamlar da Fısıltılar’a geliyorlardı. Henry; Sör Royce Grandison komutasında dört yüz yirmi süvari, iki yüz okçu ve beş yüz piyade askeri bulmuştu. Askerler ilk molada yedinin her yüzü adına yemin etmişlerdi. Hemen hemen hepsi Baratheon sancaklarıydı. Hain lordların askerleri yada Stannis’e sadık kalanların askerleri değillerdi. Fırtına Burnu’nun çocukları olarak Henry’e biat etmişlerdi.

‘‘Amcam tahtı şimdilik kaybetti ve Lord Tywin şimdilik kazandı. Ama asıl kazanan benim ‘’ diye düşündü. Hiçbir şeyi olmayan Henry’den onlarca askeri olan Lord Henry oldum. Ve bu daha başlangıç. Yakında herkes ismimi tanıyacak.’’


#42

Güzeldi dostum devamını bekliyorum :slight_smile:


#43

Eline sağlık @Ulu_Kurt


#44

[color=#993333]Bölüm 10

Talim yapan askerlerin sesleri Henry’nin uykusunu böldü. Savaştan döndüklerinden beri hergün askerler talim yapıyor, asker olmak isteyen çaylaklara birkaç hareket öğretmeye çalışıyorlardı. Henry döndüğünde beri bölgesi daha kalabalıktı. Savaşın bitmesinin ardından Henry’nin şövalyeleri eşliğinde başkentten birçok insan geliyordu. Kimisi Boynuz Adamlar isimli Stannis Baratheon’a bağlı tacirlerin akrabalarıydı. Kimisi ise şehirde yiyecek bulamayan boş ağızlardı. Savaşın ardından bağlı bulunduğu lordu ölen ve başı boş kalan askerlerde vardı ve Henry’nin adamları sayesinde Fısıltılar’a geliyorlardı. Toplam asker sayısı dört bin kadardı. Bu sayıya kendi şövalyeleri de eklenmişti ve köylüler içinden asker olmak isteyen adamlar da vardı. Bu yüzden Henry hergün talim yapılmasını emretmişti.

Yeni haberler de alıyordu. Henry geri geldikten birkaç gün sonra Pyne ve Hardy Haneleri elçiler göndermişti. Lordlar biat etmeyeceklerini ancak müttefik olabileceklerini söylüyorlardı. Henry yeni kuracağı köyler için işaretlediği yerleri her iki elçiye de verip kendi ordusunu gösterdi. Elçiler ordunun bu kadar kalabalık olabileceğini beklemiyorlardı çünkü yüzleri bembeyaz olmuştu. Sonunda lordlardan Henry’nin istediğini kabul ettikleri bir mesaj aldı ve yeni köylerin inşaası başladı.

Başkentte ise Joffrey’in Sansa Stark ile olan sözünü bozup Lord Tyrell’ın kızıyla evleneceği haberini aldı. Ayrıca savaştan önce Cersei’nin kızı Myrcella’nın Dorne Prensi’nin oğluyla nişanlanıp Dorne’a gönderildiği haberini yeni alıyordu. ‘‘Güneş birliği sağlandı’’ diye düşünüyordu Henry.

Odasından dışarı çıkıp atına bindi ve Kırık Burun’u gezmeye başladı. Geldiklerinden beri Kırık Burun en büyük köy olmuştu ve Üstadın söylediğine göre artık kasaba şeklini almıştı. Toplam nüfus neredeyse yedi yüz kişiye ulaşmıştı. Diğer köylerin nüfusları dört yüz kadardı ve Orys önderliğinde ki işçiler yirminci köyü kurmak üzere çalışıyorlardı.

Savaş alanından getirdikleri savaş atları büyük bir ahıra konulmuştu. Her savaşçının kendi atı vardı. Üstelik kılıç ve zırhlar da demirciler tarafından yeni gibi yapılıyordu. Boynuz Adamlar’a yakın demirciler de Fısıltılar’a geliyordu ve maharetlerini sergiliyorlardı.

Kız kardeşleri ve karısı ise hergün Henry’e ne zaman kalenin inşaatına başlayacaklarını soruyorlardı. Henry’de bunu istiyordu. Artık kalede kalmaları gerekiyordu ama daha zamanı gelmemişti. ‘‘Bazı olaylar yaşanacak, birkaç kişi ölecek ve sonra Fısıltılar göğe yükselecek’’ diyordu. Karısı anlayış gösteriyordu. Henry geldiğinden beri Medea’ya daha çok zaman ayırıyordu. Her gece yeni bir çocuk için birlikte oluyorlardı ama şimdilik çocuk olmamıştı. Her sabah beraber yakınlarda ki harabeye gidiyorlardı, Medea’nın ömründe görmediği çiçeklerden Henry karısı için bir taç yapıyordu. Medea her sabah yeni tacıyla şehirde geziyordu. Kadınlar hayran kalıp kıkırdıyorlardı. Kız kardeşleri ise bazen ufak kıskançlıklar yapıyorlardı.

Henry Steffarion’la da daha çok zaman geçirmeye çalışıyordu. Oğlunun masum yüzünü her incelediğinde, büyük mavi gözlerinin öpüp kulağına ‘‘baban seni çok seviyor’’ diyordu. Oğlu için ağaçtan oyma birkaç oyuncak yaptırmıştı. Kardeşi Osmund’da onunla birlikte oynuyordu. Ama Osmund’un artık yaver çağının geldiğini biliyordu. Osmund kılıç derslerini bizzat Sör Osric ve Sör Donnel’dan alıyordu ama yaverlik tecrübesi de gerekiyordu. Henry’nin kendi yaveri henüz yoktu. Savaşta yanında yolculuk edecek dostları da yoktu. Tüm dostları denizin karşısında kalmıştı.

Dostlarını daha fazla düşünmenin bir fayda saglamayacağına karar veren Henry, Üstat Norwin’in yanına gitti. Üstat’ın odasında büyük bir masa vardı ve masanın bir bölümünde harita vardı. Haritada Henry’nin inşa ettirdiği köyler ve değirmenlerin yeri işaretliydi. Henry son anlaşmalarla birlikte topraklarını büyük oranda büyütmüştü. Şimdi topraklarına tohum atıyordu, ‘‘Baratheon’lara ait güçlü tohumlar’’ diye düşündü. Üstat Norwin’in kuzgunlarına baktı Henry. Sonra aklında ki düşünceleri Üstatla paylaştı. ‘‘Taca bağlılığı tam bilinmeyen her lorda kuzgun göndermeli ve biatlarını istemeliyiz. Yanımızda olacak olanlar mutlaka çıkacaktır. Ve bize askeri olarak destek verebilirler.’’

Üstat Norwin, sakalsız çenesinin altında ellerini birleştirdi ve düşünmeye başladı. Sonunda konuştuğunda temkinli bir haldeydi. ‘‘Lordum, bu lordlar neden sizi takip etsinler ? Bir başarı yada savaş kazanmadınız ve dahası taht Lannister’ların elinde. Dorne ve Menzil’de onların yanında. Kuzey Kralı ile anlaşma yapmaları halinde barış dolu yıllar gelecek. Peki neden bu barışı katletsinler ? Erken davranıyorsunuz ve bu hata Lordum’’ dedi. Henry yapacak bir şeyi olması gerektiğini düşünüyordu. Ama ne olacağını kestiremedi.

Üstat Norwin’in odasından çıkıp kıyıya at sürdü. Gemileri açık denizde görülebilecek kadar yakın bir yerde demir atmıştı. ‘‘Gemileri uygun bir limana bağlamak zorundayım’’ diye düşündü. Kıyının sessizliği hoşuna gidiyordu ama çok geçmeden arkasında atlı sesleri gelmişti. ‘‘Lordum, size haber getirdim’’ diyordu şövalye. Henry adama döndü, ter içinde kalmış ve siyah saçları yapış yapış olmuştu. ‘‘Anlat’’ dedi Henry. Asker nefesini düzenledi ve anlatmaya başladı.

‘‘Lordum, konseyde sizin Fısıltılar’da ortaya çıktığınız ve asker topladığınız haberi geldi. Lord Tywin ve Lord Mace önemsenecek bir konu olmadığını söyledi’’ şövalye bariz bir şekilde rahatsız olmuş gibi bu haberi vermişti, devamında ‘‘Ancak Lord Mathis Rowan böyle düşünmüyor. Lord Hightower’ın gönderdiği askerler ile kendi askerlerinden oluşan beş bin kişilik bir kuvveti buraya gönderiyor. Kimsenin haber yok. Lord, krala sizin kafanızı hediye edecek ve karşılığında büyük ödüller alacak. Ayrıca Lord Tarly Duskendale civarında Kuzeyli’lerle savaşacak. Bilmek istersiniz diye düşündüm.’’

Henry’nin aradığı fırsat kendiliğinden gelmişti. Lord Rowan’ın askerlerini yendiğinde herkes bu haberi alacaktı. Dahası esir aldığı askerler için birkaç düşüncesi vardı. Günler önce cam mumunda gördüğü görüntü aklına sürekli geliyordu. ‘‘Mavi gözlü, buzdan kılıcı olan canavar’’. Henry şövalyeye gülümsedi, teşekkür etti ve Üstat Norwin’e haberi anlatmak üzere geri döndü. Üstat şaşkın ve korku doluydu ama Henry’nin rahatlığını gördüğünde bir planı olduğunu düşünüp savaş konseyi toplaması önerisinde bulundu.

Henry kardeşi Orys’i acil çağırdı. Yanında Luke ve Sör Royce’da vardı. Orys Luke’la iyi arkadaş olmuştu ve Sör Royce Orys’i gördüğü anda Henry’i unutmuştu. Dahası Orys, ağabeyini görmeye gelmiyor, çoğunlukla yeni arkadaşlarıyla gününü geçiriyordu. Yine de Henry çağırdığı anda gelmişlerdi ama onlar gelene kadar Henry’nin sadık danışmanları, Üstat Norwin, Sör Donnel ve Sör Osric’le planını hazırlamıştı. İçeri kahkahayla giren üçlü Henry’nin karşısına geçip önerilerini söylemeye başladı. Henry hepsini dinledi ve sonunda ‘‘Kendi planımı yaptım. Önerilerinize teşekkür ederim, gidebilirsiniz’’ dedi. Orys bariz şekilde öfkelenmişti ama sadakati ağır basmıştı.

Henry Orys’e Duskendale çevresine gidip Kuzeyli ordudan kalanları buraya getirmesi emri verdi. Orys bu kadarı için teşekkür etti ve odadan ayrıldılar. Henry’nin düşmanları yakında geleceklerdi ve Henry hazırlık için emir verdi. Herkes tetikte olmalıydı. Fısıltı Yolu’nu bilmedikleri için düşmanlar uzun yoldan geleceklerdi, dağların ve ormanların içinden geçmeleri gerekecekti. Henry de ormanın içinde olacaktı ve kendi mevzisini kendi yaratacaktı.

O akşam bir kafile daha gelmişti. Gelenler bu sefer halkın içinden değildi. Köylü yada tüccar değillerdi. Karasu Savaşı sonrasında Altın Pelerinliler içinde bir kısım kaçmıştı. Altın Pelerinliler iyi asker olmasalar da aralarında iyi kılıç kuşanan adamlar vardı. Henry bu adamların tek tek seçilmesi ve buraya getirilmeli emrini vermişti. Sayıları 70 kişiden çok olmasa da hiç yoktan iyiydi. Şehirden getirdikleri haberlere göre ise Lord Tywin derin ittifaklar içindeydi ve kısa süre içinde beklenmeyen haberler alınabilirdi.

Henry adamları dinledi ve ardından yorulduğunu farkettim Kendini Medea’nın kollarına bıraktı. Rüyasında büyük bir geyik gördü. Ve geyiğin ardından çeşitli sancaklar vardı. Henry uyandı ve ter içinde kalmıştı. ‘‘Savaşım başlıyor ve sanırım kazanıyorum’’ dedi. ‘‘Geyik yükselecek, ama hangi geyik olduğunu sadece tanrılar bilecek’’.


#45

Yeni bölüm için sağol, ellerine sağlık.
Durum kızışıyor. Lord Rowan’ı orman içerisinde gafil avlayıp yenecektir ama daha sonra olaylar daha da büyüyecek. Küçük Konsey intikam isteyecek. Acaba Kraliyet ordusunun başında bir Lannister mı olur yoksa Tyrell mi? :))
Henry’e büyük lordların desteği lazım ama hangileri Menzil - Batı Toprakları - Dorne (tam bir müttefik olmasa da) ittifakına karşı gelebilir?
Çatlak pençe hızla büyüyor yakında orası yetmeyecek ve ister istemez yeni topraklar fethetmek zorunda kalacaklar sanıyorum. O zaman da nereye doğru büyürler? Duskendale? Bakire Havuzu? Dragonstone? :))


#46

YA YAYINLASANIZA BE. EMPATİ YAPSANIZA BE.

Eline sağlık @"Ulu_Kurt"cuğum. Çok güzel olmuştur eminim. Sonra okuyacağım. Teşekkürler. aeo

  1. yorumum Şehit Loren’e ithaf edilmiştir.

#47

Çok beğendim @“ulu_kurt”. Henry artık bir tehdit halini almaya başladı. Konseyin de ilgisini çektiyse neler olacak acaba?

Ama bir sorum var Henry konseyin adamlarını yenerse bu kitapta konuşulmuş olması gereken bir şey olmaz mı?


#48

Konsey bilmiyor ki :smiley: Daha doğrusu konseyde konuşulan ve fazla önemsenmeyen konular var bu da onlardan biri. Konsey beş bin askerin saldırdığını bilmiyor.


#49

Nasıl bilmiyor? Biliyor demişsin. Ayy edit yapmışsın edit yapmadan görüp cevap verdim hmm peki. 5 bin asker olayın Rowan mıydı o kendi başına yapıyor yani tamam anladım.


#50

Aynen adam habersiz yapıyor :slight_smile:


#51

Bölüm 11

Yürüyüşleri şafakla birlikte başlamıştı. Lord Rowan’ın gönderdiği ordu kendini o kadar belli ediyordu ki Henry’nin yolladığı keşifçi askerler nerede olduklarını kolayca bulmuşlardı. Dahası, öncü birlik göndermedikleri de belliydi. Anlaşılan ordunun başındaki aptal bu işin çok kolay olacağını sanıyordu.

Orys ve üç yüz askeri Duskendale civarında ki Kuzeylilerden geri kalanları toplamak üzere geri gönderdiğinde yanlarında Üstat Norwin de gitti. Sör Royce Grandison ise Henry’nin planına dahil oldu.

Birleşik Rowan-Hightower Orduları ormanın içinden geçtiklerinde saldıracaklardı. Okçular ağaçların tepesine çıktılar. Ağaçların arkalarına ise bir mızrakçı ve bir kılıçlı duruyordu. Mızrakçı, uzun mızrağı ile düşmanı öldürecek, mızrakçıyı öldürmek isteyen düşman ağacın arkasına geldiğinde bu sefer kılıçlıyla karşılaşacaktı. Sör Royce ordunun arkasından saldırı yapacak, önü ise bizzat Henry kontrol edecekti.

Henry önce parlak çelikten yapılmış zırhını, sonra hanesini temsil etmesi için zırhının üstüne Baratheon renkleri olan bir tuniği giydi. Geyik boynuzları şeklinde büyük bir miğferi vardı. Hepsini giydiğinde Henry dev gibi olmuştu. Kardeşi Jon da Henry’nin yanındaydı. Barth köyleri korumak üzere üç bin piyade ile Kırık Burun’da bekliyordu. Luke’sa yine eğitilen bin bin askerle Nehir Sözü’ndeydi. Henry’nin ordusu her geçen gün artıyordu ve şimdiden beş binden fazla askeri vardı.

Kısa süre sonra Rowan’ların altın ağacını gördü Henry. Ama başka sancaklarda vardı; Hightower’ların beyaz kulesi, Beesbury’lerin arı kovanları, Osgrey’lerin aslanları ve Webber’ların örümceği. İki hane Rowan’lara yeminliydi ve Beesbury’ler Hightower’ların sancaktarlarındandı. Ordunun başında bir Rowan vardı, adam kırklarında ve şişmancaydı. Tüm ordu menzile girene kadar beklediler. Sör Royce haber vermek için iki çelik çubuğu birbirine vuracaktı.

Çok geçmeden ses gelmişti. Aptallık Rowan bir şey duymamış olmalıydı ki yanına gelen kumandanlara gülümseyip yola devam etmeleri gerektiğini söylüyordu. Henry ise artık okçularına haber verecekti. Savaş borusunu aldı ve var gücüyle ötürüdü.

Aaaaahhhhhhooooooooo. Okçular önce Rowan’ların süvari ve okçularını ok yağmuruna tutular. Adamlar okların nerden geldiklerini anlayamadan yolun her iki yanında ki mızrakçılar atlardaki adamları temiz bir mızrak vuruşuyla öldürüyorlardı. Rowan ordusunun ortası çökmüştü. Henry yanında ki üç yüz şövalye ile kendi saldırısını başlattı.

Anlaşılan oydu ki Rowan gerçekten büyük bir aptaldı. Adam Henry gelene kadar hala gülüyor ve etrafına bakınıyordu. ''Tanrıların merhameti domuz ağılındaki temiz çamurdur. ‘’ dedi ve ilk adama savaş çekicini indirdi. Belli ki bir Beesbury’di. Henry’i görenlerden bazıları pes ettiler ve eldivenlerini çıkarıp diz çöktüler. Henry bu adamları toplamak için Sör Donnel’a bir baş hareketi yapıp orduyu yarmaya başladı. Koşa sürede Rowan ordusu perişan olmuştur. Geride kalan kısmı Sör Royce’a teslim olduktan sonra savaş bitmişti.

Henry ölülerin sayılmasını, tamamen soyulduktan sonra gömülmesi emrini verdi. Mezarları kazmak ise esirlere düştü. Henry, Sör Donnel ve Sör Royce’un ortasında durup sayımlara bakıyordu. Sonuçta dört binden fazla adam sadece birkaç saat içinde ölmüştü. Çoğu okçuların okları ile ölürken Henry’nin savaş çekicinin tadını otuz iki adam almıştı.

Yaşayan adamlar ise Henry’nin beklediğinden daha azdı. Dört yüze yakın asker ve yarım düzine soylu rehineleri vardı. Askerlerin çoğunluğu Beesbury’di ama aralarında Rowan’larda görünüyordu. Rehinelerden aptal olan Rowan’ın yanında bir başka Rowan daha vardı. O da kırklı yaşlarda olmalıydı ama daha zayıf ve düz karınlı bir adamdı. Ayrıca İki Beesbury, bir Osgrey, arması sarı zemin üzerine beyaz ağaç olan ve Henry’nin piç olduğunü düşündüğü bir Rowan piçide esir alınmıştı. Henry atından indi ve aptal Rowan’la konuşmaya başladı.

‘‘İsminiz nedir sör ?’’

Adam Henry’nin yüzüne tükürdü ve sonra ‘‘Sana ne piç. Senin gibi bir piçe cevap vermektense ölürüm.’’

Henry yüzündeki tükürüğü sildi ve eldivenli eliyle aptal Rowan’ın yüzüne tokat attı. ‘‘Bir daha yap ve istediğin gibi seni öldürüp cesedini tahtta oturan piçe parça parça göndereyim aptal’’ Sonra herkesin duyabileceği şekilde konuştu ‘‘Biri bana bu domuz çobanlarının kim olduklarını söylesin.’’

Beesbury’lerden biri ayağa kalkmaya çalıştı. Adam kırlaşmış saçları, geniş vücudu ve bodur bacakları ile elli yaşından fazla olmalıydı. Henry iki askerine yardım etmeleri için baş hareketi yaptı. Adam ayağa kalktığında önce reverans yaptı ve sonra esirleri tanıtmaya başladı ‘‘Lordum biraz önce konuştuğunuz kişi Lord Mathis’in kuzeni Sör Myles’dır. Yanında ki ise Lord Mathis’in kardeşi Sör Luthor. Sarı saçlı genç ise Sör Myles’ın piçi Sör Leo’dur. Onun yanında Sör Bennet Osgrey var. Yanımda ki Lord Warryn Beesbury’nin kardeşi Sör Hugh ve ben lordun uzak kuzenlerinden Sör Alan.’’

Henry aptal Sör Myles’ı ayağa kaldırdı ve bir ağaca yaslayıp boğazını sıkarken şunları söyledi ‘‘Tek bir saygısızlık daha et ve piçini gözlerinin önünde doğrayayım. Bugün burada ölenlerin hepsi senin yüzünden öldü aptal sör.’’ adamı bıraktığında neredeyse mora dönmüştü. Sonra esir aldığı askerlere döndü. ‘‘Aranızdan birkaçınızı Kral Toprakları’na göndereceğim. Lord Mathis’e burda olanları anlatın. Ve fidye istediğimi söyleyin. Yanınızda Sör Bennet ve Sör Hugh’u da götüreceksiniz. Ne kadar ciddi olduğum anlaşılsın’’ Henry Osgrey’lerin geçmişte kudretli olduğunu biliyordu ama şimdi hiç bir şeyi olmayan bir haneden daha fazlasını isteyemezdi. Ayrıca Lord Beesbury’nin kardeşi için fazla birşey vermeyeceğini de biliyordu. Henry onları göndererek savaş yanlısı olmadığını gösteriyordu. Ama Rowan’lar için yüksek bir bedel isteyecekti. ‘‘Lord Rowan’a yaşayan yüz Rowan askeri, kuzeni Sör Myles, Sör Myles’ın piçi Sör Leo ve lordun kardeşi Sör Luthor için yüz öküz arabası sebze ve yüz öküz arabası tuzlu et istediğimi söyleyin. İki hafta sonra ormanın girişinde rehineleri teslim edip fidyeyi alacağımı da söyleyin.’’ Adamları şaşkındı, herkes Henry’in altın ejderha isteyeceğini düşünüyor olmalıydı. Henry’nin de kendi planları vardı.

10 asker, Osgrey ve Beesbury’le gittikten sonra Henry Sör Alan’la özel olarak konuşmak istedi. Sör Alan umutsuzca düşünüyordu. Askerlerine Sör Alan’ın yanına getirilmesini emretti. Sör Alan yanına geldiğinde ‘‘Umutsuz görünüyorsunuz Sör Alan. Sizin için de bir fidye isteyeceğim. Bizzat Lord Mathis’e söyleyeceğimden emin olun.’’

Sör Alan acı bir gülümsemede bulundu ve konuşmaya başladı. ‘‘Lordum beni bağışlayın ama beklediğinizi alamayacaksınız. Dediğiniz gibi askerlerin yüzü Rowan. Kalan askerlerin bir kısmı paralı asker. Hightower’ların tamamı ölü. Elli Osgrey ve yetmiş kadar Webber var. Lord şüphesiz bu askerleri de alacak. Lord Mathis Karasu’dan sonra birçok toprağa sahip oldu ve isyancı lordların kaleleri de dahil. İstediğiniz iki yüz arabalık fidyeyi getirecek. Ve yanında altında getirecektir. Dediğim gibi Osgrey ve Webber’leri de almak için. Beesbury’ler yüzden az. Üstelik ben lordun uzak akrabasıyım. Babam, bir önceki Lord Ben Beesbury’nin kuzeniydi. Şimdiki lordun kardeşleri, oğulları ve kendi kuzenleri var. Üstelik hanenin daha uzak dalları da. Benim için birşey vermeyecek. Askerleri içinde öyle. Savaşta öldüler diyecek. Lord Hightower ödülün en büyük kısımlarını alırken sancaktarları içinde pay ayırır. Bu payı bizi almak için harcamaz.’’

Henry’nin elinde boş bir rehine vardı. Ama Henry’nin kendi düşünceleri vardı. ‘‘Mavi gözlü canavar’’ diye düşündü. Sonra Sör Alan’a döndü. ''Sör evli misiniz ? ‘’

‘‘Evliydim, bir zamanlar. Karım kuzenlerimden biriyle kaçtı. Birkaç çocukları olmuş. Ama bu uzun süre önce oldu Lordum. O zaman gençtim. Çocuklarım yok, karım yok. Ölmek tek kurtuluşum’’

‘‘Ölüm, en tatlı meyvedir Sör Alan’’ dedi Henry. ''Ama sizin için farklı düşüncelerim var. Bunları kısa zaman sonra öğreneceksiniz. ‘’

Konuşma bittikten sonra esirler Henry’nin yeni yaptırdığı ve dış bölgelerde olan Karaağaç köyüne götürüldü. Köye ismini veren ağaç, tam köyün ortasında ve kapkaraydı. Uzun bir ağaçtı. Henry esirlere iyi muamele edilmesi emrini verdikten vakit akşama döndüğünde Kırık Burun’a geri döndü. Kardeşi Orys geri dönmüş ve ağabeyini bekliyordu. Henry kardeşi ve üstadı dinlemek için kendi kulübesine çağırdı. Orys söze başladı.

''Kanlı bir savaş olmuş. Lord Tarly ordunun üçte birini kesmiş ve Dağ neredeyse kalan orduyu yok etmiş. Kaçmayı başaran yüz kadar adam vardı ve yaralanan kırk adam daha. Bütün bulduğumuz onlardı Lordum. ‘’

Üstat Norwin zincirlerini çekiştirmeye başladığında Henry kendi savaşını merak ettiğini anlamıştı. Kısaca kendi hikayesini anlattı. Orys fidye için neden altın istemediğini sordu. ‘‘Çünkü kış geliyor kardeşim. Yakında kaleyi inşa ettireceğim. Fidyeyle gelen yiyecekler bize üç yıl yeter, tanrılar izin verirse. Halkımı aç bırakamam. Altın aç kaldığımız zaman bir şeye yaramaz. Bırak bizi aptal sansınlar. Kış onlar için geldiğinde açlıktan ceset yiyecekler. Ve korkarım kardeşim, kış sandığımızdan daha yakın.’’


#52

Paragraf geliyor arkadaşlar herkes siper alsın.

@"ulu_kurt"cum, şimdi ilk başta bu bölüm için genel yorumlarımı söyliycem sonra da çok fazla kitap okumam üzerinden genel olarak yorumluycam hikayenin gidişini. Umarım senin için faydalı olur.

Bu bölümü ayrı bir beğendim çünkü olaylar çok gerçekçiydi. Herkesin kendi bir hikâyesinin olması çok hoştu. İşte Alan’ın karısı kuzeniyle kaçmış, bir tanesinin piçi varmış gibi. Bu hikayene gerçeklik sağlamış. Zaten Viki ile uğraştığın için bu işleri çok iyi biliyorsun. Tahminen hikayende geçen herkes gerçekten olan kişilerdi. Gerçekten dediğim Martin’in yarattığı kişilerdi senin kendi kurgun değildi.

Onun dışında savaşı güzel anlatmışsın keşke biraz da savaş psikolojisinden bahsetseydin. Ya işte Henry’nin öldürürken hissettikleri gibi. Onun dışında savaş sahnesini ve taktiklerini beğendim. Sadece biraz daha ayrıntı hoş olabilirdi. Gerçi roman da yazmıyorsun, bu daha çok kısa bir fan-fic ama dediğim gibi olsaydı gerçeklik daha da artardı.

Şimdi genel yorumlara geçiyorum. Ben kurgunu çok beğendim. Zaten büyük bir Baratheon hayranısın anladığım kadarıyla iki sevdiğin Baratheon’u birleştirerek Henry karakterini oluşturmuşsun. Ben kendisinde hem Robert hem Stannis izlerini görebiliyorum. Ama duygulara az yer veriyorsun bence. Karakterin içinde bulunduğu psikolojik durumu ne kadar açıklarsan karakter o kadar derinleşir, o kadar grileşir. Mesela Martin Jaime karakterini bu kadar iyi psikolojik olarak açıklamasaydı bu kadar epik olamazdı.

Betimlemeler orta durumda aslında. Ben betimlemeleri çok seven bir insanım. Betimlemeler ne kadar fazlaysa hikaye o kadar gözümde canlanır. Benim açımdan betimlemelerin fazla olması güzel olur. Ama başka okuyucular da sıkılabilir ama kendi düşüncemi söylüyorum sonuçta. Betimlemeler metni canlı tutar. Savaş meydanını daha canlı anlatabilirdin. Okun adamın boğazına girmesiyle adamın yavaşça atından düşüşünü betimleyebilirdin.

Bence en büyük sorunun üslupta. Akıcı bir üslubun var ama kiplerle sorun yaşayabiliyorsun. Gerçi bu hikayende bir sorun olmadı da haber kiplerin bir anda kayabiliyor. Geçmiş zamanda hikayeyi anlatırken bir anda geniş zamana geçebiliyorsun. Onun dışında benim gibi dil bilgisi takıntılı arkadaşların fark ettiği gibi “de/da” ve “ki” yazımlarında hata var. Ama sonuçta bunu roman yapıp yayın evinde bastırmayacaksın. Bu yüzden bu hataların olması sıkıntılı değil sadece tam bir eleştiri yapmak için söyledim.

Karakter yaratmada başarılısın ama karakterlerin geçmişini biraz da oluşturmalısın. Çok fazla isim olması olayı gerçekçi kılıyor ama mesela Orys şövalyeler tarafından mı yetiştirilmişti (asla bu kısımları hatırlamıyorum kafadan atıyorum ana olayı anlatmak için) o mesela şövalye geçmişine uygun konuşmalar yapsın. Kılıcıyla falan uyusun mesela geceleri. Buna örnek olarak Tyene’i düşünebilirsin. Annesi bir rahibe olduğu için arada dini kelimeler kullanırdı. Bu karakterler de bu tarz olursa gerçekçilik artar.

Sanırım eleştirilerim bu kadar aklıma gelen olursa söylerim yine. Dediğim gibi çok fazla kitap okuyan bir insan olduğum için bu konuda bazı bilgilere en azından sahip olduğumu düşünüyorum. Hikayeni genel olarak beğendim bunlar sadece bir feedback. Benim de kafamda bir fan-fic fikri var cesaret edebilirsem belki ben de senin gibi paylaşırım.

Biraz uzun oldu ama inşallah üşenmeden okursun. Saygılar,. sevgiler


#53

Bölüm 12

''Beylik arazileriniz otuz köy, birçok tarla, madenler ve taş ocakları ile üç değirmenden oluşuyor Lordum. Köyleriniz; Kırık Burun, Nehir Sözü Kahverengi Orman, Uğultu Tepesi, Ayı Bayırı, Fırtına, Madenağzı, Bakireler, Tepebaşı, Demirağaç, Çakıl Yol, Batak Burun, Dalga Vuran, Çapalar, Dağ Geçidi, Sisli Mezra, Koca Mağara, Kurugöl, Yosun Kayası, Büyük Harabe, Derin Vadi, Midye Kıyısı, Keskin Kaya, Karaağaç, Uçurum Dibi, Yıldız Ocağı, Yengeç Köyü, Mezarlar ve son olarak Küçük Darry’den oluşuyor. Köylerin nüfusları aşağı yukarı aynı, her köyde beş yüze yakın kişi yaşıyor. Ayrıca Maden Değirmeni, Karaorman Değirmeni ve Yengeç Değirmenide gelirleri ile bize destek olacaklar. Tarlalara ekinler yapıldı ve çobanlarınız koyun sürüleri ile inek sürülerini dağlara çıkardılar. Toplam asker sayısı ise son gelenler ve Sör Donnel’ın eğitim verdikleri ile birlikte yedi bine yaklaştı. Ayrıca Nehir’den gelen insanlar için yeni açacak köy kalmadı lordum. Şimdilik yeni eklemeler yapıyoruz. Ayrıca çevrede ki lordlara gönderdiğim elçilerden de haberler geliyor. Cave’ler ve Boggs’lar elçilerimizi tutuklamışlar, Brune’lar ise anlaşmaya yanaşmıyorlar. Pyne’ler ile Hardy’ler verdikleri sözden cayıp adam topluyorlarmış. ‘’

Henry yeterince dinlemişti. Konuşacak bir çok şeyi varken küçük lordların sorunları canını sıkıyordu. Sonunda haritaya baktı ve aklındakileri söylemeye başladı.

‘‘Orys, beş yüz adamını al ve Lord Cave’ın üzerine yürü. Gerekirse öldür, eğer diz çökerse zincire vurulu halde getir. Kan dökmemeye çalış. Lordun varisi de gelip diz çökecek ve bundan sonra bana biat edecek, köylerindeki halk benim halkım olacak ve yeni lordumuz sadece küçük kulesinin lordu olacak. Kabul etmezse Lordun tüm erkek akrabalarını zincire vur ve bana getir. Kızlarından birini şövalyelerden biriyle evlendir ve meseleyi hallet.’’ Sonra Sör Royce Grandison’a döndü ve devam etti.

‘‘Sör Royce, sende beş yüz adam al ve Leydi Boggs’un üzerine yürü. Leydiyi öldür ve kafasını kulesinin üstüne as. Targaryen Kralı dışında birine diz çökmemenin cezasının bu olduğunu söyle. Leydinin varisi yoksa kule için şövalyelerden birini bırak. Ve Sör Osric asıl mesele siz ve Luke’da. Bin adamla Hardy Hanesi’nin işini bitirin. Lordun adamlarından bize katılan olursa kabul edin. Lorda gelince, zincire vurun ve buraya kadar yürütün. Son olarak Sör Donnel, sizde Pyne Hanesi’nin üzerine gidin. Pyne’lerin kalesi için mutlaka bir talipli çıkacaktır. Hepiniz şafakla yola çıkacaksınız. Kalan askerlerin bini burada kardeşim Barth’la kalacak. Bin tanesi ise kardeşim Jon’la Nehir’deki köylerin arasında kalacak. Ben iki bin adamla esirleri götüreceğim. Dönüşte Brune’ların hesabını kapatacağım. Bir aksilik çıkmazsa birkaç gün içinde Çatlakpençe’nin tamamı bana ait olacak. Anlaşılmayan bir şey yoksa beni yanlış bırakın.’’

Hepsi gittiğinde Henry haritaya tekrar baktı. Dedikleri gerçekleşirse tüm Çatlakpençe’nin Lordu olacaktı. ‘‘Fırtına Burnu’nun Lordu olmak kadar önemli değil’’ diye düşündü. Fırtına Toprakları daha büyüktü ve Henry’nin hakkı olan topraklar ordaydı. Renly amcası öldüğünde bir varis bırakmamıştı ve Stannis Amcası tahtı istiyordu. Dolayısıyla Fırtına Burnu boştu. Ama her şeyin bir sırası vardı. Henry Fısıltılar’ı inşa ettirmeden uzaklaşmak istemiyordu.

Düşünceler yerini hayallere bıraktı ve hayaller ağır geldi. Hayaller peşinden uykuyu getirdi ve Henry derin bir uyku çekti. Sabah onlarca atın sesiyle uyanmıştı. Herkes şüphesiz hazırdı ve Henry’i bekliyordu.

Henry sandalyesinde uyuduğu için her yeri tutulmuştu. Karısı Medea kendi yataklarında uyuyordu ve oğlu Steffarion’da Henry’nin olması gereken yerde yatıyordu. Karısının saçlarının arasına bir öpücük kondurduğunda Medea uyanmıştı. ‘‘Yine savaşa gidiyorsun. Ve yine sabah yola çıkıyorsun.’’

‘‘Akşam savaş olduğunda genellikle Baratheon’lar kaybediyor sevgilim’’ dedi Henry. Karısını uzun uzun öptü. Ve yola çıkmak için adamlarının yanına gitti. Üstat Norwin’de hazır halde bekliyordu. Aldıkları gıdaların içinde zehir olup olmadığını kontrol etmek için birçok panzehir ve ilaç da yanındaydı. Ayrıca yüz kadar köylüde arabaları getirmek için atlı şekilde geliyorlardı. Herkes hazır olduğunda Henry kardeşleriyle de vedalaştı ve yola koyuldu.

Öğlen güneşi tepede belirmeden sözleştikleri yere ulaştılar. Henry ordusunun başındaydı. Esirleri ise ordunun en arkasında bekliyorlardı. Henry son iki günde sadece esirler su vermişti. Lord Rowan’a güvenmiyordu, askerleri teslim aldıktan sonra saldırabilirdi.

Çok geçmeden Rowan kuvvetleri ve öküz arabaları da gelmeye başladı. Henry iki yüz yirmi öküz arabası saymıştı. ''Osgrey’le Webber askerlerini almak isteyeceğini Sör Alan söylemişti. Ama yirmi araba edeceklerini bilmiyordum. ‘’ diye düşündü Henry. Lord, elli kadar asker getirmişti. Kendisi ise altın ağaç işlenmiş bir zırh giymişti. Miğferi Henry’nin yaver olduğunu düşündüğünü çocuğun elindeydi. Lord Rowan atını öne sürdüğünde Henry’de kendi atını öne sürdü. Miğferi bir kolunun altındaydı. Önce Henry baş selamı verdi.

‘‘Lord Rowan hoşgeldiniz’’

‘‘Henry, öyle değil mi ?’’

‘‘Evet lordum. Kral Robert’ın-’’

‘‘Piçi olduğun belli evlat. Bunu bir ahmak reddeder. Kral Robert’ı tanıyordum. Eyerinden sarkan savaş çekici gibi bir çekiçle Prens Rhaegar’ı yendi. Ve Lord Stannis. Tanrılar, ağabeyinin gücünün neredeyse aynısını ona da vermiş ama onun kadar gözüpek değildi. Ve Kral Renly…’’ Lord Rowan Lord Renly’i anlatmadan önce uzun bir süre bekledi ve sonra anlatmaya devam etti. ‘‘Renly’i tanıdım ve onun konseyinde bulundum. Yaşasa idi belki Küçük Konsey’de onun yanında otururdum. Ama Tanrılar izin vermedi. Ve sen. Dediğim gibi ancak bir ahmak seni reddeder. Baban gibi gözü karasın, amcan Stannis gibi savaşıyorsun, Renly amcan kadar alımlısın. Ve Kral Joffrey’den farklı olarak mantıklı karar verebiliyorsun.’’

‘‘Sizde sandığımdan daha körsünüz lordum. Biraz önce babamı ve amcalarımı tanıdığınızı söylediniz. Ve size soruyorum, Joffrey denen piç mi daha çok Baratheon’a benziyor yoksa ben mi ? Lordum bunu ömrümün sonuna kadar tartışabilirim ama sanırım o kadar vaktimiz yok. Tek bir şey merak ediyorum. Neden bana saldırdınız? Nedeni neydi?’’

Lord Mathis’in yüzü kızarmıştı ve üzüntülü görünüyordu. Pişman olduğu yüzünden belli oluyordu. Konuşmaya başlamadan önce uzun bir süre bekledi. Sonra söze başladı.

‘‘Söylemem gerekirse sizi gördüğümde sahte olduğunuzu düşünmüştüm. Ama bir Baratheon’a benziyorsun. Savaşın ardından birçok bölge ve birçok hazine ele geçirdim. Ve neden daha fazlasını almayayım ? Bu yüzden kimseye haber vermeden kendi askerlerimi gönderdim. Hightower ordularının kontrolü de bendeydi. Sonuç olarak mücadeleyi ben kaybettim. Karasu’da hiç asker kaybetmedim ama dört binden fazla askerim burada öldü. Daha fazlasını istedim ve hata yaptım. Bunun farkındayım.’’

Henry kafa salladı. Askerlerine döndü ve baş işareti yaptı. Esirler Henry’nin yanına getirildi. Lord Rowan’da askerlerine emir verdi ve öküz arabaları Henry’nin askerlerine teslim edildi.

‘‘Arabaları kontrol etmeme gerek var mı Lordum? Zehir dökmediniz öyle değil mi ?’’

Lord Rowan alınmış bir tavırla cevap verdi. ‘‘Yedinin her yüzü için yemin ederim ki temiz yiyecekler. Pırasa, turp, soğan, buğday, arpa, mısır, havuç ve daha birçok sebze. Tuzlu inek eti, domuz butları, sosisler, bofa balıkları ve geyik etleri. İki yüz araba dolusu. Büyük bir kalenin üç yıllık gıda ihtiyacı. Eğer daha tasarruflu olunursa dört. Bu kadar yiyecek yerine benden altın isteyebilirdiniz. Ama istemediniz.’’

‘‘Starklar’ın bir sözü var Lordum. “Kış Geliyor”, hepimiz için geliyor. Yaz bitti ve hane halkımı aç bırakmak istemiyorum. Halkım ambarlarını dolduruyor ama benim ambarlarım ne yazık ki dolu değil. Dediğiniz gibi, uzun süre yetecek kadar gıdam oldu.’’

Esirlerin zincirleri çözüldü. Lordun kardeşi, kuzeni ve kuzenin piçi için atlar verildi. Diğer askerler de Lord Rowan’ın birlikleri arasına katıldı. Lord Rowan’ın yanında ki Sör Bennett Osgrey huzursuz görünüyordu. Sonunda niyetini belli etti.

''Lordum, ben de kendi askerlerimin iadesini istiyorum. Ayrıca Webber’lerin askerlerini de istiyoruz. Ve paralı askerler. Yüze yakın paralı asker var. Onlar için de ödeme yapmaya karar verdik. ‘’

Henry kalan yirmi arabaya baktı. Sonra tekrar Lord Rowan ve Sör Osgrey’in yüzüne baktı. ‘‘İki yüzden fazla asker için yirmi araba mı ? Kötü zamanlarda yaşıyoruz ve her savaşçı bize lazım. Ve siz yirmi araba ile iki yüzden daha fazla askeri almak istiyorsunuz. Yapmayın lordlarım, bu kadar ucuz olmamalı. En azından üç yüz koyunluk bir sürü getirseydiniz teklifi düşünebilirdim.’’

‘‘Maalesef size koyun getiremedik. Ama her adam karşılığında bir altın ejderha verebiliriz’’ dedi Lord Rowan.

‘‘Her adam için iki ejderha verirseniz askerleri alırsınız. Yoksa korkarım buradaki pazarlığımız bitecek.’’

Lord Rowan ve Sör Bennett birbirlerine baktılar ve sonra Sör Hugh Lord Rowan’ın kulağına birşeyler söyledi. Lord Rowan sonra tekrar dönüp cevabı verdi.

‘‘Her adam için iki ejderha. Ama Sör Alan ve Beesbury adamlarını da istiyoruz.’’

Henry kafasını iki yana salladı. ''Hayır Lordum. Birileri bedel ödemeli. Hem yetmiş kadar asker var. Size bir şey katmaz. Ancak bana saldıran düşmanlarıma bir daha düşünmelerini sağlayabilirim. Lordum akşama kadar bekleyemem kararınızı verin.

Lord Rowan çok geçmeden kararını verip bir torba altını Henry’e verdi. Toplam iki yüz yirmi altındı. Esirler Lord Rowan’a teslim edildiğinde Lord Rowan’la son kez konuştu Henry. İyi dilekler ve dostane bir ayrılmaydı. Sanki hiç düşman olmamışlardı. Henry geri dönüş yolunda önce Ulu Mağara’ya gitti. Lord Eustace mücadele edecek kadar aptalca değildi. Savaş sırasında hane halkının önemli bir kısmı ile üç oğlunu kaybetmişti. Savaşta kazandığı en önemli şey kızları ve torunları için iyi kısmetlerdi. Lord Eustace Henry’e diz çöküp yemin ettikten sonra Henry ve ordusu Kahverengi Oyuk Şövalyesi Sör Bennard’ın mütevazi kalesine yol aldılar. Kale demeye bin şahit istenen harabede sör direnme cesareti gösteremedi. Tıpkı Lord Eustace gibi hane halkından bir çok adam kaybetmişti. Öyle ki kadınlar silahlandırılmıştı. Sör Bennard’da diz çöktü. Her iki Brune’da vergi olarak Henry’e hasatların beşte üçünü verme konusunda anlaştı.

Henry meseleleri hallettiğinde Kırık Burun’a geri döndü. Orys kendisinden önce dönmüştü. Lord Cave zincire vurulu haldeydi. Orys öne çıkıp olanları anlatmaya başladı.

‘‘Elçimizi öldürüp kuleye çivilemişler. Bunun üzerine saldırı emri verdim. Oklar attık ve kısa sürede bir mancınık inşa ettik. Birkaç taş ve ateşli paçavralar attıktan sonra kule içinden elli adam çıktı. Çoğu lordun akrabaları. Okçular işlerini halletti. Lordun iki oğlu ve erkek kardeşini kuleye çiviledik. Lordun kız kardeşleri bize kule içinde saldırdı. Üç adamım öldü. Ve bende hanenin tüm üyelerini astırdım. Sadece çocuklar yaşıyor lordum. Lord Cave’ın kalan son oğlu ise Ben Su. Biz kuleye vardığımızda çocuk zindandaydı. Söylediğine göre orada kalıyormuş.’’

Henry merakla çocukları sorduğunda Orys gülümsedi. ‘‘Hepsini yanımda getirdim. Lorda yeminli iki köy vardı. 100’den az insan yaşıyor ve köyler rutubetli. Araziler bataklık bölgelerine yakın. Size biat etmeyi seçtiler. Ancak kuleyi boş bıraktım. Köylülerin hepsi sanırım Cave’lerin kulesinde kalacaklar.’’

Henry kararı onayladı. Köylülere yardım etmeleri için adamlarına emir verdi. Sonra çocuklar için bir kulübe yapılmadı talimatı verdi. Ve Ben Su’yu inceledi. Çocuk on iki yaşından büyük değildi, kahverengi karışık saçları vardı, gözleri bal rengindeydi. Tatlı ve masum bir oğlandı. Henry çocukla konuşmak için diz çöktü. ‘‘İsmin Ben demek. Savaşmayı biliyormusun Ben, okuma yazma biliyor musun ?’’

Çocuk korkmuş bir haldeydi. ‘‘Ha-hayır lordum. Babam benim tuvalet temizlemekten başka işe yaramayacağımı söylerdi.’’

‘‘Baban bir aptal küçüğüm. Senin yaşlarında bir kardeşim var. Hayır dur, iki kardeşim var. Senin yaşında ki çocuklar yaver olurlar. Ve şansına bak ki benim bir yavere ihtiyacım var.’’ Çocuk gözlerini kaldırıp Henry’e baktığında temizlik ve saflık görülüyordu. ‘‘Yaverim olur musun Ben?’’ diye sordu. Çocuk kafasını salladığında Henry çocuğun kafasını okşadı. Sonra yeni yaveri için yeni elbiseler verilip temizlenmesi emrini verdi.

Akşamın geç saatlerine doğru önce Sör Donnel, ardından Sör Royce ve en son Luke gelmişti. Sör Royce, Leydi Boggs’u öldürmüştü ve leydinin varisi leydinin kendi kuzeniydi. Minnettar bir şekilde bundan sonra Henry’nin sadık kulu olacağına yemin etmiş ve hasatın dörtte birini vereceğini söylemişti. Lord Pyne ve Lord Hardy ise topraklarından vazgeçmek zorunda kalmışlardı; Lord Pyne mücadele ettiği sırada ölmüş ve kızı yeni Leydi Pyne, kalesinin muhafaza edilmesi karşılığında sadakat yemini edeceğini söylemişti, Lord Hardy ise mücadele etmeden diz çökmek zorunda kalmıştı. Her halükarda Henry tüm Çatlakpençe’ye sahip olmuştu.

Henry Üstat Norwin’in yanına gitti. Üstat belli ki yatmaya hazırlanıyordu. ‘‘Lordum, bir isteğiniz mi var’’ diye sordu. Henry masadaki haritaya baktı. Üstat yanına geldi. Ve sonunda konuşmaya başladı. ‘‘Rosby, Stokeworth, Rykker ve Hayford haricindeki tüm hanelere kuzgunlar uçurun. Çatlakpençe Lordu’nun tüm sancaktarları çağırdığını yazın.’’ Üstadın yüzüne baktı. Üstat duyduklarını anlamamış gibiydi. Henry üstadın gözlerine baktı ve tek kelime etti.

‘‘Başlıyoruz’’


#54

güzel yazı :slight_smile: robert köpeğine fuck


#55

Bölüm 13

Kuzgunların uçmasından sonra Nehir Toprakları’nda gelenlerin sayısı artmıştı. Söylenenlere göre Yürüyen Dağ Sör Gregor, adamları ile beraber ne gördüyse yakıyordu. Savaşın başında da aynısını yapmıştı ama bu sefer Kuzeyli ordulara saldırdığından bahsediliyordu.

Önce Darry adamları geldi. Henry daha önce Darry’den gelen köylüleri tanıyordu hatta onlar için bir köyün ismini Küçük Darry koymuştu. Ama bu sefer sadece halk gelmemişti. İki yüzden az asker yayan yada atlı şekilde Fısıltılar’a kadar yürümüştü. Yanlarında aileleri de vardı. Darry’nin son halkı. Kaleyi Sör Helman Tallhart’ın ateşe verdiğini biliyordu, köylüler acıyla anlatmışlardı. Sör Helman, Duskendale’de öldürülmüştü. Askerler ise ıskartalardı. Bağlı oldukları hanedan yok olmuştu ve onlarda gidecek yeni bir yer arıyorlardı. Askerlerin aileleri Küçük Darry’e gönderildi ve askerler Henry’nin ordusuna katıldı. O zaman bile ordu yedi bin beş yüz kişiye yakındı.

Sonra Whent’lerin sancakları ormanda görüldü. Yüzü atlı üç yüz asker dinç bir şekilde geliyorlardı. Yanlarında savaştan nasibini almayan köylüler, onların yük katırları, erzaklar, koyun ve inek sürüleri ve daha bir sürü faydalı şey vardı. Askerlerin anlattığına göre Leydi Shella Whent, Tywin Lannister yaklaşmadan önce Harren Kasabası’nda erzakı depolamıştı. Lord Tywin gelmeden kaleden ayrılmış ve güvendiği bir yere halkını götürmüşdü. Kimisi ise kalede kalmıştı. Yaşlıca bir kadın leydinin öldüğünü ve cesedini kalenin tanrı korusunda ki diğer Whent’lerin yanına gömmek için birkaç genç askerin kaleye gizlice girdiğini, leydinin gömülmesinden sonra ise hızla yol aldıklarını söyledi. Henry, halka yardım edeceğini söyleyerek onları Karaağaç’a gönderdi.

Deddings, Lychester, Grell ve diğer hanelerin halklarından da gelenler oluyordu. Beş yada on asker geliyordu, elli yada yüz asker, Deddings’lerin üç yüz süvarisi ve Butterwell’ların dört yüz inek sürüsü. Henry’nin ordusu her gün daha fazlalaşıyordu. Halkının nüfusu altmış sekiz bin kişiyi geçiyordu ve nüfusun büyük kısmı kadın ve çocuklardı. ‘‘Kış geldiğinde ölenler olacak’’ diye düşündü Henry. Beklediği kişiler ise bir türlü gelmiyordu.

Bir akşam Henry cam mumlarının karşısına geçti. Bir düğün gördü. Büyük bir ziyafet vardı. Birçok soylu lord ve leydi dans ediyorlardı. Sonra birden sinsi bir gülümseme gördü ve her yerden kan aktı. Soylu lordlar öldürüldü. Başında taç olan bir kral öldü, bir kadın çığlık attı ve çıngırak sesleri acıyla duyuldu. Sonra bir düğün daha gördü. Yine soylu lordlar ve soylu leydiler vardı. Bir kız gördü, güneşin kızıl saçlarına düşmüştü. Kızın saçlarında mor taşlardan bir file vardı. Sonra yine başında taç olan bir kral öldü ve yine bir kadın çığlık attı. Henry çok fazla şey gördüğünü düşündü. Yatağına giderken düşünmeye devam ediyordu.

Medea kocasını bekliyordu. Heyecanlı gibiydi. Dönüp duruyor ve arada gülüyordu. Henry’nin kapıda kendisini izlediğinden habersizdi. Henry öksürüp içeri girdiğinde insanın içini ısıtan bir gülümsemeyle karşılık verdi. Henry karısını kendisine çekip uzunca öptükten sonra ‘‘Biraz önce neye gülüyordun ?’’ diye sordu. Medea biraz utanmış gibiydi. Henry’nin gözlerinin içine baktı, gülümsedi ve hamile olduğunu söyledi. Henry birkaç dakika kala kalmıştı. Sonra karısına sıkıca sarıldı. ‘‘Günümün en güzel haberini hayatının en güzel hediyesi verdi’’ dedi. O gece huzurlu uyudu. Karısına sarıldı ve çocuğunu hissetmeye çalıştı. Ve istediği şeyler bir bir gerçekleşmeye başladı.

Henry bir hafta önceden ormanın çeşitli bölgelerine askerler ve nöbetçilik göndermişti. Sabahı boru sesleri bölmüştü. Mor zemin üzerine dokuz yıldızın olduğu sancaklar gördü. İki yüz atlı, iki yüz de mızraklı vardı. Henry atına atladığı gibi birlikleri karşılamaya gitti. Arkasından kardeşleri ve kumandanları geliyordu. Yaveri Ben Henry’nin tam arkasındaydı. Birliğin başında Henry’den bir kaç yaş büyük, zayıf, güleç bir lord vardı. ‘‘Lordum’’ diyerek reverans yaptı.

‘‘Ben Lord Lucas Mallery, emrinizle geldim’’ demişti. Henry adamı başıyla selamladı.

‘‘Hoşgeldiniz Lordum. Sizinle özel olarak konuşmak isterim. Askerleriniz uzun yoldan gelmişler, dinlenmeleri için emir vereceğim’’ dedi ve Sör Osric’e baş işareti yaptı. Lord Lucas Henry’nin yanına geçti ve atlarını yürüttüler. Önce Henry başladı.

‘‘İlk gelen siz oldunuz Lordum. Bunun nedenini merak ediyorum.’’

Lord Lucas gülümsedi ‘‘Sahte mi yoksa samimi mi’’ diye düşündü Henry.

‘‘Kral Robert’ın sarayında ağabeyimin yeri vardı. Kral Robert’la sohbet ettiğini iddia ederdi. Aslında iyi çeyizi olan bir leydi ile evlenme niyeti vardı. Gözüne kestirdiği leydiler de vardı. Lord Eddard’ın emriyle Şarlatan Geçidi’nde gittiğinde kalenin muhafızı bendim. Ağabeyim Sör Gregor tarafından öldürüldü.’’ Lordun gülümsemesi birden silinmişti. Henry’nin yüzüne bakarak konuşmaya devam etti.

‘‘Lannister’lar ağabeyimi öldürdü, neden onlara biat edeyim? Onlardan intikamımı almak istiyorum. Geçerli sebeplerim var. Bu yüzden sizin yanınızda yer almak istedim. Ayrıca Lord Mathis’le olan mücadelenizi duydum. Büyük bir zafer.’’ Lord tekrar gülümsemeye başladığında ‘‘haklı sebepleri var’’ diye düşündü Henry. Lordla bir öğlen yemeği yemişti ve sahtelik görmemişti.

Akşama doğru ise gelen Gaunt’lardı. Beş yüz atlı gelmişti. Başlarında orta yaşlarda, saçları grileşmeye başlamış, kurnaz bakışlı, uzun boylu bir kadın ve oğlu olduğu belli olan Henry’le yaşıt genç bir adam vardı. Leydi, isminin Maegelle Gaunt olduğunu yanında ki gencin ise oğlu Richard olduğunu söyledi. Leydi Maegelle ile de başbaşa görüşmek istedi.

‘‘Leydim doğuştan Gaunt musunuz?’’ diye sordu.

Leydi Maegelle gülümsedi, nefes aldı ve cevapladı. ‘‘Babam ve erkek kardeşlerim gibi bende Gaunt’um’’

‘‘Erkek kardeşleriniz?’’

''Babanız Kral Robert’ın isyanı sırasında babam lorddu. Üç erkek kardeşim, birkaç kuzen ve potansiyel varisler vardı. Bende evliydim ve kocamla birlikte babamın yanında yaşıyordum. Çocuklarım doğmuştu ve o zaman bile aklımda leydi olma düşüncesi yoktu. Gençken hayaller kurarız ve bu hayalleri gerçekleştirmek isteriz.

Babam Targaryen yanlısıydı. Öyleki kardeşlerimden birini Kral Muhafızı yapmak istiyordu. Geçmişte hanemizden biri bu onura kavuştuğu için bu büyük bir hayal değildi. Ancak Sör Jaime Kral Muhafızı oldu. Sonuçlarını hepimiz gördük.’’ Leydi gülümsedi ve Henry’nin daha yakınına gelerek anlatmaya devam etti.

''İsyan sırasında kocam, babam, kuzenlerim ve kardeşlerim hepsi savaşa gitti. Lord Tywin’in şehre saldırmasıyla büyük bir katliam yaşandı. Kocamın cesedini bulamadım ama erkek kardeşlerimin ve kuzenlerimin cesedi kalemize getirildi. Babam yaralıydı. Kaybeden taraftaydı. Varisleri öldürüldü. Bir tek ben kaldım.

Savaşın sonunda babam yeniden evlendi. Bir Darke’yle. Kadın doğurgan olduğunu söylüyordu. Çünkü daha önceki evliliğinden çocukları vardı. Babam Greyjoy İsyanı’na gitti ve orada öldü. Kral Robert’ın sancağı altında. Kadın o sırada hamile kaldı. Babamdan olmadığını itiraf edene kadar kendisine Leydi Gaunt diyordu. Kadını kovdum ve kalemi yönetim. Oğullarım hanemin adını aldılar. Her biri korkusuz ve savaşçı ruhlu çocuklardır. ‘’

‘‘Birçok kuzgun gönderdim ama sizle Lord Lucas Mallery geldi.’’

Leydi Maegelle başını salladı. ‘‘Lord Lucas iyi bir delikanlı. Oğlum yaşında ama metanetli. Ağabeyi Sör Gregor tarafından öldürüldü. Bu yüzden sizin yanınızda. Taç Toprakları’nın büyük hanelerini beklemeyin Lordum. Hayford’lar Lannister’ların elinde. Leydi Hayford daha bebek ve çoktan bir Lannister’la evli. Rosby Lordu ise ihtiyar bir adam. Hanesinin son üyesi. Ölmeye yakın ama hala Lannister uşağı. Leydi Tanda Stokeworth’se aptalca bir papağan gibi Lannister’dan başka bir şey söylemiyor. Rykker Hanesi ise her şeylerini Lannister’lara bağlı çünkü Duskendale’i yönetmeleri için Lord Tywin tarafından önerildiler. Bir tek Massey’lerden emin değilim. Sör Justin duyduğuma göre Kral Stannis’in yanındaymış.’’

Henry kafasını salladı. Kısa at gezileri başladığı yerde bittiğinde Leydi Maegelle, oğlu Richard ve Lord Lucas Mallery’i akşam yemeğine davet etti. Yemekte karısı Medea ve Leydi Maegelle yan yana konuşurken kardeşi Orys ve Sör Richard’da muhabbet ediyorlardı. Henry ise Lord Lucas’la kalan hanelerin liderleri hakkında sohbet ediyordu.

Yemek bittikten sonra yorgun konuklar kendileri için ayrılan kulübelere geçtiler. Henry konuklarının neden kaleyi yaptırmadığı hakkında soru sormamalarına minnettardı. Ama artık bu işi çok uzun tutmuştu.

Sonra ki gün öğlene doğru Farring’ler, Byweather’lar ve Buckwell’lardan oluşan birleşik bir ordu gelmişti. Bin kişiden fazlalardı. Geniş göğüslü, kirli sakallı, güçlü ve kaslı adamın ismi Sör Gylis Farring’di. Orta yaşlı, güleç, geniş omuzlu yakışıklı adamın ismi Lord Jason Buckwell’dı. Ve yüzünde çiçek bozuğu izleri olan, güçlü kolları ve kaslı göğsüyle Sör Jon Byweather’dı. Henry hepsiyle tek tek konuştu. Sör Gylis, ‘‘Ağabeyim kralın emriyle Fırtına Burnu’nun kale muhafızı. Kuzenim kralın öncü kuvvetlerinin kumandanı ve yeğenim kralın yaveri. Bende kralın yeğeninin adamı olmak için geldim’’ demişti. Lord Jason, Lannister’ların arazilerini yaktığını ve geçmişte akrabalarının Kral’ın Şehri’nde öldürüldüğünü söylemişti. Sör Jon ise Henry’nin kazandığı mücadeleden etkilendiğini söylemişti. Üstat Norwin istediği belgeyi getirene kadar muhabbet ettiler. Henry izin istedi ve yanlarından ayrıldı. Sonra kız kardeşi Merry’i çağırdı.

Yeni gelen adamalar talim yapıyorlardı. Henry talimleri izledi. Bir yandan da Üstatın getirdiği belge elindeydi. Kız kardeşi Merry yanına gelene kadar talimleri izlemekle meşguldü. Merry ağabeyinin koluna girdi ve ‘‘Beni çağırmışsın lordum’’ dedi.

Henry kardeşini kolundan tuttu ve yürümeye başladılar. ‘‘Bu aralar sizinle fazla ilgilenemedim. Bir sıkıntınız var mı ? Senin yada diğer kardeşlerimin?’’

Merry pervasız biriydi. Tam bir dişi korsandı. Fazla dürüsttü. ''Alyssanne bütün gün Richard Gaunt’tu hayal ediyor ve Alys Sör Royce Grandison’u sıkıştırıyor. Bunun dışında bir sorun yok. ‘’

‘‘Senden bir şey isteyeceğim kardeşim. Volantis’te bir adam var. Sör Denys Sungglass. Onun buraya getirilmesini istiyorum. Kendisi Lord Sungglass’ın varisi. Adamlarından birini oraya gönder. Sör Denys’e babalarının mirasını vereceğim. Ve karşılığını isteyeceğim.’’

‘‘Neden bu zahmete giriyoruz? Sıradan bir soylu için neden bu kadar çaba gösteriyoruz?’’

‘‘Çünkü’’ dedi Henry Merry’nin mavi gözlerine bakarak. ‘‘Gemiler için bir limana ihtiyacım var. Ve daha çok gemiye. Daha çok müttefiğe. Ejderha Kayası’na. Pençe Adası ve Akıntıtaşı’na. Dar Deniz Lordlarına ihtiyacım var.’’

Merry kafasını salladı ve emrini yerine getireceğini söyledi. Bu sırada ormanın içinden yine birileri geliyordu. Bu sefer olağanın dışında bir telaşe vardı.

Üstat gelenleri Chyttering olduğunu söyledi. İki yüz atlı ve yüz piyade genç ve yakışıklı, geniş omuzlu ve dik duruşlu bir adamın önünde ilerliyorlardı. Leydi Maegelle ‘‘Bu Sör Rolland Chyterring değilmi?’’ diye sordu. Lord Jason ‘‘Ta kendisi’’ diye cevap verdi. Sör Rolland nefes nefeseydi. Henry’i görünce diz çöktü. Henry kalkmasını işaret etti ve ‘‘Sizi bu kadar heyecanlandıran nedir ?’’ diye sordu.

Sör Rolland nefesini ayarladı ve konuşmaya başladı. ‘‘Lordum, yola çıkmıştık. Kral Yolu’nun uzağından gidiyorduk ama birkaç haber aldık. Sonra ben piyadeleri önden gönderdim ve gözlerimle gördüm. Nehir haneleri başkente biat etmeye gidiyorlardı. Kuzey Kral Robb Stark dayısının düğününde öldürülmüş. Bir çok kuzeylide öldürülmüş. Frey’ler misafir hakkını ihlal etmişler. Ben dikkat çekmemek ve bir an önce haber vermek için hızla yol aldım.’’

Cam mumlarında gördüklerini hatırladı Henry. ‘‘Düğünler cenazeye dönecek, akrabalık ve misafir hakkı son bulacak. İşte ensest piçin diyarı’’ diyerek yere tükürdü. Savaş çekicini havaya kaldırıp ‘‘İşte adalet, işte düzen ve işte barış. Baratheon’’ diye bağırdı.

‘‘Baratheon’’ sesleri göğe yankılandı. Henry biliyordu. Yakında Baratheon görünümlü bir aslanın öleceğini biliyordu.


#56

Sırf bu hikaye için foruma giriyorum çok iyisin


#57

Güzel bir bölüm olmuş yine. İşler kızışıyor Henry lord ve leydileri yanına çekmeye başladı. Ve Robb :frowning: 3. Kitaba geldik bile. Yakında kendi hayal gücünle olayları şekillendirmeye başlayacaksın. Hikaye güzel gidiyor. Üslubun başarılı.


#58

Bölüm 14

Iskartalar. Nehir Toprakları için söylenecek ilk şey buydu. Özellikle Kızıl Düğün’den sonra.

Henry haberi aldıktan sonra birçok keşifci gönderdi. Katliamdan kaçanları bulmak ve ne olduğunu tam olarak öğrenmek istiyordu. Ama zor bir işti çünkü Nehirli birçok lord Demir Taht’a diz çökmek için dönüyordu ve Lannister orduları Nehir Toprakları’ndaydı. Henry’e biat etmiş yeni müttefikler de olayı lanetle karşılamışlardı. Kızıl Düğün hakkında tek bilinen Frey’lerin misafir hakkını çiğnedikleriydi.

Henry’nin yolladığı adamlar da aynısını söylüyordu. Robb Stark, akrabaları, müttefikleri ve askerleri ile ihanete uğramış; misafir hakkına sadık kalmayan Frey’ler herkesi katletmişti. Robb’un başının dev kurduna dikildiği söyleniyordu. Bolton’ların Kuzey Muhafızı, Frey’lerin ise Nehirova Lordu olacakları söyleniyordu. Henry için düşman ayrımı yoktu. Ama öldürme biçimleri lanetliydi. Misafir Hakkı tüm inançlarda kutsaldı.

Kötü olayların yanında iyilerde gerçekleşiyordu. Leydi Ceryse Massey, oğulları Sör Edward ve Sör Alyn Massey ve bin iki yüz kişilik kalabalık birlikleriyle birkaç gün içinde geldiler. Leydi Ceryse tıpkı Leydi Maegelle gibi olgun bir kadındı ama gözleri güçle parıldıyordu. Sarı saçlarını örgü halinde kafasını üstünde birleştirmişti, gözleri kahveydi. Oğulları yakışıklı ve kaslı delikanlılardı.

Henry misafirlerini at üzerinde karşıladı. Daha önce gelen misafirleri de yanındaydı. Henry her birini ölçüp tartıyordu. Leydi Maegelle Henry’e birçok tavsiye vermişti. Lord Lothar ve Sör Gylis Henry’nin arkadaşı olma arzusundaydılar. Lord Jason savaş konusunda büyük bilgi sahibiydi. Sör Rolland ve Sör Richard Orys’in arkadaşı olmuş benziyordu. Orys daha önce ki arkadaşları Sör Royce ve Luke’da yanından ayırmıyordu.

Leydi Ceryse her birini selamladı, Henry’e oğullarını takdim etti. Kıvırcık bukleli Sör Alyn ve uzun saçlarını toplamış Sör Edward. Her ikisi de özellikle Orys’le konuşmak istiyor gibilerdi. Orys bundan memnundu çünkü yeni arkadaşlarla beraber geziyor ve toplantılar yapıyordu. Henry Leydi Ceryse’le özel olarak konuşmak istediğini söyleyerek atını dört nala ormana sürdü. Leydi hemen arkadaydı. Henry gözden uzak olduklarında yavaşladı ve leydinin yanına gelmesini bekledi.

‘‘Bana Massey’lerin başında bir lord var demişlerdi Leydim.’’

Leydi gülümsedi ve açıklamaya başladı. ''Babam çok yaşlı bir adamdı. Kardeşim Justin babamın varisiydi. Onca erkek çocuk öldükten sonra babamın son umudu oydu. Babam Justin doğmadan evvel beni hanemizin alt üyelerinden biriyle evlendirdi. Adam yaşlıydı ve nefesi leş kokuyordu. Ama tohumları kuvvetliydi. Yanımda getirdiğim iki oğlum hariç üç kızım var. Genç ve güzel kızlar. Kocamı birkaç sene önce kaybettim. Babamı ise savaş sırasında. Justin Lord Stannis’e biat etti. İzin vermedim. Babam ölüm döşeğindeyken haneye ait askerleri götüremezsin dedim. İki yüz atlıyla bir gece ayrıldı.

Babam bir kaç hafta sonra öldü. Eğer Lord Stannis tahtı alsaydı, Justin lord olacak ve önemli bir hanenin kızıyla evlenecekti. Ama kaçtı. Bende biat etmek zorunda kaldım. Nitekim kaybettiğim birşey olmadı. Massey Kancası başkente yakın değildir ve sarp dağlarımız vardır. Lord Bar Emmon ben gelmeden önce beni ziyaret etti. Lordu Ardrian Celtigar diz çökmüş, Lord Velaryon ölmüş ve yerine küçük oğlu geçmiş. Lord Sunglass’ın yakıldığı haberini de almış. Kendisi ise hala Stannis’e bağlı. Ben karar veremedim.’’

‘‘Peki neden geldiniz leydim ? Macera yaşamak istemediğiniz belli. Lannister’lara biat ettiniz. Bize neden geldiniz?’’

‘‘Lannister’lar güçlü evet ama savaş devam ediyor. Kazanan tarafta olmak istiyorum. Ayrıca Lannister’lara sempatim yok. Kral Robert bize iyi davranırdı. Babam bizzat Greyjoy İsyanı’nda kralın yanında savaştı. Kardeşim kralın yaveriydi. Baratheon’lar saygı duyardık. Joffrey. O farklı. Kendim gördüm, zalim ve korkunç olduğu söyleniyor. Ama bir çocuk. Joffrey’e biat ettim ama bu gerçek bir biat değildi. Sizden haberdar değildim.’’

Henry kafasını salladı. Ama tatmin olmamıştı. Leydi Ceryse’in kurnaz biri olduğu belliydi. Leydi Ceryse’e fazla güvenmemeye karar verdi.

Ormandan dönüşte leydi kısaca Kral Toprakları’nda olanları anlattı. Söylediğine göre Dornelu’lar Joffrey’in düğününe katılmak için yola çıkmışlardı. Ayrıca binlerce menzil askeri bölgelerine dönmek için düğünü bekliyorlardı. Sansa Stark ve Tyrion Lannister evlendirilmişti. Loras Tyrell Kral Muhafızı olmuştu. ‘‘Taze ve bayat haberler’’ diye düşündü Henry.

Bir yandan da kendi kendine düşünüyordu. Daha ince gelenler ile birlikte ordusu on bin kişiyi bulmuştu. Üstüne kendisine yeminli lordların askerleri vardı. Üç bin kadar askerde öyle toplanmıştı. Ama Henry için yetmezdi. Kendi ordusu yirmi bin kişi olmadan önce saldırıya geçmeyi düşünmüyordu. Ama bu uzun süre sonra olacağa benziyordu. Leydi Ceryse’de Fısıltılar’ın neden inşa edilmediği sordu. Henry az bir zaman sonra inşa edileceğini söylüyordu. Gerçek buydu. Ama o az zamanın ne zaman geleceğini bilmiyordu.

Sonraki günler diğer lordlardan bir ses çıkmadı. Bazı hanelerin güçleri olmadığı, bazılarının ise güçlerini başka ordulara aktardığı söylendi. Henry için sorun değildi. Az bir vakit sonra hepsi kendiliğinden gelecekti. Odasında haritayı incelerken kız kardeşinin kaptanlarından birinin getirdiği hediye ise Henry’nin planlarının ortasında yer alıyordu.

Tatlısu Seleni, Sunglass’ların makamıydı. Henry kaleye daha önce gitmemişti ama söylenenlere göre yakında ki dağlarda tatlı su gölleri vardı. Amcası Stannis’in sadık adamlarından biri de Lord Guncer’dı ama lord fazla dindardı. R’hllor’un desteklenmesiyle Lord Guncer artık Stannis’i desteklemeyeğini söyledi. Ancak yakalandı ve gemileri kullanıldı. Sonuç olarak Lord Guncer Sunglass yakıldı ve kardeşi Sör Denys Sunglass Volantis’e kaçtı. Henry Tatlısu’yu kazanmak istiyordu. Çünkü gemileri açık denizdeydi ve kaptanlar sorun çıkartmaya başlamışlardı.

Lord Denys kısa siyah saçları, kahverengi gözleri, denizci gibi zayıf bedeni ve güneş yanığı teniyle yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Gençti. Ve şüphesiz korkuyordu. Henry’i adamı getiren bizzat kız kardeşi Merry’di.

‘‘Paketi getirdim, başka bir isteğin var mı ağabey?’’ diye muzipce sordu.

‘‘Teşekkürler kardeşim, bizi yalnız bırakın.’’

Lord Denys yerde çömelmiş, bir yandan odaya göz gezdiriyor bir yandan da Henry’e bakmamaya çalışıyordu. Henry konuşmaya başlayana kadar Lord Denys suskunluğunu korudu.

‘‘Bütün gün konuşmayacak mısınız lordum?’’

‘‘Be-beni neden getirdiniz? Sizi tanımıyorum bile.’’ Lord terlemeye başlamıştı. Henry gördüklerini komik buldu. Ama belli etmemeye çalıştı.

‘‘Ağabeyiniz öldüğünde varisinin siz olduğunuz söylendi.’’

‘‘Bendim. Kral Stannis ağabeyimi yaktırana kadar.’’

‘‘Yanlış duymuşsunuz lordum. Ağabeyiniz savaş sırasında Kraliçe Selyse tarafından yakıldı. Ayrıca Kral Stannis’e destek vermeyeceğini söyledi.’’

‘‘Tanrıları yakıyordu. Ejderha Kayası’ndaki septi yaktı. Sör Hubard ve bir oğlu o zaman öldürüldü. Kalan iki oğlu ağabeyimle yakıldı. Kaçmaktan başka çarem yoktu. Sonuçta gemime atlayıp kaçtım. Paralı asker olmak istiyordum.’’

‘‘Hanenizin toprakları ne olacaktı.’’

‘‘Eğer Kral Stannis savaşı kazansaydı geri dönüp hakkımı isteyebilirdim. Ama savaşı kaybetti. Yapacak bir şeyim kalmamıştı. Geri dönmeyi düşündüm. Kimseye haber vermeden topraklarıma geri dönsem ve krala biat etsem affedilebilirdim. Kral Joffrey’den bahsediyorum.’’

Henry yerinden kalktı ve masanın üzerindeki haritanın başına gitti.

‘‘Lordum, eğer bana diz çöker ve bağlılık yemini ederseniz sizi bağışlarım ve topraklarınıza geçmenize izin veririm. Ama bana biat etmezseniz… Bana bağlı bir çok şövalye var. Herhangi biri Tatlısu Seleni Lordu olur. Karar sizin.’’

Lord Denys düşündü, düşündü ve düşündü. Akla mantığa hangisinin uygun olduğunu kestirmeye çalıştı ve sonunda ayağa kalktı. Ve sonra Henry’nin önünde diz çöküp yemin etti. Yaşamayı ve hükmetmeyi seçmişti. Henry Lord Denys’i akşam yemeğine davet etti ve diğer lordlarla tanıştıracağını söyledi.

Akşam yemeğinde Henry özellikle Dar Deniz’le ilgilendi. Lord Denys, Henry’nin gemilerini kendi limanına bağlamayı kabul etmişti ve kendisi de gemi yapımına başlayacağını söyledi. Celtigar ve Velaryon’larla da konuşacağını söyledi. Leydi Ceryse’de Lord Bar Emmon’a burada olanları anlatacağını ve desteğini kazanacağından bahsetti. Lord Jason ve Lord Lucas Henry için adam toplamaya devam edeceklerini duyurdular. Sör Gylis ise bazı haneleri davalarına katabileceğinden bahsetti. Leydi Maegelle ise kraliyetin düğününe gideceğini ve neler olduğunu rapor edeceğini söyledi. Sör Rolland ise Fısıltılar’da kalmak istediğini rica etti. Kalmak isteyenler arasında Sör Richard Gaunt, Sör Edward Massey ve Sör Alyn Massey’de vardı. Henry kalmalarında bir sorun görmedi.

Akşamın yorgunluğuyla Medea’nın kollarına kendini bıraktı. Karısının hamileliği onu sevindiriyordu. Bir yandan da zarar gelmesinden korkuyordu.

Gece karanlığında cam mumlarının yanına gitti. Mumlar yanıyordu. Olabildiğine beyaz bir yer gördü. Burası Sur’du. Terk edilmiş kaleleri de gördü. Gece Gözcülerinin eski makamlarını. O an aklına bir şey gelmişti. Savaş tüm lordlarına söyleyecekti. ‘‘Esirimizin gitme vakti geldi’’ dedi.

Sonra Sur’un altında sancaklar gördü. Çoğu Baratheon sancağıydı. ‘‘Amcam’’ diye düşündü. Majesteleri Kral Sur’daydı ve Henry bunu yeni öğrenmişti.

Sabah tüm lordlarına zindanlarında ki mahkumlarını getirme emri verdi. Ayrıca halkın içinden Sur’a gitmek isteyen varsa gidebileceklerini de söylemelerini istedi. Sonra Sör Alan Beesbury ve adamlarının kısa süre içinde Kırık Burun’a getirilmesini emretti. Lord Denys adasına dönmeden gemilerden bazılarının burda kalması gerektiğini de söyledi.

Odasında bir mektup yazmaya başladı. Önce Doğugözcüsü Kumandanına, sonra Lord Kumandana ve en sonunda Krala. Mektupları bitirdiğinde sandalyesine yaslandı ve zihnini boşaltmaya çalıştı.

‘‘Ben kendi üstüme düşeni yaptım’’


#59

@Ulu_Kurt

Hikaye yazmak için araştırma falan yaptın mı?


#60

@JonDany hayır neden sordun ?