Veis'in Arayışı

Kısa bir öyküyle foruma merhaba diyeyim:

[b]Veis’in Arayışı

1
[/b]
“Ömür mü kaldı sanki? Ölüm mü kaldı?” diye söylendi Baş Veis kendi kendine.

Ulular’a mezar olmuş habis toprakların üzerindeydiler. Dünyanın üzerine bir musibet gibi yayılmış, buzlarla kaplı ölüm kokan bir yaraydı. Binlerce fersah güneydeki Fırtına Tepeleri ile kuzeydeki Yedi Tanrıları’n kutsadığı bereketli yemyeşil anakaranın arasında kalırdı. Sanki dünyanın bu parçası güneyden ve kuzeyden hor görülmüştü. Ulu Tanrılar’ın kanı ve kemiği Buz Okyanusu’na çevirmişti burayı; sıcaklığı, yaşamı uzaklaştırmıştı.

Kuzey’deki Büyük Vaha etrafı buzlarla çevrili olmasına rağmen çölün ortasında kalmış bir cennet sayılırdı. Devasa ada, milyonlarca cadının, sahirin eviydi.

Veis başını bir gök gürlemesiyle yukarı kaldırdı. “Şuraya bak. Tanrılar ağlıyor,” dedi gökten düşen iri taneli yağmur damlalarını gördüğünde. Esirine döndü. Kıtırtır ismini taktığı esiri onu dinlemiyordu. Bu yüzden ona bir tekme salladı.

Yerde sürünerek onu takip eden çelimsiz, zayıf ve zavallı yaratık yalvardı ona alçak sesli hıçkırıklarla. Baş Veis kalın kaşlarını çatarken ona karşı kayıtsız kalarak siyah gömleğinin yakasını düzeltti. Usançla bir iç geçirdi ve yoluna devam etti. Bir eliyle de yaratığın zincirlerini çekiştiriyordu. Karakura dört ayak üstünde ilerlemeye çalışırken boynundaki tasmaya dokundu.

Baş Veis durdu ve ona döndü. “Bana bak süprüntü. Eğer o tasmaya bir kere daha dokunursan seni burada bağırttırırım. Seni dünyaya getiren her neyse…”

Karakura, "Ama Efendi,” diye başlıyordu ki, sözünü karanlık şimşekler kesti.

“Şimdi çeneni kapat ve beni takip et,” dedi Veis sertçe.

Ona boşuna Baş Veis demiyorlardı. Nice yiğitler, nice büyücüler can vermişti onun elinde. İstese bu çelimsiz yaratığı çıplak elle ikiye bölerdi, zira tanrıların kanıyla kutsanmıştı, yüz adamın kudreti damarlarında coşkuyla akıyordu. Hiçbir ölümlü onunla boy ölçüşemezdi.

Gökyüzündeki beyaz dumanların yaklaştığını görünce durdu.

Yaratık ise bacaklarına kapandı. Karanlık ince derisi sadece dışardan sayılan kemiklerini kapatıyordu. Yüzü, ağzı deforme olmuştu. Keskin dişlerini tıkırdattı ve insan parmağı uzunluğundaki kara tırnaklı pençelerini birbirine sürtünce çelik çınlaması gibi bir ses çıkardı.

Karakura dilini dışarı çıkararak havayı olmayan burnuyla kokladı. Korkunç yüzüne bir gülümseme yayıldı. Albastılardan her zaman iyi yiyecek olurdu. Beyi onu ödüllendirecekti. Yoksa başka neden buraya gelmiş olabilirlerdi ki?

Baş Veis beyaz dumanların arasından fırlayan ak derili yarasa gibi zar biçimli devasa kanatları olan yaratıkları görünce pos bıyıklarını kıvırdı. İki avucunu kuvvetle birbirine vurdu. Ondan yayılan ses ve hava dalgası ak dumanları yok edince iki beyaz canavar sersemlemiş bir halde buzun üzerine düştüler.

Baş Veis insan değildi. Dış görünüşü karşısındakini yanıltabilirdi, tabii iki kulaç yüksekliğindeki boyu, devasa gövdesi ve kasları olmasaydı. Bir devden farksızdı. Yırtıcı ak gözleri yaratıklara odaklanınca burun kıvırdı, yine buna talim edecekti. Onları yakaladığı gibi elleriyle kanatlarını kopardı. Albastılar çığlıklar attılar, pençelerini savurdular, ama bu Veis’in boyunlarını kırmasına engel değildi. En keskin çelik bile onun kudretli bedeninde sıyrık bile açamazken iki tane pençe mi ona zarar verecekti?

Veis keskin dişleriyle bir parça et kopardı ve yanındaki karakuraya attı. Canavarın karanlık gözleri menhus yıldırımların ışığıyla bir anlığına gümüşe döner gibi oldu. Canavar iğrenç bir şekilde eti şapırdatırken ağzından kanlar dökülüyordu.

Veis ise ondan farklı sayılmazdı. Çiğ et dişleri arasında kaymak gibi yayılıyordu.

“Nereye gidiyoruz Efendi?” diye sordu karakura. Beyinin karnını doyurması cesaretini arttırmıştı.

Baş Veis önce ona dik dik baktı ne var ki kafasını yemeğine çevirerek cevap vermeyi ihmal etmedi. “Babalarımızı bu dünyadan kovan cadının diyarına, onun çocukları orada büyüyüp imansızca yaşıyorlar.”

“Neresi orası?” diye sordu canavar. Ağzındaki lokmayı yutmuştu.

Başıyla güneyi uçsuz bucaksız görünen devasa Fırtına Tepeleri’ni gösterdi. “Anatolya diyorlarmış şimdi,” diye hırladı nefretle. “Orada o lanetli cadıya tapan bir lideri yok edeceğiz.” Sonra kanlı dişlerini gösteren tiksindirici bir tebessüm yüzüne yayıldı.

Devamı var…

Harika olmuş eline sağlık

Veis’in Arayışı 2. Bölüm:

Geniş hanın içindeki tozlu katran lambalarının turuncumsu ışığında ona şefkatle bakan kalabalığın yüzleri huşu ve gurur ifadesinin karışımı ile örtülüyken, kendisine göre can-ı gönülden bir hakkaniyetle konuşuyordu büyücü.

“Aziler’in, yani tanrılarımızın ve imanın ışığıyla aydınlatıldığımızdan beri hepimizin yaşamı, benliği huzurla doldu. Bizler Araf’taki Mevtalar Nehri’nde boğulan iblislerin karşısında bir kalkan gibiyiz. Yeşermeye çabalayan hastalıklı tohumları helak ederek koruyoruz Ulu Dünya’yı. Onların Anatolya’ya serpilmesine, kök salmasına müsaade edersek, bizi de onlar gibi sefil ve karanlık bir hayat bekleyecektir.”

Kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseldi. “Öldürün onları!”

“Yakın pislikleri!”

“Yok edin iblisleri!”

Yaşlı adam elleriyle onların uğultularını susturmaya çalıştı. “Canınız bildiğiniz bu kasaba halkından birkaçı Ak Su’yu gönüllerinde istemediler. Yani imanın ışığını bedenlerinde arzulamayan bu insan görünüşlü mahlûkatlar, bu tohumlardan olduklarını zikretmiştirler,” diye haykırdı Vaiz kalabalık arasından sesini duyurabilmek için. Ellerini göğe kaldırdı ve “Kutsal olan Aziler’in adıyla!” diye bağırdı.

“Aziler kutsasın!” diye karşılık verdi kalabalık.

“Getirin canileri!” dedi Vaiz sımsıkı dişleri arasından. Yaşlı ve uzun boylu adamın kırışıkları mavi gözlerinin kenarında son buluyordu. O kadar zayıftı ki, üzerindeki beyaz cüppe olmasa ince bir dal gibi görünecekti neredeyse. Yer yer dökülmüş kısa saçları ağarmış da olmasına rağmen çehresinden akan kibir onu gençleştirmiş bile sayılabilirdi.

Kalabalık ikiye ayrılınca toplantı yüzünden hanın duvar kenarlarına çekilen masa ve sandalyeler göründü. Havada küf kokusu vardı, uzun zamandır bu yere el değmemiş gibiydi. Zaten yakın gelecekte bu eşyalar da önemini yitirecekti, Aziler’e hizmet için gerekli olmayan eşya, ev, hayvan veya insanlar yok edilecekti.

İki iri yarı adam ortaya çıktı, elleri ve kolları bağlanmış bir kadınla, küçük bir kızı yerde sürükleyerek getirdiler. Korkuyla inleyen orta yaşlı kadın elbiselerinden de anlaşıldığı üzere köylü biriydi. Çiçek desenli uzun eteği çamurla kaplanmış, entarisi yırtılmıştı, altından giydiği kazağı olmasa çıplak bedeni gözükecekti. On yaşlarındaki küçük kızın dehşetle açılmış yeşil gözleri loş ışığın altında bile ışıldıyordu. Ancak ses çıkaramayacak kadar korkmuş görünüyordu.

Vaizin önüne getirdiklerinde, onları dizlerinin üstüne çöktürdüler.

“Biz sana ne yaptık ha? Bizim ne suçumuz var?” dedi kadın öfkeyle karışık. Elleri arkadan kalın iplerle bacaklarına bağlı olduğu için yerinden kıpırdayamıyordu.

“Aziler’e inanmayan hiç kimse masum değildir,” diye karşılık verdi Vaiz. Sonra kalabalığa dönüp, kollarını, onları kucaklarcasına açtı. “Gördünüz mü işte? Kendisini savunuyor bir de. Hem bir kâfir hem de…”

“Ben kâfir değilim,” diye bağırdı kadın. “Bizim kendi inancımız var, bizler…”

“Tek doğru ve gerçek yol Aziler’in inancıdır. Diğer bütün inançlara mensup olanlar, doğru yoldan saptıranlar tarafından Araf’tan bu dünyaya gönderilmiş olan gazabı içerek büyüyenlerdir. Bu yüzden Ak Su’yu içmeye gönüllü olmazlar.”

“Ben eşimi bir yaz evvel kurban verdim vebaya,” diye karşılık verdi kadın. “Ama bu benim inancımı köreltmedi.”

“İşte duyuyorsunuz,” dedi Vaiz ibret olurcasına kadını işaret ederek. Parmaklarının arasına aldığı saçlarını geriye doğru taradı. Şefkatin kusulmuş haliyle onları izleyen insanlara göz gezdirdi. “Bu kadın ve çocuk hâlâ sahte tanrılara, doğru yoldan saptıranlara tapıyorlar.”

“En azından çocuğu kurtaralım,” dedi Muhtar Ragıp Efendi. Ellisini geçmiş yaşlı bir adamdı. O da diğerleri gibi vebadan ölmemek için Ak Su’yu gönüllü olarak içmişti.

“Evet,” dedi Vaiz Mehmet onu onaylarcasına avuçlarını önünde birleştirerek.

Kadın buna itiraz edecek oldu, ama iri adamlardan biri onun ağzını bir bezle tıkadılar.

“Evladım,” dedi büyücü ellerini belinde birleştirip küçük kıza doğru eğilerek. Adamın onunla konuşmasına şaşırmış gibi vaize doğru başını kaldırdı kız. Tozlu yanaklarındaki gözyaşlarının derin izleri yüreğinin altında yatan dehşeti uzaktan da olsa hissettiriyordu. “Sen de tanrıların, Aziler’in büyüklüğünü, ihtişamını görmek istemez misin? Büyük Aydınlanma’nın bir parçası olmak istemez misin?"

Onu sadece gözleriyle uyarabilen annesine doğru baktı kız. Başını sağa sola salladığında iki yandan örgü yapılmış kısa saçları yüzüne vurdu.

Vaiz belinden uzun bıçağını çıkardı ve kızın annesinin boynuna götürdü. “Eğer Ak Su’yu içmezsen annenin boğazını keserim.”

Küçük yüzünü ellerine gömen kız hıçkırıklarla “Ne- olur- büyük efendi- yapma!” diyebildi.

“O zaman Ak Su’yu iç ve imana gel,” dedi Vaiz neredeyse hırlayarak.

Nergis inledi. Annesine bir şey olmasındansa ölmeyi yeğlerdi. Daha önce ona bu ilacın ne yaptığını anlatmıştı annesi. O bunu pek anlamamıştı, tek bildiği bu vaiz denen insanların korkunç kişiler olduklarıydı. Fakat şimdi başka bir çaresi yoktu. “Eğer içersem, anneme zarar vermeyeceğine yemin eder misin? Tanrıların adına,” diye ekledi hemen.

“Evet, yemin ederim,” dedi vaiz yüzündeki zafer edasını ifşa eden menfur bir tebessümle. “Eğer Ak Su’yu içersen annene hiçbir şey yapmayacağımıza söz veriyorum.”

Nergis’in başka bir çaresi yoktu. Ellerini çözdüklerinde, içinde bembeyaz, ışıklı bir sıvı olan küçük bir şişe uzattı yaşlı adam ona. Kız annesinin yalvaran elâ gözlerine son kez baktı ve şişeyi bir dikişte bitirdi.

Göğsü aniden ortaya çıkan ıstırabın yangınıyla dolarken öğürdü, ancak kusmadı. Gözlerine kabir karanlığı çöküverdi, bedeninin hâkimiyetini yitirdiğinde yüz üstü yere devrildi. Artık Nergis’e ait her şey yok oluyordu, onun anıları, onun sevdiği veya sevmediği insanlar yoktu. Ak bir ışık doldurdu ruhunu, onu daima seven hatta her şeyden çok sevenlerin olduğunu biliyordu o ışığın içinde. Onları neredeyse duyacaktı, hem çok yakındılar, hem çok uzak; hem gerçek, hem yalandılar.

İçinde onların pırıltılarını görür gibi oldu. Tüm geçmişini yok eden bu ak ışık yüreğine parça parça, kopuk kopuk tutkular yakarır oldu.

Sonunda Nergis ağlamaya başladı, nasıl bu kadar aptal olabilirdi? Annesinin sözlerine kanmıştı; bu muhteşem ışık onun her şeyiydi, onu var eden, onu ölesiye seven sadece onlardı. Zihninde onların şefkatli fısıltılarını duyabiliyordu. Gözlerini tekrar açıp yeniden doğrulduğunda birisinin onu kucakladığını fark etti.

Annesinin bağlarını çözmüşlerdi. Kadın oturdukları ahşap zeminde ona sarılmıştı ve sessizce ağlıyordu.

Nergis hiddetle kendini geri çekti. “Sen!” dedi annesine. Kadın yarı şaşkınlık, yarı korkuyla ne yapacağını bilemez halde kızına baktı. “Sen!” diye bağırdı Nergis bu defa ayaklanarak. İpler bacaklarına dolanmıştı, bu yüzden tökezledi. Vaizin işaretiyle kalabalıktan iki kişi onun bağını bıçaklarla kestiler.

“Sen bana yalan söyledin!” diye bağırdı Nergis kadına.

Annesi neredeyse nutku tutulmuş halde sordu. “Ne yalanı?”

“Bana Vaiz Efendi’nin ve Ak Su’yun kötü olduğunu söylemiştin,” dedi Nergis; göğsünden ciğerleri sökülecek kadar kuvvetle soluk alıp veriyordu. “Aziler’in kötü olduğunu söylemiştin, bana zarar vermek istediklerini söylemiştin. Tanrılar benim her şeyim hâlbuki.”

“Sana ne oldu böyle?” diye sordu annesi dehşetle, yaşlı gözleri vaizi buldu. “Ona ne oldu? Kızıma ne yaptınız?”

“Her şeyin doğrusunu ve gerçeğini görmeye başladı,” dedi vaiz kendinden memnun bir edayla. Kalabalıktan onaylama sesleri yükseldi. “Senin gibi varlığıyla her şeyi zehirleyenlere bunu göstermek bizim borcumuz. En azından kızını kurtarmayı başardık. Ölmeden önce söyleyeceğin son bir şeyin var mı kadın?”

“Onu öldürmeyeceğinize yemin etmiştiniz,” dedi kız şaşırarak. Kollarını göğsüne kavuşturmuş, annesine büyük bir kinle bakıyordu. Zihninde o güzelliğin sesini duyabiliyordu hâlâ. Onun benliğini yiyip bitiriyorlardı. Nergis artık sadece onlar için vardı. “Yemininizi bozmanızı istemem yüce efendi.”

“Evet, onu öldürmeyeceğime yemin etmiştim,” dedi vaiz sırıtarak. “Ama senin onu öldürmeyeceğin konusunda bir şey söylemedim.”

Küçük kızın yüzüne dehhaş bir tebessüm yayılırken az önceki hayat dolu yeşil gözleri, şimdi fersiz ve soğuktu. “Ben mi öldüreceğim?” diye tısladı kız neredeyse kendisine ait olmayan bir sesle. Bıçağı vaizin elinden kaptığı gibi annesinin üzerine sıçradı. Hayrete uğrayan kadının feryatları hanın ıssız duvarlarını tırmalarken olanları en arkadan izleyen Baş Veis’in de ağzı sulandı. Ne zaman vahşet görse karnı acıkırdı. Zaten aç olmadığı zaman yok gibiydi.

Biraz sonra kahverengi küçük örgülerine kadar annesinin kanıyla yıkanmış olan küçük kız elindeki bıçağı bırakarak vaizin ayaklarına kapandı. “Beni affedin Vaizim,” dedi incecik bir sesle. “Bu kötülüğün var olmasına dayanamadım. Tanrılarıma hakaret etmişti bu pis kadın.”

“Affedilecek bir şey yok,” diye yanıt verdi vaiz kızın başını okşayarak. Gözleri terk edilmiş bir evin pencerelerini andıran kadının cansız bedenini götürmeleri için başıyla kasaba halkına işaret etti.

“Gerçekten etkileyiciydi, büyücü,” dedi Baş Veis en sonunda dayanamayarak. Bütün kafalar onun devasa bedenine çevrilince bazıları yüzlerinde korku, bazıları da huşuyla ona odaklandılar.

İnanmıyorum. Öylesine bir bakayım dedim ama inanılmaz bir kurguyla karşı karşıya kaldım.
Özellikle Anadolu öğeleri ile beslemen çok güzel olmuş. Sahir, karakura ve albastı vs… hepsi çok ama çok yakışmış.

Mevtalar Nehri’ni google’da aratınca Anatolya Günlükleri adlı bir kitabın olduğunu gördüm. Kitap sizin mi değil mi bilmiyorum ama hikaye olarak çok beğendim diyebilirim. Hatta kitabı alma listeme bile ekliyorum şuan. Teşekkürler ve başarılar diliyorum :slight_smile:

Merhabalar, yorumlarınız ve desteğiniz için teşekkür ederim.

Evet o kitabın yazarıyım. Kitap daha önce Anatolya Efsaneleri adıyla yayınlanmıştı ama yeni yayıneviyle anlaşıp daha iyi bir düzenlemeyle yeniden bastırdık. 2. Kitap Nemrut 'un Kılıcı ise hazır durumda, ama basılmadı henüz.

Bu öykü de seri ile aynı dünyada geçiyor. Özellikle şu son yayınladığım 2. Bölüm, kitabın başlangıç bölümüyle aynı… Zira ilk kitabın temel konusunu iyi barındırıyordu.

Öykünün devamını birkaç gün içinde yayınlayacağım.

Desteğiniz için teşekkür ederim.

Kitabınız da varmış çok güzel… İyi yazan fantastik yazar lazım bize size de bravo devamı olur inşallah

Veis’in Arayışı
3. Bölüm

“Sen de kimsin?” diye sordu Vaiz Mehmet.

Dev, kanlı dişlerini göstererek sırıttı. “Ben Yedi Tanrılar’ın Baş Veisi’yim.”

“Veis mi? O ne demek?”

Heybetli adam bir adım öne geldiğinde ahşap zemin isyan edercesine gıcırdadı. Sus pus olan insanlar ise korkuyla gerilediler. “Senin irfan sahibi olman gerekmiyor mu büyücü? Veis’in ne demek olduğunu bilmeyen birini vaiz yapıyorlar mı? Ben Yedi Tanrılar’a hizmet ediyorum. Onların bu dünyadaki yargıcı ve celladıyım. Veis bu anlama geliyor.”

Devin sesindeki vahşetin tınısı onu korkutsa da etrafındaki kalabalıktan cesaret aldığından ötürü yaşlı adamın geri adım atmaya niyeti yoktu. “Sen gerçekte kimsin?” diye sordu. “İnsan değilsin değil mi?”

Baş Veis düşüncelere gömüldü. Bu iyi bir soruydu.

Baş Veis bir zamanlar hiç kimseydi. Yanındaki sürüklediği karakura kölesinden bile daha değersizdi. Bundan elli sene evvel Yedi Denizler’de Mücevher Adaları’ndan birinde bir köle olarak doğmuştu. Babası adaya gelen binlerce korsandan birisiydi, onu hiç görmemişti. Çünkü Veis’in annesi de fahişe bir köleydi. En azından ona anlatılan buydu.

Gün boyu çuvallara doldurulan mücevherleri sırtlar, madenin en altından dışarıya taşırdı. Bunun dışında hiçbir şey bilmezdi. Sefil hayatının ilk yirmi yılını kırbaçlanarak, dayak yiyerek, birilerine kul, köle olarak geçirmişti. Ta ki o esrarengiz sarı saçlı kadınla tanışana dek…

Adaya bir saldırı olmuştu ve köleler, cariyeler, fahişelerden oluşan ada sakinleri kendilerini yine bir barbar-korsan savaşının ortasında bulmuşlardı. Mücevher adalarında bu tür baskınlar yaygındı. İşte o zaman cadıyla yolları kesişmişti. Veis’e gerçek kaderini göstermiş, onu tanrıların kanıyla kutsamıştı.

Vaizin çatlamış sesi onu düşüncelerinden uzaklaştırdı. “Sana kimsin dedim! Senin…”

“Buraya senin tanrıların için gelmedim,” diye sözünü kesti Veis bir adım daha yaklaşarak. Onun devasa bedeni yüzünden hanın salonu ufalmıştı sanki. Katran lambaların ışığı burayı aydınlatmaya yetersiz kalıyordu. “Bir cadı arıyorum.”

“Kimi?”

“Ak Ana denen cadının soyundan gelen bir Ak Cadı’yı.”

“Kimi aradığının bir önemi yok,” diye buyurdu yaşlı adam tartışmayı sonlandırırmış gibi katı bir tonla. Bir eliyle çenesini sıvazlarken onu tepeden tırnağa inceledi. “Kim olduğun da fark etmez Veis. Sen de Aziler’in Ak Su’yunu tadıp doğru yoldan saptıranlardan vazgeçmelisin. Senin…”

“Söylediğim cadının nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu Veis canı sıkılırmış gibi.

Büyücü onu hiç duymamışçasına devam etti. “Senin de bu kâfirliğini inkâr edebilmen…”

“Kapa çeneni salak!” diye hırladı dev.

“Sen de kim…”

“Ben tanrıların buyruğuyum!” dedi Veis yumruklarını sıkarak. “Konuş ihtiyar!”

Vaiz öfkeden titrerken bileklerini büktü. Hava zerrecikleri bir araya gelmiş, sertleşmiş ve keskin bıçaklara dönmüştü. “Fesa Meyir!” diye böğürdü.

Havadan yaratılan bıçaklar Veis’e süratle çarptığı gibi kayboldular.

Kalabalık, bir işaret verilmiş gibi deve hücum etti. Baş Veis’in arkasında saklanan karakura o zamana kadar kendisini belli etmemişti. Yaratık, adamlardan ikisinin birden üzerine sıçrarken Veis diğerlerinden daha iri yarı iki adamı boyunlarından yakaladı. Onların nefes borularını ezdiğinden emin olduktan sonra öbürlerinin üzerine fırlattı.

Vaiz bileklerini bükerek avuçlarından Veis’e doğru karanlık bir yıldırım gönderdi. Devasa adam yıldırımın vücuduna çarptığını gördü ancak bedeni gelen büyüleri adeta yuttuğundan bunu da umursamadı.

“Sen nesin böyle?” dedi vaiz dehşetle. Adamlarına “Gebertin şu ucubeyi!” diye bağırdı.

Bir anda kan beynine sıçradı. Veis güçlerini elde ettiğinden bu yana hiç bu kadar öfkelendiğini hatırlamıyordu. Ona kimse ucube diyemezdi. O tanrılar tarafından kutsanmıştı. Yedi Tanrılar onu seçmişti.

Büyücü korkuyla gerilerken diğer adamlar tasmalarından zorla çekilen köpekler misali Veis’e saldırdılar. Kıtırtır denen karakura birçoğunu pençeleriyle parçalayarak öldürürken Veis adamlardan birinin büyük bir bıçakla üzerine yürüdüğünü gördü.

“Hadi saplamaya çalış!” dedi Veis. Kollarını göğsüne sardı. Adam gözlerinde vahşetin cebbar tutkusuyla bıçağını onun karnına defalarca vurdu. Dev, çeliğin dokunuşunu hissetti ancak buna kayıtsız kalmıştı zira ona hiçbir şey olmadığı gibi bıçağın ucu da eğrilmişti. Adam şaşkınlıkla elindeki bıçağa bakarken Veis ona bir yumruk salladı. Adamın ayakları yerden kesildi ve köşelere çekilmiş masaların üzerine düştü.

Veis, az evvel annesini öldüren küçük kızın da üzerine yürüdüğünü fark etti. Nergis’i tek eliyle belinden tutup kaldırdı. Genç kız yumruklarını ona savuruyor. Tükürükler saçarak küfürler yağdırıyordu. Veis iki adımla odayı aştı ve kapıyı açıp kızı dışarıya çıkardı. Yaşı bu kadar küçük olan birini öldürmemeliydi. Yedi Tanrılar bunu istemezdi.

Tekrar odaya döndüğünde karakuranın birkaç adamın üzerine çıkmış onları pençeleriyle parçaladığını görmüştü. Diğerleri ise ya bayılmış, ya da ölmüştü.

Büyücü korkuyla sırtını duvara vermişti. Kaçacak bir yeri yoktu. Dehşet içinde hıçkırıyordu.

“Sana söyledim,” dedi Veis kızgınlıkla. “Ak Cadı’yı arıyorum. Eğer bana yardım edersen…”

Yaşlı adam şok geçiriyormuş gibi kendi kendine söyleniyordu. “Yüce Kızagan sen bu ölümlü kulunu bağışla, iblisi yenemedi ve…”

“Kes sesini!” diye kükredi Veis. Sesi yüzünden yüzeyleri tozdan renk değiştirmiş olan cam şişeler paramparça oldu. Vaiz de hıçkırığını yutkundu. “Bana bilmek istediğimi anlatacaksın. Nerede bu Ak Cadı denen korkunç mahlûkat?”

Devamı var…

Yine çok güzel bir bölüm teşekküerler

Veis’in Arayışı
4. Bölüm

“Oğlum,” diye düşündü kızıl saçlı kadın. “Şimdi ne yapıyor acaba?”

Yüzünde taze bir fidan misali yeşeren bir tebessüm belirdi.

Hayatındaki tek mühim olan şeydi oğlu, tabii bir de küçük kızı vardı, Nehir’i. Melis artık çocukları için yaşıyordu ama oğlu yalnızca onun için değil, herkes için önemli olacaktı. Birçok kişinin kaderi ona merbuttu.

Henüz on yedi yaşındaydı güzel oğlu. Bir cadının oğlu olduğunu iki sene önce öğrenmiş ve bunu hiç yadırgamamıştı. Bilge Hatun aralarındaki bağı hiç kimse anlamasın diye senelerdir oğlundan uzakta yaşamıştı fakat onu yetiştirmesi için emanet edebileceği en iyi kişiye bırakmıştı.

“Muhtemelen Serkis şimdi amcasını deli ediyordur,” diye düşündü. Medrese yeni kapandığından oğlu yaz tatili için Merki’ye geri dönmüştü.

Bilge Hatun Efsun Konseyi’nin dağılmasını bekledi. Melike Tomris az evvel ona tuhaf tuhaf sorular sorup durmuştu. Melis kuzeyde neler olduğunu iyi biliyordu. Kocası ölmeden önce ona olacakları anlatmıştı. Tabii vasiyetin gerçekleşmemesini ummaktan başka çaresi yoktu. Böylece oğlu da tehlikeye girmezdi.

Bu nedenle Medrece’de vuku bulan olayları çok iyi takip ediyordu. Kuzeyde türeyen Alacakaranlık Kardeşliği isimli grup onun uykularını bölen şeylerden birisi hâline gelmişti.

Melike diğerlerine dağılmasını söyledikten sonra oturduğu masanın üstünden Kızıl Cadı’ya döndü. Ay gibi parlak ak elbiselerinin içindeydi. Özel kumaş su altında hareket ediyormuşçasına dalgalanıyordu. “Şu an ne düşünüyorsun Melis?”

Bilge Hatun öyle dalmıştı ki kendisine hitap edildiğini neden sonra anlayabildi. Yıllanmış çizgileriyle sırlarını belli etmezdi cadının güzel sureti, gene de biraz hazırlıksız yakalanmıştı. Oğlu hakkında konuşamazdı. Bu sırra yalnızca iki insan vakıftı ve başka hiç kimseye güvenemezdi.

Cadı cevap vermekte gecikince Melike, “Sende de annemde olan o ifade var,” dedi. “Ne zaman beni düşünüyor olsa yüzü aydınlanırdı.”

“Nehirimi düşünüyorum,” diye mırıldandı kadın isteksizce. Bu kısmen doğruydu elbette.

“Senin evlatlığındı, değil mi?” Melike bunu üstelemedi. “Gel hadi, seninle biraz dolaşalım. Öğütlerine ihtiyacım var.”

“Tolya Ana izin verirse yardımcı olayım,” diye gülümsedi Melis vakur bir üslupla. Kızıl saçlarını parmaklarıyla tarayıp geriye attı. Ak Ana’ya kısa bir dua etti.

Konsey bahçesi kırlangıç şarkılarının, rüzgârın silkelediği ağaçların inlemesinin keşmekeşiyle dolmuştu. Sarsılan budanmış çalıların tepesinde uçuşan ateş böcekleri hava akşam karanlığına yaklaşırken çevreye mahzun bir aydınlık saçmıştı. Balçık koyusu bulutların arkasındaki mehtap, iffetini korumaya çalışan utangaç bir kız misali bir görünüp bir saklanıyordu.

Melike Bilge Hatun’u bahçedeki altın çardağa yöneltti. Buradaki duvarlar bel hizasında olduğu için ateş kuşlarıyla parlayan Nebil Saray Kenti’ni tepeden görebiliyorlardı.

Oturdukları zaman yüzlerce küçük bukleyle süslü ak saçları olan Melike suskunluğu bozdu. “Anlat bana Melis. Kuzeydeki olaylar hakkında ne düşünüyorsun? Onlar konusunda ne yapmalıyız sence?”

Melis kısa bir sürede düşüncelerini toparladı. “Bu Kardeşliği topraklarımıza kesinlikle sokmamalıyız Melikem. Bu insanlar vebayı kendileri yayıyorlar. Sonra mucize ilaçla ortaya çıkıp biz sizi kurtardık diyerek insanları kendi tanrılarına iman etmeye zorluyorlar.”

Bilge Hatun daha evvelden Melike’ye vasiyetle ilgili tüm bilgileri aktarmıştı. Bu sırları bilen kadının ela gözlerinde kaygı mahfuz olmuştu. “En iyisi dediğin gibi temkinli olalım. Sınırlara gözcüler yerleştirmek iyi bir fikir olabilir. Ama ne kadar süreyle bu insanlar…”

Melis onun sözünü bitirmesine fırsat vermeksizin ayaklandı. İçgüdüsel bir davranıştı ama sezinlediği, yakındaki bir tehlikeydi. Eli gayriihtiyarî beline gitti lakin kılıcını bulamadı. Kızıl Cadı kıyafeti üzerindeyken normalde silahsız dolaşmasa da bugün toplantı yüzünden onu geride bırakmak durumunda kalmıştı.

Neyse ki iki saray hafizi bahçe kapısında bekliyordu. Onlara işaret edince adamlar koşarak yanlarına geldiler. “Bana kılıcını ver asker.” Muhafızlar, şaşkınlıkla ayağa kalkan Melike’nin önünde eğildiler.

“Hünkârımızı ivedilikle içeriye götürüp konsey binasından uzaklaştırın. Hayatı tehlikede. Hümeyra, Belen Cadı ve diğer kimi bulursanız söyleyin çabuk buraya gelsinler. Yolda bulduğunuz askerleri de buraya gönderin,” dedi Melis.

“Neler oluyor Bilge Hatun?” diye sordu Melike Tomris. Ak saçları etrafa şevk verici nurunu saçıyordu.

Melis askerin uzattığı kılıcı alıp kadına döndü. “Böyle davrandığım için beni affedin Melikem fakat can güvenliğiniz muhatara altındadır. Lütfen askerlerle gidin.”

“Ben anlamıyorum, burada kim bana saldırmaya cüret…”

“Lütfen Melikem benim odaklanmam, güçlerimi toparlamam gerekiyor. Lütfen hafizlerle gidin.”

Orta yaşlı kadın danışmanının çehresindeki ciddiyeti gördüğünde onun bu arzusuna boyun eğerek askerlerle birlikte bahçe kapısından binaya girdi.

Melis bahçenin ortasına geçerek bağdaş kurdu ve gözleri kapalı halde tek elinde kılıcı, diğer eli çimlerin üstünde varlığının kuytularına indi. Orada bulduğu oyuklarda saklanan güçle bağlı toprağın ruhunu kendi benliğine kundak şeklinde sardı. Biraz sonra toprağın ani uyarısıyla ayağa fırlayıp hızla dönerek kılıcını savurdu. Boynuna savrulmak üzere olan pençeli el kara kanlar fışkırtarak uçarken bir ciyaklama husul buldu.

Melis’in karşısındaki neredeyse insanı andıran yüzüyle, kapkara ve tüysüz incecik teninden kemikleri sayılabilen münfesih suratlı bir yaratıktı. Karakura kopuk eline aldırış etmeksizin tekrar saldırmaya kalktığında Melis bu defa Zemberek Dansı’yla tek ayağını geriye atarak çevresinde süratle döndü. Onun diğer bileğini de kolundan kopardı. Bu defa Melis’in tahmin etmediği bir şey oldu, yaratık olduğu yerde acıyla zıplamaya başladı. Bir çocuk gibi ağlayıp veryansın ediyordu. Karakuralar zihinleri olmayan kara büyüyle yaratılan canavarlardı. Benliklerini kaybetmişlerdi. Bu şekilde davrandıkları hiç görülmemişti.

Melis ona o denli odaklanmıştı ki arkasındaki adamı fark etmesi geç olmuştu lakin buna rağmen Keskin Kasırga adlı kılıç sanatıyla kendisini fevri geriye çekerek hasmıyla arasına mesafe koyarken karakuranın tek bacağını dizlerinin arkasından kesiverdi. Canavar yere devrilerek ıstıraplarla çırpınmaya koyuldu.

Karşısında tüm heybetiyle duran insan kılıklı yaratık ustura misali kanlı dişlerini gösteren tebessümüyle iki kulaç boyundaki bir devdi. Öne doğru attığı tek adımıyla toprak sarsıldı. Muhtelif darbelerle yırtıldığı aşikâr olan simsiyah gömleğinde ve kel başında kurumuş kan izleri mevcuttu. Gözleri makber karanlığına tutsak olmuş, pantolonu ise kısım kısım hırpanileşmişti. Pos bıyıkları yaralı yüzünün tamamını örtmüştü. Kolları normal bir insanın bacağının iki katı kalınlığındaydı, geniş omuzları içeri çökmüş gibiydi.

“Sen de kimsin?” diye sordu Bilge Hatun.

“Ben Baş Veis’im. Yedi Tanrılar’ın Ulu Dünya’daki yargıcı, celladı ve elçisiyim,” dedi dev hiç beklemeksizin.

“Hayır, değilsin,” dedi Melis onu dikkatlice inceledikten sonra. “Bütün veisler yarı layetlerden seçilir.” Layetler Latenahi adlı Buğulu Diyar’da yaşayan ölümsüzlerdi. En belirgin özelliklerinden birisi gözlerinin renk değiştirmesiydi.

“Yanılıyorsun cadı,” dedi Veis. Gülümsemesi daha canice bir hâl aldı. Bembeyaz parlayan teninde insanı huşuya düşüren bir hüsün olmasına karşın aynı zamanda iblislere yaraşır bir dehhaşlık kendisine mesken bulmuştu.

“Buraya neden geldin?” diye sordu Melis kılıcını önüne kaldırarak.

Veis karşısındaki ufacık görünen kadına karşı bir kahkaha attı. “Sual sorma kısmı bana ait cadı. Burada hayatı tehlikede olan sensin.”

Bu sefer gülen Bilge Hatun oldu. “Nereye geldiğini biliyor musun veis?” diye sordu. Bilge Hatun benliğinin derinliklerindeki toprağın ruhuna dokundu. “Burada bana saldırmanı hiç tavsiye etmem.”

Baş Veis onun ne demek istediğini idrak edememişti. Bu cadı, canını sıkmaya başlamıştı. Tek adımda onun karşısına dikilip gırtlağını sıkınca bakalım bu denli cesur olabilecek miydi? Lakin veis ayağını yerden kaldıramadı. Akabinde ellerine de hâkim olamadığını fark etti. Kıpırdayamıyordu.

Ayaklarının altındaki topraktan sırnaşan görünmez kızıl ağlar veisin bedenini muhasara etmişti. Bu iplikçikler onu boynuna kadar kuşatınca Bilge Hatun, adamın çevresinde yavaş adımlarla dönmeye başladı. Bu esnada yerde can çekişen karakuranın da boynunu uçurdu. Yaratık hareketsiz kalınca kirli kanı yeşil toprağın üstündeki çimleri kararttı.

“Bana… Bana ne yaptın?” diye sorabildi Baş Veis. Dudaklarını kıpırdatmakta bile zorlanıyordu. “Hiçbir büyü bana bir şey…”

“Ben bu toprakların koruyucusuyum,” dedi Bilge Hatun tekrar onun karşısına geçerek. “Burada hiç kimse benim gücüme karşı koyamaz.”

Hâlâ kurtulmak için çırpınıyordu ama nafileydi. Kızıl ağlar, sarmaşıklara dönüşmüştü; onun boynunu da sıkıyor, nefes almasını güçleştiriyorlardı. “Ama ben bir veisim, benim…”

“Sen veis falan değilsin,” diye araya girdi Melis. “Veis olsan bile fark etmezdi, onların gücü de özlerinden gelir. Bir veisle daha evvel de karşılaşmıştım. Ama senin gücünde tuhaf bir şeyler var. Sen veis değilsin, senin gücün aynı bir büyücü gibi sana ödünç verilmiş. Şimdi söyle bakalım. Seni buraya kim yolladı?”

Baş Veis öfkeden köpürmüştü lakin hayatının elinden yavaş yavaş çalındığını anlayabiliyordu. En iyisi cadıyı konuşturup bundan kurtulmanın bir yolunu bulmaya çalışmaktı. “Buraya Yedi Tanrılar tarafından yollandım.”

Melis hiddetle ona baktı, sanki onu oracıkta buharlaştıracaktı. Tamahkâr kızıl ışığı bütün bahçeyi doldurmuş, duvarların kenarlarında korkunç karartılar peydahlamıştı, bu gölgeler gitgide uzayarak adamı çepeçevre saran keskin pençeler halini aldı. Veis hayatında ilk defa korktuğunu anladı.

“Amacın neydi? Burada ne arıyorsun?”

“Onuncu Ak Cadı’yı bulup ona tanrıların adaletini sunmam gerekiyor,” diye cevap verdi adam, soluğu gırtlağında kalmıştı.

“Neden?” diye sordu Kızıl Cadı. “Neden tanrılar onu öldürmek istesin ki?”

“Öldürmekten bahsetmediler,” dedi Baş Veis dürüstçe. “Sadece adalet…”

“Ne biçim bir veissin sen? Yedi Tanrılar’ın adaleti yalnızca kanla olur, bunu bilmiyor musun? Hadi veislerin itaatkâr birer köle oldukları bellidir de kafası hiç çalışmayanını da ilk defa duyuyorum.”

“Ben…”

“Demek buraya Ak Cadı’yı öldürmeye geldin,” diye mırıldandı Bilge Hatun ondan çok kendine. “Neden acaba? Neden tanrılar Melike’nin ölmesini istesin ki?”

Melis bu sırada kızıl ağları gevşetti. Veis ise derin bir soluk alarak ciğerlerine bayram ettirdi.

“Neyse artık,” dedi Bilge Cadı bu düşünceyi eliyle silkelercesine. “Seni hapsetmemiz lazım.”

Melis birkaç dakika içinde özünden vücudunda kalan son parçasını toprakla yeniden bütünleyerek rüzgâra kapılan bir meşe yaprağının yalnızlığına büründü. “Dehak!”

Kadının avuçlarından toprağa uzanan kızıl buhar anında kayboldu. “Kıpırdamanı tavsiye etmem veis.”

Adamın bedenini saran bağlar bir anda yok olunca bacakları ağırlığını taşıyamadığından yere devrildi ancak öfkesi hâlâ göğsünde yanıp tutuşuyordu. Bir hışımla ayağa kalktığında Bilge Hatun kılıcını onun yanağına savurdu.

Veis suratına inen darbeyle yeniden yere düştü. Elleri yerdeyken kalkmaya hamle ettiğinde toprağın kızıl ağları onu bileklerinden yere çiviledi.

Baş Veis buna inanamıyordu. Güçlerine kavuştuğundan bu yana hiçbir büyü onun bedenine işlememiş, hiçbir çelik onu kesememişti. Hiç yaralanmamıştı. Bu imkânsızdı. O, tanrıların eti ve kemiğiyle kutsanmıştı. Fakat şimdi suratında kılıcın açtığı yaradan akan kan yavaş yavaş yere damlıyordu. Uzun zamandır beridir ilk defa kendi kanını görmüştü, ilk defa acı duyuyordu.

“Senin güçlerin de kendi özünden geliyor,” diye yanıtladı Bilge Hatun havada asılı kalan soruyu. “Bir cadı senin vücuduna bağlamalar yapmış. Seni bir veise benzetmeye çalışmış. Şimdi ise benim toprağımın azabı seni tekrar bir ölümlü hâline getirdi.”

Bu esnada yirmi kadar hafiz silahlarını kuşanmış halde bahçe kapısında belirdi. Bilge Hatun’un emriyle veise fazla yaklaşmadan kapının önünde beklediler.

Kızıl Cadı veisi yerde bırakıp hafizlerle konuşmaya gitti. Adamın üzerindeki bağlamayı kaldırmamıştı. Veis hâlâ kımıldayamıyordu. Bilekleri toprağın özüne bağlıydı. Bilge Cadı istese bu adamı anında öldürebilirdi ama veisle ilgili cevaplanması gereken sorular vardı. Bir kere onu gerçekte kim göndermişti? Ak Cadı ile ne alıp veremedikleri vardı? Ona bu güçleri kim sağlamıştı? Ayrıca buraya kadar Bilge Hatun dahil, hiç kimseye görünmeden nasıl gelebilmişti?

Melis Hatun büyülü zindanı hazırlamaya giderken hafizlere adamı iyi izlemelerini, hareket ederse veya kaçmaya kalkarsa anında öldürmelerini söylemişti. Onlara adamın çok tehlikeli biri olduğunu ve mümkünse ona yaklaşmamaları gerektiğini de anlattıktan sonra hafizler yaylarını çıkararak hazır vaziyette beklemeye başladılar.

Hümeyra Hatun bahçenin duvarından olanları izliyordu. Başörtülü kadının üzerindeki koyu kahverengi elbise desensiz ve sadeydi. Bir cadı gibi görünmüyordu. Melike’nin kişisel danışmanlarından birisi olan ihtiyar Hümeyra Hatun’un gözleri bahçe kapısının önünde sıralanmış askerleri taradı ve en son yere çökmüş durumdaki adamın önünde kaldı.

‘Beceremedi salak,’ diye düşündü yaşlı kadın. Onca yıl Baş Veis diye etrafta dolanıp durmuş ama yine de kadının ona verdiği basit bir görevi başaramamıştı. Onu Melike’ye bu kadar yaklaştırmışken her şey berbat olmuştu.

Hümeyra yıllar önce veisi Mücevher Adaları’nda bulmuş, onu Kadimler’in bahşettiği güçlerle yenilmez bir savaşçı hâline getirmişti. Kimse şüphelenmesin diye ona Yedi Tanrılar’a hizmet edeceğini anlatmıştı. Veisi Aziler adına kullanarak yıllarca düşmanlarını yok eden Hümeyra, Ak Cadı’yı da ortadan kaldırmak istemişti. Hümeyra’ya göre çok da iyi bir plandı. Hiç kimse Kadimler’den şüphelenmeyecekti lakin Bilge Hatun’u pek hesaba katmamıştı.

Yine de bütün yaptığı planlarının boşa gitmediğini görmek onu sevindirdi. Bilge Hatun’un nasıl bir kudrete hükmettiğine kendi gözleriyle şahit olmuştu. Şimdiye kadar onun nelere kadir olduğunu bilmiyordu. Kızıl Cadı’nın karşısında bundan sonra daha temkinli davranması gerekecekti.

“Amus!” Özüne dokunarak büyülü sözleri söyler söylemez, bahçenin etrafındaki meşaleler aniden bastıran karabasanın karşısında hezimete uğradılar. Askerler ve veis zifiri karanlıklara mahkûm oldular.

Hümeyra arkasında iz bırakmayı sevmezdi. “Hess Patra!” diye tısladı. Parmaklarının ucundan fırlayan kara duman zincirler, perişan halde dört ayak üstünde duran veisin bedenini ansızın çevirdi, dev adamı anında iki büklüm etti. Biraz sonra boynundan gelen bir kemik çatırtısıyla birlikte Baş Veis yere yığılmıştı. Karanlık gözlerindeki ufak ışıltı da solmuş, terk edilmiş bir evin koyu camlarına dönüşmüştü.

Nasıl olsa hiç kimse bunu kimin yaptığını asla bulamayacaktı. Asıl adı Zerrin Cadı olan Hümeyra’nın başka planlar yapması gerekiyordu. Hedeflerine vasıl olmasına çok az kalmıştı.

SON…