Yıllar Evvel Westeros'ta


#1

Yıllar Evvel Westeros’ta adlı hikayemde PoV sistemini kullanarak Westeros’ta Robert’ın isyanından sonra ama farklı zamanlarda geçen farklı karakterlerin farklı hikayelerini anlatıyorum. Umarım beğenirsiniz.
GİRİŞ BÖLÜMÜ
Kral Ormanı o gün de diğer günlerdeki gibiydi. Uzaklardan Ağırsu Nehri’nin gürleyen sesi geliyor, yorulmadan şakıyan kuşların şarkıları Will’in kulaklarının pasını siliyordu. Biraz dikkatle bakınca, Kızıl Kale’nin bir burcu hayal meyal seçiliyordu.
Ağaçların arasında yürüyen Will, kahkahaları duyduğunda durdu. En fazla on metre uzağında olan adamları kolaylıkla görebiliyordu. Tamı tamına on bir kişi vardı. Adamlardan altısının zırhlı ve silahlı olduğunu gördü ve çalıların arasına yattı. Çalıları küçük bir boşluk çıkaracak şekilde ayırdı ve adamlara baktı.
En önde iki adam yürüyordu. Altın pelerinli bir muhafız ve bir sancaktar. Altın pelerinli bir şehir muhafızıydı, o yüzden arkadan gelenler önemli kişiler olmalılardı. Sancaktarın tuttuğu direğin tepesinde iki sancak olduğu belliydi ama sarı ve mavi zeminlerin üstündeki armalar seçilmiyordu.
Arkadan sekiz kişilik bir grup daha geliyordu. Gösterişli kıyafetler içindeki iki lord –lord oldukları her hallerinden belliydi, Will sadece kim olduklarını merak ediyordu-, onların yanında farklı kıyafetler giymiş iki muhafız –muhafızlardan biri Kral Muhafızları zırhı giyiyordu, bu Will’i çok heyecanlandırmıştı- ve arkalarında lordların yaverleri ve onların yanında iki muhafız daha vardı. En arkadan da bir Altın Pelerinli daha geliyordu.
Kafile biraz daha yaklaşınca, Will sancakları görebildi. Üstte Baratheonların sarı zemin üstündeki taçlı siyah erkek geyiği ve altta da Redwyneların mavi zemin üstündeki mor üzüm salkımı vardı.
Kafile tam önünden geçerken, Will adamları tanıdı. Bir gün kalede hizmetçilik yapan kız arkadaşıyla buluşmaya gittiğinde görmüştü ikisini de. Kral Robert Baratheon ve Arbor Lordu Paxter Redwyne. Kral Robert’ın iğrenç kahkahaları Lord Paxter’ın kısık sesiyle anlattığı fıkraya karışıyordu. Yanlarındaki adamlar ise sessizdi. Kral “Şarap!” diye bağırdı ve arkasındaki beceriksiz yaver elindeki şarap matarasını düşürmeden yetiştirmeye çalıştı.
Kralın elindeki işlemeli yay ve küçük kafilesi, Will’in ava çıktıklarını anlamasına yetmişti. Herhangi bir kaçak avcı çoktan tüymüş olurdu, ama Will babasının oğluydu. İki üç askerden korkup kaçmayacaktı. Riski alacak ve o şişman pisliğin adamlarına yakalanmadan birkaç geyik avlayacaktı.
Kafilenin yanından, ses çıkarmadan süründü. Lord Paxter’ın fıkrası yerini bir savaş hikâyesine bırakmıştı. Lanet Robert ve onun kahramanlık öyküleri. Will, en azından diğer kahraman Eddard Stark’ın o kadar iğrenç bir insan olmadığını düşünüp kendini avuttu. O kolay kolay sarhoş olmuyor ve Robert gibi şişkonun teki değil.
Lord Paxter’ın hikâyesi Kral Muhafızının –Will adamı tanımıyordu- sesiyle bölündü. “Majesteleri, bir alageyik.”
“Nerede, söyle, göstersene be adam!”
“Şurada”, Kral Muhafızı eldivenli eliyle ağaçların arasındaki bir açıklığı gösterdi. Boz renkli bir alageyik, Ağırsu Nehrinin sığlaştığı bir yerden su içiyordu. Will nedenini bilmiyordu ama alageyik tüm canlılardan daha güzel gözüktü gözüne. Belki de bir domuzun onu haklayacak olmasındandır.
Kral oku yayına gerdi ama üç atışını da ıskaladı. Hayvan su içmeyi çoktan bitirmişti.
“Hiiile vaaar” diye bağırdı sarhoş kral, “Hiile yğapğıyooorlaar!”ve yere yığıldı.
Sarhoş şişko domuz. Herkes kralı kaleye taşımaya çalıştığından, rahatça avlanabileceğini düşündü Will. Lakin kralın yayını ve oklarını toplayan Lord Paxter’ın burada kaldığını fark etmemişti.
Etrafı boş sanan ve rahatça açıklığa çıkan Will, Lord Paxter’ın sesini duyunca hem şaşırdı hem de irkildi.
“Hey sen!”, Lord Paxter kralın yayına bir ok germiş ve Will’e doğru nişan almıştı. “Hemen silahlarını bırak ve diz çök.”
Will adamın sarhoş olmadığından emindi ama o hâlâ babasının oğluydu, elbette ki teslim olmayacaktı.
İlk kaçış denemesinde şansı yaver gitti. Hareket ettiğini gören Lord Paxter oku bıraktı ama ıskaladı. Will nehrin sığ tarafına doğru koşmayı ve karşıya atlamayı başardı. Birkaç metre koşup arkasına bakınca, Lord Paxter’ın yayına bir ok daha taktığını gördü. Hemen en yakın ağaca tırmandı ve Lord Paxter’ın attığı ok ağacın gövdesine saplandı.
Will daldan dala atlarken kendini Ormanın Çocukları’ndan biri gibi hissetti ama Lord Paxter’ın aşağıdan onu takip ettiğini görünce biraz olsun korktu. Yaşlıca bir adam ama bir keçi kadar inatçı.
Will daha nereye kadar kaçabileceğini bilmiyordu ama orman ona cevabını verecekti. İki dala atladı ama üçüncü dal kırılıverdi ve Will, Lord Paxter’ın az önüne düştü. Sağ bacağı çok acıyordu, kırılmış olmalıydı. Kazandığını gören Lord Paxter sakin birkaç adım attı ve Will’in yayıyla kılıcını alıp ellerini bağladı, “Bu ormanda kaçak avlanmanın cezası önce zindan, sonra Gece Nöbetidir, genç adam. O yüzden kendini hazırlasan iyi olur.”
Lord Paxter onu vahşi yaşama savunmasız bir şekilde bırakmıştı ama birkaç dakika sonra üç muhafızla geri döndü. Will’i alıp sedyeye koydular ve Kral Topraklarına doğru yola çıktılar.
Sedyenin üzerinde rahatsızca kıpırdanan Will, Gece Nöbetinde hizmet vermenin nasıl bir şey olduğunu merak etti ve çok soğuk olmamasını diledi.

Şayet beğenirseniz devam ettireceğim. Yorumlarınızı esirgemezseniz sevinirim. Şimdiden teşekkürler.
Esen kalın.


#2

Güzel olmuş ama biraz uzun yazıp yeni karakterler eklersen ve kitaptan bağımsız gidersen muhteşem olabilir :slight_smile: Ellerine sağlık


#3

Beğendim ama içerik olarak çok kısa olmuş yazılarının devamını bekliyorum


#4

Dostum sen hikaye yaz hep hikaye yaz ama biraz uzun yaz :slight_smile:


#5

Bunu GRRM kitaplarındaki bir PoV bölümü gibi düşünürseniz o kadar da kısa gelmez. Beğenmenize sevindim, ilk PoV karakteri olarak seçtiğim Sör Waymar Royce’un ve Sandor Clegane’in ilk bölümlerini de gönderiyorum.

WAYMAR

“Gideceğim.”
“Gitmeyeceksin.”
“Gideceğim.”
“Gitmeyeceksin.”
“Gideceğim!”
“Tanrılar aşkına, Waymar! Gitmeyeceksin dedim!”
“Lanet olasıca kanunlar gidebileceğimi söylüyor!”, Waymar elindeki kitabı salladı. Yalan söylemiyordu. Büyük evlat, yani varis –bu senaryoda varis Waymar’ın en büyük ağabeyi Andar oluyordu- evde kalmak zorundaydı ama diğer evlatlar macerayı başka yerlerde aramakta özgürdü.
Babası, koskoca Bronz Yohn Royce, herhangi bir köylü kadar savunmasız ve kaybetmiş görünüyordu. “Tamam, sen kazandın.” Demişti ama yaşlı yüzünde çocuğunun yapmak istediği şeyle ilgili büyük endişeleri vardı. “Ama seninle geleceğim!”
Gün boyunca, Taşyazı’ndaki arkadaşlarıyla ve tanıdıklarıyla vedalaştı. Sonuçta geri dönmemek üzere gidiyordu. Hatta atlarını hazırlayan genç seyisi öptü bile.
Sadece o ve babası vardı. Taşyazı’ndan ayrılırlarken bütün insanlar balkonlara, bütün askerler de burçlara çıkmış, onun ve babasının adlarını bağırıyorlardı. Demek ki Waymar’ın yapmak istediği şey, onlar için hâlâ onurlu bir şeydi.
Arryn Vadisi’ne çıkan yol boyunca hiç konuşmadılar, Waymar’ın babası o meşhur Antik Royce Zırhını giymişti. Üzerinde runik yazılar bulunan, bronz bir zırhtı bu. Babası ölünce zırhı Andar’ın alacağını hatırlayıp bozuldu Waymar, ah varis olmayı ne kadar çok isterdi.
Babası, turnuva meydanlarında büyümüş, tam bir turnuva şövalyesiydi, eğer gerçek bir savaş çıkarsa, kimse Bronz Yohn Royce’ un ne yapacağını bilmiyordu. Arryn Vadisi’nin sarp kayalıkları ileride gözükünce, Waymar “Baba,” dedi. “İstemediğini biliyorum ama şövalye olduğumdan beri bu günü bekliyorum.”
Babası yüzünü ona dönmedi ve “Neden başka bir şey istemedin ki…” diye mırıldandı.
“Efendim?”
“Sen seni bir daha göremeyeceğim bir yere gidip hayatını tehlikeye atmak istiyorsun, Robar –ortanca çocuk- da Kral Muhafızlarından biri olmak istiyor. Tanrılar, Dornelu bir kızla evlenmek isteseydin, evlendirirdim. Yeni bir kılıç isteseydin, döktürürdüm. Braavos’u ve diğer özgür şehirleri gezmek isteseydin, sana gemiler bulurdum. Hiç tatmadığın lezzetler tatmak isteseydin, sana tatlı Arbor kırmızısı ve sert Dornelu beyazı getirtirdim, ama bu… Bu kabul edilemez, Waymar. Tekrar düşünmek istemediğine emin misin?”
“Eminim, baba.” Waymar iç çekti. “Eminim.”
Yolun geri kalanında konuşmadılar. Bir yılan taşların arasından çıkarak bir fareyi kovalamaya başladı. Waymar’ın atı yılandan korkup şaha kalktı ve fareyi ezdi. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ettiler.
Ay Kapılarının geniş taş duvarları göründüğünde, Waymar bir parça kurutulmuş eti kemiriyordu. Biraz daha yaklaştılar ve belki de Bronz Yohn’ un zırhını tanıyan bir nöbetçi çan kulesine çıkıp çanı çaldı. Üç kısa çan sesi. Bu arkadaş canlısı ve önemli birilerinin geldiği anlamına geliyordu.
Ay Kapıları yavaşça açıldı ve Waymar’ın amcası Lord Nestor Royce arkasında küçük bir tabur asker ile dışarı çıktı. Askerlerden birinin elinde Royce sancağı dalgalanıyordu.
Birkaç metre ötede duran Lord Nestor, atından indi ve Lord Yohn’a doğru yürüdü. Lord Yohn ve Waymar da atlarından indiler.
“Sevgili kardeşim!”
Waymar, babasıyla kucaklaşan amcasına baktı.
Lord Nestor, Lord Yohn’dan birkaç yaş küçüktü ama ondan daha yapılıydı. Ay Kapılarını yönetmekle ve Kartal Yuvası’na gitmek isteyen yolcuları karşılamakla yükümlüydü.
Babasıyla amcasının arkasında tüm heybetiyle Ay Kapıları yükseliyordu. Ay Kapıları Kartal Yuvası’ndan üç kat büyüktür, demişti amcası son görüştüklerinde. Kartal Yuvası, kışın yaşanamayacak kadar soğuk olduğundan, insanlar Ay Kapıları ’na taşınırlar. Bu yüzden, Ay Kapıları vadideki en büyük yer olmak zorundadır.
Düşünceleri yine amcasının sesiyle bölündü: “Yeğenim,”
“Amca,”
“Son görüştüğümüzden beri nasılsın?”
Sarıldılar. “İyiyim, ya sen?”
“Her zamanki gibi. Ne kadar oldu, üç ay mı?”
“Tam üç ay.”
Sarılmaları bitti. Lord Nestor alnındaki teri sildi. “Burası çok sıcak. Haydi, içeri gelin.”
Hiç kapanmamış kapıdan içeri girdiler. Lord Nestor onları bir odaya yönlendirdi. Hizmetçi kızlar bir oraya bir buraya koşturuyor, Waymar’ın iştahını kabartan yemekleri bir bir masaya diziyorlardı. Lord Yohn, Lord Nestor’ un sağına, Waymar da soluna oturdu. Sonradan odaya Waymar’ın kuzeni Albar girdi ve Waymar ile Lord Nestor’ un arasına oturdu.
Waymar bir balığı tırtıklarken, Lord Nestor konuştu “Sizi aylar sonra buraya getiren şey nedir, sevgili yeğenim?”
“Yolculuğa çıkıyoruz, uğradık.”
“Ah, demek öyle. Nereye gidiyorsunuz peki?”
Lord Yohn cevap verdi, “Waymar Gece Nöbeti’ ne katılmak istiyor.”
Lord Yohn’ un bu sözü odada şaşkınlık yarattı. Albar öksürdü ve ağzındaki zeytini çıkardı. Lord Nestor kadehine şarap doldurmak üzere eğilen bir hizmetçiyi durdurdu.
“Ne?”
“Duydunuz işte. Gece Nöbeti’ne katılacağım.”
Lord Nestor ona baktı, Waymar amcasının gözünde hem gurur, hem de korku gördü. Albar, “Emin misin, Waymar?”, dedi.
Waymar, belki de yüzüncü kez, “Eminim” dedi. Kapıdaki muhafızlardan birinin “Enayi.” Dediğini duydu. Önemli değil, dedi kendi kendine. Gece Nöbeti’ne hizmet vermek onurlu bir görev!
Yarım saat sonra Waymar, babası ve bir tümen muhafız ile Ay Kapıları’ndan ayrıldı. Waymar son bir kez daha arkasına baktı. Geri dönmeyecekti.

SANDOR

Bir adam ne kadar güçlü olursa olsun, rüyalara karşı koyamazdı. Sandor bunu biliyordu.
İşte, yine aynı rüyayı görüyordu. Bir oyuncak şövalye, ağabeyinin kızgın yüzü ve ateş.
On dokuz yıl önceydi. Küçük Sandor, ağabeyinin Casterly Kayası’ndaki odasında, belki de odadaki tek oyuncak olan tahta bir şövalyeyle oynuyordu. Oldu olası şövalyelere ilgi duymuştu.
Vınn, pişş, bum, flakk sesleri arasında, şövalyesini hayalî düşmanlarla dövüştürüyordu. Sandor’ un Barristan adını verdiği cesur şövalye dağlardan inen ulu kurtları ve Durrendon mızraklılarını bir bir dövmüş, Celtigar kadırgalarını batırmış ve meşhur Argillac Durrendon’u yenmişti. Şimdi de, şövalyesi bölüm sonu canavarı olarak belirlediği ejderhayla dövüşecekti.
Küçük Sandor bir süre etrafına bakındı. Bakındı, bakındı ve sonunda ejderhasını buldu. Şöminede yanan ateş.
Küçük Sandor, kendi gibi küçük adımlarla şöminenin yanına gitti ve bir hamlede oturdu.
Cesur Barristan, atını dörtnala koşturarak geldi ve ejderhanın önünde durdu.
“Seni pisyik ejdeyha!”dedi ejderhaya Barristan.
Şöminede yanan ateş harlanmış gibi bir ses çıkardı. Küçük Sandor bunu ejderhanın bağırışı gibi düşündü ve zevk aldı.
“Seni öldüyjem!”
Küçük Sandor, Barristan’ı ateşe biraz daha yaklaştırdı ve kılıcını salladı. “Cık cık cık, kötü ejdeyha!”
Sonra, Sandor’u hayatının geri kalanı boyunca pişman edecek o şey oldu.
Şömineden fırlayan bir kor parçası, Barristan’ın atının ön ayaklarını yakmaya başladı. Küçük Sandor, Barristan’ı endişeyle sallamaya ve yanmaması için üflemeye başladı. Lakin alevler yayıldı ve Barristan atsız kaldı.
Tam o anda, Sandor’ un Casterly Kayası’ndan bir şövalyenin yaveri olan ağabeyi Gregor kapıyı kırarcasına içeri girdi.
Gregor, Sandor’u odasında görünce kaşlarını çattı, Sandor’un şövalyesiyle oynadığını görünce yumruklarını sıktı ve şövalyenin yanmakta olduğunu fark edince Sandor’un üstüne atladı.
“Seni küçük pislik!” Ağabeyi birden boğazına sarılan Sandor şaşırmıştı ama şaşırmaması gerekiyordu. Bu, tam bir cani olan ağabeyinin ona ilk kötü davranışı değildi. Daha önce onu onlarca kez dövmüştü. Ah babasını bir görebilseydi, Gregor’u kesin şikâyet ederdi. Gerçi Gregor Baban olacak o yaşlı ayyaş öldü. Demişti ama Sandor buna inanmamıştı.
Gregor, Sandor’u boğazlamayı bırakıp yanan şövalyeye baktı ve “Seni de öyle yakacağım, küçük pislik.” Dedi. Sandor’u ensesinden tutup şömineye sürükledi ve yüzünü azgın alevlere tuttu.
Alevler ilk başta o kadar sıcak değillerdi ama zaman geçtikçe Sandor’un yüzü acımaya, gözleri kan toplamaya başladı. Zar zor kafasını çevirdi ve yüzünün sadece bir tarafının yanmasını sağladı.
Sandor acı içinde bağırırken, ateş derisini yok edip etiyle bir oluyor, odayı keskin bir protein kokusuyla dolduruyordu.
Ölmek istemiyorum.
Sandor ölmek istemiyordu. Ağabeyi kadar, Kral Aerys kadar ve hatta Cesur Barristan kadar uzun yaşamak istiyordu. Zaferler kazanmak, düşmanlar yenmek, topraklara hükmetmek istiyordu.
Tanrılara şükür çığlıklarını duyan iki Lannister muhafızı Gregor’u Sandor’un üstünden almışlardı.
Hayır. Ölmeyeceğim.
Sandor’un yüzünden dumanlar çıkıyordu. Gelen iki diğer muhafız, Sandor’u merhem sürdürmek için Üstat Creylen’e götürdüler.
Sandor Clegane, kendisine her zaman iyi davranmış olan yaşlı üstadın nasıl olduğunu merak ederek uyandı.
Üst kattan, bebek Prens Joffrey’nin zırlamaları geliyordu. Sandor hayatını bu ağlak bebeğe adamalıydı.
Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlarken, Sandor giyindi ve koridora çıktı. Yukarı kattan kırmızı pelerinli bir Lannister muhafızı aşağıya iniyordu. Sandor adamı durdurup neler olduğunu sordu.
“Hiiç,” diye cevap verdi adam. Bir iki adım attı ama aniden durup geri döndü. “Prens Joffrey’ in ikinci isim günü için bir turnuva düzenlenecekmiş. Köpeği olarak orada olman beklenir her hâlde.”
Köpek. Sandor taktığı tazı miğferi yüzünden ona takılan Tazı lakabına alışmıştı. Şimdi de Prens Joffrey’i koruyan Tazı’nın kısaltması olan Köpek’e alışması gerekiyordu.
Merdivenleri çıkıp prensin odasına girdi. Bir gün Yedi Krallık’ın hükümdarı olacak sümüklü bebek Kraliçe Cersei ve üç hizmetçiden oluşan bir çemberin içine alınmıştı. Kraliçenin yeni bezi almak üzere arkasına döndüğü ve Sandor ile yüz yüze geldiği bir anda “Majesteleri,” dedi. Kraliçe sabahın köründe Sandor’un yanık yüzünü görmekten rahatsız olduğu belliydi. Benden iğreniyor.
Elbette ki ondan iğreniyordu. Herkes Sandor’dan iğreniyordu. Kendisi bile.
“Ne var?”
“Prens Joffrey’nin ikinci isim günü için bir turnuva düzenleneceğini duydum.”
Bezi hizmetçilerden birinin eline tıkan kraliçe, en yakındaki sandalyeye oturup kendine bir bardak şarap doldurdu.
“Doğrudur.” Kraliçe Sandor’un yüzüne bakmaktan çekiniyordu, dikkatini oğluyla uğraşan hizmetçilere vermişti.
“Turnuvayla ilgili vermek istediğiniz bir emir olup olmadığını merak etmiştim.”
“Yok, istersen turnuvaya katıl.”Kraliçe Sandor’u ayaklarının altından atmak için geçiştirdi.
Sandor da kadını daha fazla rahatsız etmeden aşağıya, kurulmakta olan turnuva alanına indi. Etraftaki şövalyelerin hepsi çocukluktan yeni çıkmış yeşil oğlanlardı. Oysaki Sandor’un çocukluğu, o gün bitmişti. Sivrisinekler, diye düşündü.
Sör Jaime Lannister ve Sör Loras Tyrell gibilerinin kıçları, burada kamp kuramayacak kadar soylulardı.
Sandor, sörlerden nefret eden biri olarak –çünkü ağabeyi de onlardan biriydi-, birkaç sör devirmenin nasıl bir his olacağını merak etti.


#6

Yine çok güzel olmuş eline sağlık


#7

Eline sağlık güzel olmuş Waymar’ın gece nöbetine katılmasını ele almanıda beğendim


#8

gayet güzel takipçisiyim


#9

Beğenmenize yine sevindim. İki yeni bölüm daha gönderiyorum.

GARED
Soğuk Gared’ın iliklerine işlemişti. Damarlarında akan kanın bile yavaşladığını hissediyordu.
Yola on kişilik bir grup olarak çıkmışlardı. Görevleri Sur’a çok yaklaşan yabanıl gruplarını gözetlemek, sayıları ve durumları hakkında bilgi almaktı.
Lakin ayaz çıktığında yabanıllar hazırlıklıydı, onlar değillerdi. Yabanıllar mağaralarına sığınıp ateş yaktıklarında, Gared’ın grubu aç ve açıkta kalmıştı. Üstelik kaybolmuşlardı.
Önce atlar öldü. Yedirecek yulaf kalmayan atlar, hem açlıktan hem de soğuktan çatladılar. Gared’ın ilk at eti yiyişi değildi.
Sonra köpekler. Yanına sokulacak şey bulamayan hayvancağızlar donarak öldüler. Gared’ın ilk köpek eti yiyişi de değildi bu.
Sonra da insanlar. Ayazın çok sertleştiği bir akşam, kara kardeşler birbirlerine sokularak uyudular, ertesi sabah pek çoğu uyanamadı. İşte bu, Gared’ın ilk insan eti yiyişiydi ve dört kişi kalmışlardı.
Ertesi gün, buz ısırıkları başladı. Bir kara kardeş kolunu, diğeri de bacaklarını kaybetti. Adamlara daha fazla acı çektirmemek için öldürdüler. O akşam da insan etiyle doydular.
Ve daha bu sabah, diğer kara kardeş de uyanamadı. Gared bakınca, adamın yüzünün bir gölge kedisi tarafından parçalandığını fark etti. Gared ise birkaç saat önce kulaklarının yerinde iki küçük delik olduğunu anlamıştı. Eksik hissediyordu.
Şimdi, hiç olmadığı kadar soğuk olan bu havada, parçalanmış pelerinini yüzüne siper ederek ilerlemeye çalışıyor, daha fazla uzvunu kaybetmemek için eski ve yeni tanrılara dua ediyordu.
Ertesi gün şansı yaver gitti ve bir gölge kedisi avladı. Hayvandan geriye kemikler ve iç organlardan başka hiçbir şey bırakmadı. Etlerini yemiş, postuyla yeni bir pelerin yapmıştı.
3. Gün bir ulu kurt sürüsünün saldırısına uğradı. Gared hala yaşayan yaşlı ama usta elleriyle üstüne gelen kurtları bir bir öldürdü ve güzel bir ziyafet çekti.
4. Gün, medeniyete ulaştı. Ya da ulaştığını sandı.
Önü topraktan bir setle kapanmıştı. Gared, setin bir kısmını kılıcıyla yıkıp öteki tarafa geçti. Setin öteki tarafında derme çatma bir ev vardı. Evin bahçesindeki ağılda onlarca koyun ve aralarında onları besleyen genç bir kadın vardı.
“Affedersin,” dedi Gared kadına ama kadın ona cevap vermedi ve eve girdi.
Kadın yanında genç bir adamla dışarı çıktı. Adamın elinde bir savaş baltası vardı. Gared kılıcını kınından birkaç santim dışarı çıkardı ve “Sorun çıkarmaya gelmedim, dostum.”Dedi.
Adam baltasını indirdi, tanrılara şükür ki Ortak Dil’i biliyordu. “O zaman neden duvarımı yıkıp karımı korkutuyorsun?”
“Ben… Ben arkasında bir ev olabileceğini düşünemedim.”
“Doğru ya… Her neyse. Adım Craster.” elini uzattı.
Adamın elini tereddütle sıkan Gared, “Üzgünüm,” dedi. “Duvarını tamir edeceğim.”
“Evet,” dedi Craster. “Edeceksin.”
Kapıdan girerlerken Craster Gared’ın postunun altındaki siyah pelerini gördü ve Gared adamın yüzünde oluşan ifadeye anlam veremedi.
“Demek kara kargalardan birisin, ha.”
“Anlayamadım.” Aslında anlamıştı ama adamın Gece Nöbeti’ne düşman olabileceğini düşündü ve korktu.
Craster, Gared’ın düşüncelerini okumuş gibi “Korkma,” dedi. “Kara kargalara âşık olmayabilirim ama düşmanlarımız aynı: yabanıllar.”
Craster’ın evi kadınlarla doluydu. Kimi Gared’ın yaşlı ninesinin, kimi de kız kardeşinin yaşındaydı. Her biri ya iş yapıyor, ya da yemek yiyorlardı. Craster baltasını yanındaki kadına verip Gared’a döndü ve yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce sırıttı. “Haremimi beğendin mi?”
Gared bunca kadının her birinin nasıl Craster’ın karısı olabileceğini merak etti, tabii eğer… Kızlarıyla evlenmiyorsa…
Bu düşünce Gared’ı çok rahatsız etti ve bir an önce buradan ayrılmak istedi ama önce Craster’ın setini yeniden yapması gerekiyordu. O öğleden sonrayı Craster’ın setini tamir ederek geçirdi ve akşamleyin Craster onu güzel bir ziyafetle, bir atla ve Sur’un yerini gösteren bir haritayla ödüllendirdi.
Her ne kadar hayatta kalmış olsa da, Gared görevini yapamamış hissediyordu.

JUSTIN
Baratheon.
Justin Baratheon adı ona Justin Massey adından daha iyi geliyordu. Bir Baratheon olarak doğmayı çok isterdi. Ataları hep kralların ve krallıkların dostları ve danışmanları olmuşlardı ama Justin atalarıyla övünecek biri değildi. Adaşı olan atası Dans Eden Kaya Kralı Justin Massey bir korsandı mesela…
Justin Gece Nöbeti’ne hizmet veren kuzeni Wallace’ın nasıl olduğunu merak etti. Ondan iki yaş küçük kuzeni Gölge Kule’nin kumandanı Sör Denys Mallister’ın yaveriydi.
O ise Baratheon’lara özenerek, Dans Eden Kaya’daki geniş penceresinden Karasu Koyu’na bakıyordu. Yeni doğmuş güneş koyun üstünden yansıyor, Justin’in gözünü alıyordu.
O sırada, kalenin önünden geçen bir kafile olduğunu fark etti. Baratheonların taçlı geyiğini hemen tanımıştı. Hem Masseylerin spirallerinden daha ilgi çekiciydi, hem de daha heyecan verici.
Justin hangi Baratheon’ un geçmekte olduğunu bilmiyordu ama karşılamak istiyordu. Hemen atını hazırlatıp üç renkli –kırmızı, mavi, yeşil- takımını giydi ve kafileye yetişmek için atını koşturmaya başladı.
Kafilenin sonuna yetişebilmişti, ünlenme umuduyla kafilenin peşine takılmış hür süvarilerin ve kağnıların arasından yolunu bularak, önlere doğru ilerledi.
İnsanların bitip, askerlerin başladığı yerde iki muhafız Justin’i durdurmaya yeltendiler ama giydiği takımı görünce vazgeçtiler. Birisi “Sör Justin” Dedi. “Sizi görmek büyük bir şeref. Bizi neden onurlandırdığınızı öğrenebilir miyiz?”
“Kafilenin kimin kafilesi olduğunu merak etmiştim.”
Adam anlamamıştı “Baratheon?”
“Evet, ama hangi Baratheon?”
“Ah, tabii. Lord Stannis Baratheon’a refakat ediyoruz.”
Stannis. Baratheon. Justin daha önce hiç bu kadar heyecanlanmamıştı. İdol aldığı kişiye sadece birkaç yüz adam uzaklığındaydı.
Muhafız nereden geldiklerini anlatmaya başlamıştı ama Justin adamı dinlemeden atını koşturdu ve Stannis ile sancaktarına yetişmeye çalıştı.
Kafilenin başındaki Lord Stannis’e Kral Ormanı’na girerken vardı.
“Lordum!”
Stannis arkasından hızla at koşturan adama, tanıyana kadar göz gezdirdi ve “Sör Justin,” dedi.
Adamın sesinde zerre kadar nezaket yoktu ama bu önemli değildi, Justin de gerçek bir savaşçının nezakete ihtiyaç duymadığını, sadece karısından daha narin olan ezik adamların nazik olacağını düşünüyordu. Gereksiz nezaketlerden uzak duruyor olması, Justin’in Stannis ile ilgili en çok sevdiği şeydi.
Kurt Ormanı’nın sessizliği içinde, lordla beraber at sürdüler. “Lordum” diyen Justin, Stannis ’in bakışlarını üzerine çekti.
“Dinliyorum.”
“Sadece, Fırtına Burnu’nda gösterdiğiniz cesaretten ötürü tebriklerimi sunmak istemiştim.”
Lord Stannis’in dudaklarında hayal meyal bir gülümseme belirdi “Öyle mi?”
Justin, daha hızlı at sürmeye başlayan lordun yanına yetişmeye çalıştı. “Elbette öyle, lordum. Herhangi biri kaleyi çoktan vermiş olurdu ama siz, ne kadar onurlu ve güçlü bir kumandan olduğunuzu fare yemek pahasına gösterdiniz.”
Lordun hayalet gülümsemesi yerini gıcırdayan dişlere ve sıkılan bir yumruğa bıraktı.
Seni aptal şövalye bozuntusu. Justin kendine kızdı. İdolün olan adamın beğenisini ona fare yediğini ve yaşlı bir kaçakçı tarafından doyurulduğunu hatırlatarak mı kazanacaksın?
Her ne kadar lordun moralini bozan bir durum olsa da, doğruydu. Lord Mace Tyrell, Robert’ın isyanı sırasında o aralar Stannis’in de içinde bulunduğu Fırtına Burnu’nu kuşatmıştı. Stannis, elbette ki kapıları açmayı reddetmiş ve kalenin tüm yiyecek stokunu tüketmişti. Son çareyi kaledeki fareleri bulup yemekte bulan Stannis ve askerleri Lord Eddard Stark tarafından kurtarılmadan iki gece önce, Davos adlı yaşlı ama yetenekli bir kaçakçı, gemisine doldurduğu soğanlarla birlikte Gemikıran Koyu’na dadanan Redwyne kadırgalarının arasından geçip Fırtına Burnu limanına demir atmış ve Stannis’in askerlerini soğanlarıyla doyurmuştu.
Kuşatma dağıldıktan sonra, Stannis hayatını kurtaran kaçakçının gitmesine izin vermemiş, onu şövalye ilan ederek kutsamış ancak bir kaçakçı olmasından ötürü de cezalandırmıştı.
Sol elinin başparmağı dışındaki dört parmağının son boğumundan kesilmesiyle cezalandırılmış olan Sör Davos’a, parmaklarının kısalığından dolayı “Kısael” lakabı takılmıştı.
Justin durumu toparlamaya çalıştı. “Eminim kral ağabeyiniz sizi konseyde onurlu bir yer, yeni askerler ve Fırtına Burnu’yla ödüllendirecektir.”
Lord daha mutlu görünmüyordu. “Fırtına Burnu zaten hakkım olan yer. Askerlerim ise yeterli.”
“Neye yeterli, lordum?”
Lord Stannis ağaçların arasından, Ejderha Kayası’nın olması gereken yere baktı. “Ejderha Kayası’nı ele geçirmeye.”


#10

Yine basarılı buldum Justin Massey reisede pov yazdığın için ayrıca takdir ediyorum o karaktere biraz düşkünlüğüm varda